barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1614 km'de barcelona, valencia, madrid, roma {bölüm ve sahne 4 \ roma}

sevmek gibi geliyordu her şey,
sevmek gibi gidiyordu kadın!
adının anlattığı canın teni yakmasıydı.
bir bulut.. 
evet ama aslolan, bulutun suyu yağmasıydı!
italya \ roma


ispanyol merdivenleri ve bu hanımefendi ile başlayalım efendim roma'ya.. hani şu günün her saati insanların oturup kendini dinlediği, karşılarında akan çeşmeye bakıp "acaba" larını düşündükleri çeşmeyle. maceramız başlarken aklımızda italya yoktu. hatta bunu kim soktu aklımıza onu da bilmiyorum. birden çıkıverdi karşımıza. ben ikinci kez, sem ve mcd ise ilk kez tanıştı roma'yla. geçen sene tam bu zamanlardı. bir sabah kalktım ve "ben italya'ya gidiyorum!" dedim. bir hafta içinde vize, bilet vs. halledip sırt çantamı da hazırladıktan sonra bastım gittim italya'ya. bütün italya'yı trenle keşfettim. tek başıma.. 


ispanya'dan dönerken dokuz saat rötarli bir uçak bekliyordu bizi roma'da. dedik acaba? iyi ki de demişiz. sırt çantaları emanete bırakıldıktan sonra çıktık havalimanından...

italya\roma için çok fazla şey söylemeye gerek yok sanırım. ispanya'da ne kadar tarih varsa, italya'da bunun üzerine on kat daha koyun! her köşesinden tarih fışkırıyor sanki. köklü bir medeniyetin temelleri atılmış, en ihtişamlı dönemi burada yaşanmış. haliyle de eserleri dün gibi ayakta. fazla vaktimiz yoktu. epi topu 4-5 saat.. böyle olunca iş başa düştü. roma'ya gidipte görmemek olmaz dedirtenleri yapalım dedik. geçen seneki tecrübeden mütevellit aldım sazı elime. ilk olarak "via del corsa".. roma'nın en meşhur\merkezi caddesi. bizdeki hangi caddeye benziyor söylemeye gerek yok herhalde :] 


bu caddede yürürken dikkatinizi sağlı sollu insan kuyrukları çeker hep. her yüz metrede bir vardır  bunlardan. neden bekliyorlar diye merak etmiştim geçen gidişimde. sanatsal bir faaliyet için efendim bu sıralar. ya bir resim sergisi ya da bir tiyatro oyunu. bir dakikalarını sanatsız geçiremiyorlar anlıcanız. hani bir gün giderseniz merak etmeyin diye anlattım. ben yaşadım siz yaşamayın yani :]


bu şehirde insanlar birbirine aşık! kıskanmak mı lazım yoksa imrenerek mi bakmak gerek bilmiyorum. bu poza benzer elimde en az üç çift daha var. onların bu anını fotoğraflamak, aşklarına şahitlik etmek gibi.. 


yukarıda azda olsa bahsettik ama tam anlamıyla değinmeden olmaz. dedim ya bu şehirde insanlar birbirine aşık diye, işte bu merdivenler asıl mekanları onların. kimi dinlenmek için, kimi sevgilisine sarılmak için orada. "ispanyol merdivenleri" nden bahsediyorum. burada oturup bir şeyler yazmıştım geçen sefer. bu sefer nasip olmadı ama o sefer ne yazdığım dün gibi aklımda..


içinden ne diledi bilmiyorum ama tam zamanında yakalamışım :] "aşk çeşmesi" dediğimiz mekandayız. insanlar başlarının üzerinden attıkları bozuk paralarla kısmet aradıkları mekan yani :] şaka tabi ki.. umut edilen her ne varsa olması için harcanan çaba kutsaldır. mcd'de sanırım bu inançla attı parayı. valla sormadım ne diledin diye ama barcelona'daki çabasını gördükten sonra neye olduğunu az çok tahmin edebilirim sanırım :]


bundan bahsetmesem olmazdı sanırım :] italyan pizzası ile ilgili görüşlerimi daha önceden yazmıştım kutsal bilgi kaynağında. gitmişken tatmadan olmadı tabi ki de. geçen sefer ki seyahatimde de yine beni hayran   ama bu sefer ki daha bir güzel geldi bu kurtlar gibi aç bünyelere :]


başlamadan şu fotoğrafın üstüne bi tıklayın :] nasıl ama ? burada pizza tartılarak satılır efendim! evet yanlış duymadınız tartılarak.. istediğiniz çeşidinden istediğiniz büyüklükte kestirirsiniz, sonra kesen kişi teraziye koyar ve biraz daha ısıttıktan sonra servis eder. seçerken o kadar kendinizden geçersiniz ki önünüze geldiğinde; "lan napmışım ben!" dersiniz. ama yine de nasıl oluyorsa biter o koca tepsideki pizza :]


patlıcanlı, brokolili, acı soslu vs. çeşitleri var. peynirin tadını hiç bu kadar doğal, o gevrekliğin kıvamı hiç  bu kadar leziz gelmez size.. malzemelerin hamurun üzerinde durması için çaba harcarsınız, o kadar boldur yani. acaba şundan da denesem mi diye sakın ola tereddütte düşmeyin! sonra benim gibi pişman olursunuz.. :] o brokolili pizzayı denemediğim için halen yastayım..


yavaş yavaş bitiriyoruz macerayı.. zaman öyle çabuk geçiyor ki; "acaba gitmedik mi?" demeye başlıyorum. bu hem kötü hem de çok iyi benim için.. bir sonraki için sebebim oluyor! sebep aradığım için değil, sadece beni itecek bir şeyler arıyorum. bazen buluyorum bazen de olmasına gerek kalmıyor. "kendi yağıyla kavrulmak" deyimini yakıştırıyorum kendime çoğu zaman. hep bir sebepten ötürü dikleniyorum hayata! iyi de yapıyorum... roma'dan ayrılırken artık bittiğinin farkında olduğumuz anıların izdüşümü vardı yüzlerde. yorgunluktan ziyadesiyle keyif almak daha doğrusu...


bu macerada ben yokum efendim. çünkü keşfettiğim bir şey yoktu roma'da. ne varsa sem ve mcd içindi. onlar ilk defa gördü via del corsa'yı, ilk defa yediler italyan pizzasını italya'da. bu yüzden kendime verecek ne bir sözüm ne de bir hesabım vardı. sem'in ya da mcd'nin var mıydı bilmiyorum ama yüzlerindeki o hal maceranın bittiğini ifade eden hüznü belli ediyordu sanırım. iş bu pozları çekerken hep acaba nasıl görünecek diye merak ettim. şimdi bakıyorum da o küçücük pencereden gördüğüm kişilerle büyük hallerini gördüklerim arasında çok ama çok fark var. bunlar daha iyi anlatıyor hallet-i ruhiyelerini...

sona yaklaştıkça kelimeler nedense daha acıtıyor. olsun varsın, bu da bir nevi kendi iç hesaplaşmamız :] biten her şeyden arta kalanlar anlatır ya size özeti. işte bende o özete imrenerek bakıyorum. hep "iyi ki yapmışım" var dilimde. olası bir pişmanlığı aklıma bile getirmiyorum. olmayacak duaya amin demelerin bilmem kaçıncı perdesidir bu bilmem ama; son perdesi olmayacağı kesin! işte bunu biliyorum...

1614 km'de barcelona, valencia, madrid, roma {bölüm ve sahne 3 \ madrid}

ispanya \ madrid

şimdi anlatmaya başlasam ve desem ki "oradaydım!" eminim çoğunuzun için pek bir anlamı olmayacak. hatta yazıya başlarken kullandığım iki renk için çoğu kişi kızacak belki de.. ama sadece şunu söylicem; "oradaydım!"


bir önceki yazımda belirtmiştim madrid'in bizim için önemini. gönül verilen arma için bir deplasman daha yapacağımızı. yaptıkta, hemde en güzellerinden birini.. madrid'i belki bu şekilde hatırlayacağım hep ama anlatmam gerekenin madrid olduğunun farkındayım :] 

gidişlerin en güzeli, bir dönüşü olduğunu bildiğinizdir. eğer bunun farkında iseniz hep bir bilinmezlik bekler gittiğiniz yerde sizi. ve içinizde zerre kadar umut taşıyorsanız, hep beklediğinizden fazlasını bulursunuz gittiğiniz yerde. bizde giderken hep bir umut taşıdık içimizde. zerre kadar değil ama, böyle sırtımızda binlerce ton ağırlık yaparcasına. ama taşıdık işte.. hem de çok güzel taşıdık! yukarıdaki fotoğrafla başlamamın nedeni siyah&beyaz bir fotoğrafta bu kadar ihtişamlı çıkan bir yapı daha görmemiş olmam! madrid'in en ünlü sarayı burası. ok büyük bir alanı kaplıyor, gördüğünüz sadece giriş kapılarından biri. içine girip gezmek konusunda tereddüt yaşadık, girmedik sonunda :] eksik kalanlar sadece bunlar olsun dercesine..


sokakları günün her saati bu kadar canlı bir şehir yoktur sanırım ispanya'da. sabahın köründen tutunda, gecenin bilmem kaçına kadar insanlar sokaklarda. herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyormuşcasına hareket halindeler. işin garip tarafı sizi de sürüklüyorlar peşlerinde. alamıyorsunuz kendinizi onları izlemeden. katılıp gidiyorsunuz arkalarından onlar nereye giderse.. 


sürüklüyorlar dedim ya? hah işte bu birazda sizinle alakalı.. eğlenmek isteyen  ya da "bakalım acaba geceleri nasılmış bu şehir?" diyen biriyseniz kesinlikle tam yerindesiniz. madrid gece hayatı alışılagelmişin dışında. gündüzleri geçtiğiniz sakin sokaklar geceleri bambaşka bir silüyete bürünüyor. ne yalan söyleyeyim iyi de ediyor. kaldığımız hostel tarihi bir yapıydı. işletmecileri en alt katını bir bara çevirmiş. saat 23'ten sonra açılıp geç saate kadar hizmet veriyor. eğer orada katılmak istemezseniz madrid gece hayatı için turlar düzenleniyor. 15 € karşılığında sizi kaldığınız hostelden alıp iki güzel bara oradan da bir gece kulübüne götürüyorlar. her barda ve gece kulübünde ilk içtiniz bedava hemde :] kısıtlı parayla seyahat eden bir bünye için bal-kaymak. ayrıca yalnız da kalmıyorsunuz. sizin gibi hostelde kalan bilmem kaç milletten insanla birliktesiniz. eğer çekingen bir bünyeye sahip değilseniz muhteşem bir gece sizi bekler benden söylemesi :]


sağdaki fotoğraf kaçıncı karşılaşmam bilmiyorum. bu bayanla değil tabi ki, pozla :] dedim bu sefer bunu anlatmalıyım. eğer yabancı bir ülkede iseniz dikkatinizi sürekli sizin gibi gezen, olanı biteni anlamaya alışan insanlar takılır gözünüze. bu bayanda onlardan biri. yabancısı olduğu bir şehirde sırtında çantası yolunu bulmaya çalışıyor. onları o kadar çok benzetiyorum ki kendime, diyorum acaba bir gün kesişecek mi yollarımız bunlardan biriyle. diyecek miyim acaba; "ben seni bir yerden hatırlıyorum? geçen sene italya'da.." diye. söz dersem anlatırım...


güneşin tadı.. mevsimin kış olduğu bir anda açan güneş nasıl bir mutluluk hissidir yarabbim! böyle iliklerinize kadar ısıtır, gözleriniz kamaştırır filan.. bu elemanda bunu düşünüyor olacak dönmüş yüzünü güneşe dalmış gitmiş. yanından geçerken makinemi elime aldığımda tereddüt ettim uyanır mı acaba diye.. uyanmadı! hatta haberi bile olmadı :] ama sizin haberiniz var artık..


yukarıdakinden haberiniz oldu ya bundan da haberiniz olsun istedim. madrid'i keşfederken karşımıza bir mekan çıktı. böyle bir sürü yerden giriş kapısı olan, deli gibi güzel kokular gelen bir mekan. içine girip gezmeye başlayınca anladık ki küçük bir mısır çarşısı çıktı karşımıza. çeşit çeşit mezeler, küçük kavanozlarda reçeller, tapaslar vs. hemen oracıkta alıp şarabınızla birlikte yiyebileceğiniz ayaküstü masalar bile var. şimdiye kadar hiç görmediğim şekilde hazırlanmış sandviçler, öğleden sonranın o mahmurluğunda size yarenlik etmeye hazır bekliyor. şık hanımefendiler, jilet gibi takım elbiselerinin içindeki beyefendiler iş çıkışı buraya uğramayı adet edinmiş tahminimce. sadelik filan aramamak lazım sanırım böyle durumlarda. elde duran kadehi güzel yapan her zaman fönlü saçlar olmuyor bence. birazda işin içine asalet ve şıklık girmeli. bedeni saran bir Ermenegildo Zegna sanırım ne demek istediğimi çok iyi anlatır.. böyle olunca bizde fazla duramadık orada. üstümüzdeki jean pantolonların sırıttığı gün gibi aşikarken, asaleti ile başbaşa bırakıp çıktık . haa unutmadan tam çıkarken denediğim bir reçel vardı. ne reçeli olduğunu hatırlamıyorum ama o alışılmamış tadı hala ara sıra ağzıma geliyor gibi. siz siz olun sadece merak ettiğiniz için bir şeyi denemeyin. sonuç her zaman güzel olmayabiliyor :]


az da olsa yemekten bahsetmişken araya sem'i almam gerektiği geldi aklıma :] yahu bu adamla alakalı anlatacaklarım nedense hep bir yerden yemeğe bağlanıyor. ağzının tadını bilen bir adam bu sem. öyle her şeyi yemez. yeyince de iyi yer. uzun bir süre yemeklerimi yeme fırsatı bulduğu için şanslı olan kesimden kendisi ayrıca :] madrid'teyiz. yiyecek bir şeyler bakınıyoruz. öyle lüks restoranlara girip yüzlerce yüro bırakacak adamlarda değiliz haliyle. yorgunluk ve açlık hat safhadayken birden sem ağzından kaçırabileceği en güzel itiraflardan birini kaçırdı :] "oğlum uğur yemeklerini özledim lan!" ilk başka kaldım şöyle bir. acaba yanlış mı işittim sandım! ama yok sem bildiğin benim yemeklerimi özlemiş. bende tabi bir kabarma durumları filan :] işin garip yanı itiraf öyle bir anda geldi ki, hepimiz açız ve özlemişiz şöyle sulu bir yemeği. hafif özlem çiselenmesi yaşandı madrid'in göbeğinde. dedim şuradan bir küçük tüp bir tava bulup menemen mi yapsak :] sonrasında çok geyiği döndü tabi bu menemen'in ama olmadı tabi. ama yapsam kesin hayran kalırlardı buna eminim. nereden mi biliyorum? tecrübe ile sabi efemdim. elin amerika'sında yaptığım menemen'i parmaklarını yercesine silip süpüren insanlar tanıdım çünkü :]


rahat duramıyorum.. ne zaman metroya binsem illa birine doğru yönelecek o objektif. illa birini yakalayacak hazırlıksız. kalabalıktı o gün metro. gördüğünüz adam benden baya uzaktaydı. şöyle aralardan kıvrılıp çekmek istedim kendisini. ilkinde başarısız bir atak! dördüncüde anca bunu yakaladım. tamam da ne var bunda şimdi diyebilirsiniz. belki de haklısınız ama o an o adamın karşısındaki kadına bakışı ve sinirli tavrı hiç olmadığı kadar gerçekti. şiddet belki de insanı hiç beklemediği yerde yakalıyor.  ve işin kötü bırakmıyor yakasını... dicek fazla bişey yok sanırım. adamın hali her şeyi anlatıyor..


bir renge bağlı olmak konusu açıldığında hep rekabet mevzuhu da girer devreye. zaten rekabet olmadan bir anlamı yoktur o renge aşık olmanın. fanatizmin zirveye vurduğu anlarda hep frenledim kendimi. mantıklı düşünmeye zorladım bir bakıma. işte o zaman dedim ben bu takımı iyi ki tutuyorum diye.. bir de deplasmanlarda olduğum zaman hissederim bu duyguyu. epi topu bin, binbeşyüz kişisinizdir. karşınızda en az 25-30 bin kişi size acıyan gözlerle bakar. ama siz o kadar eminsinizdir ki kendinizden ve tuttuğunuz takımdan, bir şeylerin düzgün gideceğine emin olursunuz. mcd'de böyle inandı bütün macera boyunca. dedi; "en azından 1 puanı var bu deplasmanın!" dediği de oldu. maç günü yaklaştığında ne zaman baş başa kalsak kendimden emin bi ses tonuyla; "oğlum deli olcak deli! inleticez calderon'u!"  dedim. bunu da yaptık! şimdi düşünüyorum da  eğer kendimizden emin olmadan gitseydik ve yine berabere kalsaydık bu kadar zevkli olmazmış. bütün macera boyu her şeyi planlamadan yaptık ama bunu planlamadan yapamazdık. olmazdı, bize yakışmazdı! sonucu ne olursa olsun verilen destek hep kutsal olmalıydı tribünde. öyle de oldu.. gol sonrası sevinmekte o kadar haklıydı ki bir avuç taraftar, stada yürürken haykırdıkları her tezahüratı sanki ilk defa söyler gibiydiler. hayran kaldım, hemde bildiğim her besteyi her duyduğum anda..


"bir insanı sevmekle başlıyordu her şey ve boşanmak için en az iki şahit gerekiyordu." şimdi bu dizeden yola çıkıp anlatmaya kalksam eminim eksik kalır bazı şeyler.. o yüzden sadece yazmak en iyisi. bu iki kişi gecenin bir vakti sokak ortasında ne konuşuyorlardı bilmiyorum. ben sadece anın yalancısı olucam. durdukları yol bizdeki istiklal caddesi tadında cıvıl cıvıl  bir mekan. bu çifti onlardan ayıran ise paylaştıkları duygu. ikisi de birbirine öyle içten bakıyordu ki sanırım ikisininde birbirine edeceği bir itiraf vardı. fotoğrafa baktığınızda erkeğin ciddiyeti kıza biraz etki ediyormuş gibi gelebilir, hatta öyle olsun. ancak kızımızın ona bakışındaki gülümseme hiç yoktan 1-0 önde başlatmış gibi.. kazanan kim olur, kim galip gelir bu savaştan bilmiyorum ama yukarıda bahsettiği iki şahide gerek kalmayacağı çok aşikar..


geçen macerada gülmeyen fotoğrafımı koyunca somurtkan bir insan olarak algılanmamak için bunu böyle seçmek istedim :] bu fotoğrafı koyarken aklıma maçtan çıktıktan sonra yaptığım tek kişilik bir protesto geldi. istanbul'da yaşayanlar bilir efendim metrobüs işkencesini. calderon'dan çıktıktan sonra yorgunluk had safhada.. birden hostelin yakınında bir yerden geçen bir otobüs geldi. dedik binelim.. kalabalık var tabi. neyse otobüsün ön kapısından girerken aklıma birden metrobüsün 2 ytl olduğu zaman samiyen'de yaptığımız protesto geldi :] "metrobüs metrobüs 2 ytl, zehir zıkkım olsun belediye'ye.." bende başladım otobüse binmek için sıra beklerken bunu haykırmaya :] çoğu yurtdışından gelmiş renktaşlar normal olarak saf saf bakmaya başladı. ne diyor bu diye.. baktım aradan bir kaç kişi de söylüyor ama arada kayboluyoruz :] dedim bari susalım..

böyle bir anıyla kapandı madrid macerası. biz istediğimizi alarak ayrıldık, aklımızda dört gün sonra samiyen'de yapılacak maç vardı.. gerçi mutlu ayrıldık ispanya'dan, hem de çok mutlu. arkamıza bakarken yaşadığımız yüzlerce anı, tanıştığımız onlarca insan vardı. biz sıradaki durağı türkiye düşünürken italya\roma çıktı. eskilerin dediği gibi orada da içecek suyumuz, yiyecek ekmeğimiz varmış.. :]

1614 km'de barcelona, valencia, madrid, roma {bölüm ve sahne 2 \ valencia}

ispanya \ valencia...


sanırım valencia'yı anlatmaya böyle bir fotoğraf ile başlamak en iyisi.. 

barcelona'dan ayrılırken bizi tam olarak ne beklediğini inanın bilmiyorduk. ispanya denildiğinde aklınıza gelen belli başlı şehirler hep ya barcelona'dır ya da madrid. gitmeden biz de hep bunları duyarak gittik zaten. ama valencia umduğumuzdan hatta ve hatta duymadığımızdan daha güzel geldi bize.. ortalama 3,5 saatlk bir yolculuktan sonra vardık bu güzel şehire. unutmadan yaptığımız yolculuklar hakkında da bir extra olacak blogda. yani bütün macera bittikten sonra kamera arkası gibi bir çalışma.. :] en eğlenceli noktası da bu olacak sanırım..


işte bu bayanla başladı valencia maceramız..  {aslında öncesinde kalacağımız hosteli ararken bize yardım eden polislerle de diyebiliriz. gerçekten çok ama çok yardımcı oldular. neredeyse 10 km lik yolu onları takip etmemizi isteyeyip hostelin kapısına bırakana kadar devam ettiler. haklarını ödeyemeyiz gerçekten. teşekkürler valencia polisi..} evet gelelim bu hanımefendiye; hostele yerleştikten sonra hemen makinemi alıp çıktık dışarı. sokağım köşesini döndüğümüzde onu gördüm. oracıkta oturmuş elinde tuttuğu sigarasını yakacak bir ateş arıyordu.. gördüğünüz ilk pozu çektiğimden haberi yoktu. ama sonrasındaki 7 pozdan haberi oldu :] hatta öyle oldu ki poz dahi verir moddaydı. - burada araya girip bir kaç söz etmem lazım. efenim fotoğraf konusunda ihtisas yapmadım ama eğer birisinin fotoğrafını çekiyorsanız ilk başta size sinir olabilir. yok hatta olur :] işte bu anda devreye fotoğrafı çeken girer. o da genelde ben olurum tabiki. ilk kural gülmeniz lazım efendim. hemde hiç gülmediğiniz gibi. ikinci kural ilk çektiğiniz pozu göstermeniz lazım. baştan söyleyelim eğer bayansa çektiğiniz pozu beğenmeyecek :] bu sizin işinize gelir hemen diğer pozlar için siper alın :] bu hanımefendi de öyleydi. ilk pozu beğenmedi bende diğerleri için sıvadım kolları. ha bu arada ilk pozda buydu..-  mcd yaktı sigarasını. kısa bir muhabbetten sonra ne tarafa gidebileceğimizi anlattı bize..


anlatmış ama biz anlamamışız :] seyahatlerde bir haritacı başı vardır genelde. bizde iki tane vardı :] bütün seyahat boyunca arabayı ben kullandığım ve fotoğrafları çektiğim için bu işi sem ve mcd ye bıraktım. evet bu işte kötü değillerdi ama yine de biraz  zorlanmadık değil :] ama mcd'nin araç içi co pilotluk görevini layıkıyla yaptığını söyleyebilirim. tabi uymadığı zamanlar :] 


tarih.. küçük, şirin ve asaletli bir şehir valencia. neredeyse her sokağında tarihi bir yapı görmek mümkün. ve öyle böyle yapılar da değil. mesela burası;  valencia'nın en eski kiliselerinden biri. yanında da onunla aynı avluyu paylaşan manastırı. öyle temiz ve aslına uygun bakılmış ki ilk günkü dokusunu tamamiyle koruyor.. onları dıştan izlemek kadar içten görmekte çok güzel. hele kokuları.. işte o an diyorsunuz tarih bu olsa gerek!


böyle tarih filan anlatıyorum ama asıl ihtisas konum olan yemeklerin sanırım zamanı geldi :] yemek kültürü ülkelerin bence asıl yüzlerini yansıtır. pişirme şekillerinden tutunda içine koydukları malzemelere kadar. hep bir geleneğin ya da inancın öğesidir.


ispanya'da tam anlamıyla böyle bir ülke. mutfak kültürü denilen kendine has o  dokuyu her şehrinde bulmak mümkün. hele de valencia'da. eğer bir ülkenin yemek kültürünü az çok anlamak istiyorsanız küçük şehirlerine gidin. çünkü en bilinen ve büyük şehirlerinde aslından sapma vardır. bu en güzel iskenderi bursa'da değil de istanbul'da aramak gibi bişi.. yukarıdaki fotoğraf ispanya'nın en mehşur yemeği "paella" ya ait. bizim safranlı pilavın deniz mahsülleri ile bezenmiş hali. böyle büyük ve geniş tencerelerde yapılıyor. kaç kişilik isterseniz o kadar yaptırıyorsunuz. sıcak ve piştiği tencere ile servis ediliyor. "denizden ne çıksa yerim" diyen bir bünye için biçilmiş kaftan. fotoğraflar önünden geçerken durup izlediğim lüks bir restorana ait. öyle çiğerci kedisi gibi bakmama dayanamamış olacak, aşçı başı içeri çağırdı en sonunda  beni. mutfağın içine kadar girip izledim onları.


haklarını vermek lazım hepsi işlerinin erbabı. çalıştıkları restoran valenca'nın o muhteşem sahilinin hemen yanında. durum böyle olunca hepsi profesyonelliğin zirvesinde. saatlerce kalıp izleyebilirdim onları ama mcd ve sem zorla çıkardı beni o mutfakatan :] ama ince tüyolar kapmadım değil. mesela ıstakoz'un kızartılmasında gerekli olanın yağ değil ıstakoz'un kendi suyu olduğunu :]


ve tapas.. hangisi diye sormayın! hepsi :] işin aslı bende tam olarak anlamadım ama kültür işte. bizim meze dediğimiz ne kadar şey varsa onlarda tek bir çatı altına toplanmış ve "tapas" olarak vücut bulmuş. lezzetlerine dicek yok ama hangisinin ne olduğunu çözene kadar insan yoruluyor. genellikle deniz mahsülleri yoğunlukta. ilk girdiğimiz restoranda istediğimizde önümüze irili ufaklı 8 tabağı görünce korkup kalktım :] neyse ki restoran sahibi iyi biriydi de bizden onlar için para istemedi. yoksa cüzdanı boşaltıp çıkardık oradan. bu yüzden dikkat etmekte fayda var. ilk önce ne olduğunu tam olarak öğrenip öyle yiyin yemeğinizi :] sonradan bizim gibi afallamayın. ve kesinlikle ben "tapas" yicem diye girmeyin restoranlara. ne yiyecekseniz onu isteyin. yoksa masa da bardak koyacak yer kalmıyor :] fiyatta bir o kadar şişiyor haliyle..


yemek kültürü kadar içki kültürü denen bir unsur daha vardır. her ne kadar herkesin ilgisini çekmese de bunu inkar etmek en güzel kemalpaşa tatlısının kemalpaşa'da yapılmadığını söylemekle aynıdır. yalandır hilafdır efendim :] böyle bir örnekle başlayınca merak konusu olabilir soldaki fotoğraf. "sangria" efendim kendileri. ispanya'da her yerde içilebilen milli içki. şarabın içine limon, portakal, mandalina ya da ekşi tadı verebilecek meyvelerin koyulmasıyla elde ediliyor. büyük sürahilerde servis ediliyor. o kadar da pahalı değil. şarap sevmeyen biri olarak denemedim ama mcd ve sem'in dediğine göre güzelmiş. böyle bi mayhoş tad arayanlara için sanırım ideal.


benim ilgimi daha çok bu sağımdaki çekti. hazırlanışı bile insanı kendinden geçirmeye yetiyor :] buzlar küçük küçük kırılıp kadehe yerleştirildikten sonra içine koyulan martiniye benzer bir içki ile yapılıyor. asıl detay en sonunda. incecik soyulmuş portakal kabuğu iki maşa yardımıyla ilk önce hafif eziliyor ve daha sonra kadehin ağız kısmına sürülüyor. amaç portakalın tadının içen kişinin dudaklarına gelmesini sağlamak. kabuk bu işlemden sonra kadehin içine koyulup o şekilde servis ediliyor. loş bir ışıkta kadehteki o mavilik görülmeye değer..


:] karşınızda yine, yeni, yeniden mcd. bu pozu metroda yakaladım.. kendisine gösterdiğimde ilk tepkisi " ohaaa diyorum!" oldu. bende hemen cevabını verdim tabi; "istersen fiyatı duymadan oha deme!" :] genel bir yargı cümlesidir benim için portre fotoraflarında "para versen çektiremezsin bu pozu" lafı. hakikaten de böyle doğal olanını zor çektirir ki zaten kendisi de kabul etti. çok yorulmuş ve acıkmıştı. çok yürüdük, haddinden fazla belki de. ama en güzel tarafı da buydu kanımca. yorgunluğu hiç görmediğin yerleri görürken yaşamak. onlarda kabul etti bunu zaten.. ayaklarına inen kara sulara inat feth ettiler valencia'yı.. işin güzel yanı bir kere bile düşmedi yüzlerinden bu gülümsemeler. bunun böyle olduğunu gördükçe bastım bende deklanşöre. nasıl olsa film yakmıyordu meret :] bu konudaki bonkörlüğümü onlarda takdir etti zaten sonra..


şimdi bu pozda anlatacaklarım aramızda kalsın :] insan ne kadar büyüse de çocuk olma konusundaki eğilimleri hiçbir zaman değişmiyor. bu da öyle bir anın fotoğrafı. yolda yürürken gördük şu yaratığımsı şeyi :] dedim sem'e geç çekiyim seni şununla. ilk önce şöyle bi duraksadı. baktım biraz geri duruyor dedim hayrola? baklayı bir anda çıkarıverdi; "çok korkunç lan bu!" :] yalan yok harbiden de öyle bir kostümü var. ama kalın harflerle yazıyorum kostümü :] neyse ikna ettim geçti yanına. bir kaç poz çektim hemen. ilk pozlarda biraz çekingenlik yok değildi. sonradan açıldı bizimki :] bu en çok güldüğü poz. ama dikkat edin yine de bir kaç adım uzağında duruyor. malum böyle adamlarla fotoğraf çektirdiğinde önündeki teneke kutuya atarsın bozuklukları. sem'de attı tabi. sonradan sordum ne kadar attın diye. cevap çok güzel ve yerindeydi :] "10 cent neyine yetmiyor puştun! hem asıl o vermesi lazım türk milli takım formasıyla poz çektirdi.." :] biz yerlerde tabi..


uyumadıkları zamanlarda :] genelde poz verdi ikisi de daha önce de dediğim gibi. adamlar buldu tabi benim gibi beleş fotoğrafçıyı, hemde severek yapıyor. körün istediği bir göz iken, allah bizimkilere iki göz birden verdi. şimdi itiraf etmek lazım bende bunu istiyordum. sağdaki fotoğrafta olduğu gibi kalabalık mekanlarda yakalamaya çalıştım genelde onları. insanların arasında, hiç bir anlamı olmayan durumlarda. asıl bu şekilde olurdu çünkü yaşadıkları mutluluğun kanıtı..


anıları anlatmak için kanıtlamak gerekir bazen. yani küçücük bir çakıyla aslan öldürdüğünüzü kanıtlamak için :] sözden daha çok şeye ihtiyacınız vardır kısaca. ziya gibi atmak tutmaz her zaman! tabi ki bu fotoğraflar bazı şeyleri kanıtlamak için çekilmedi. sadece değerlerini hatırlamak istendiğinde açıp bakmak amaçlıydı. fakat tecrübeyle sabit öyle anlar yaşarsınız ki bunları bir kanıt olarak kullanmanız gerekir. sanırım sem'de böyle yapacak. bunları tarihe atılmış bir çektik olarak değilde, kendi zaferinin bir kanıtı olarak saklayacak! haklı hemde sonuna kadar.. buna yardım ve yataklık ettiğim için kendimle gurur duyduğumu söylesem sanırım müebbet yemem?!? evet ben yaptım hakim bey! onların ispanya'yı fethetmesine ben yardım ettim. mutluyum!


gelelim bu maceradaki bana.. gülmediğim nadir anlardan birinde yakalamış mcd beni. neyi düşünüyordum ya da neye bakıyordum hatırlamıyorum. ama tahmin edebilirim :]  bir yüzde vermek gerekirse; % 86,5 bundan sonraki macerayı düşünüyorumdur. hangi ülke olsalardayımdır büyük ihtimalle. plan yaptığım için filan değil, sadece neresi olur acabasıdır bu bakış :] planı genelde gitmeden bir gün  önce yaparım. o da "havalimanına kaçta gitsem acaba?" dır! kişilik meselesi birazda. kimi insan ben otelde kalmadan, öğle yemeği akşam yemeği yemeden gezemem, bilmem hangi milletten bilmem kaç kişiyle aynı odada\hostelde kalamam diyebilir. kendince de haklıdır. fakat keşfetmek için, öğrenmek için gerekli her şey ya doğada ya da diğer insanlardadır. bu yüzden çok düşünmeden atmak gerek bazen adımları da. bu cesaretin fazlası olan aptallıkla aynı paralelde değil ama. hatta çok çok farklı evrenlerde.eğer karşınıza ne çıkacağına hazırlıklıysanız geriye sadece keşfetmek kalır..


bu güzel mi güzel hanımefendi ile bitirelim valencia maceramızı da. kendisi babasının omuzlarında keşfetmekte idi şehri. o da en bizim kadar meraklı, bizim kadar şaşkındı... soğuktan hafif kızarmış yanakları, şuan sizin görmediğiniz annesinden aldığı gözleriyle öyle güzel bir uyum sağlamış ki sadece kıskanmakla kaldım. hem güzelliğini hem de o sağlam omuzlardaki özgürlüğünü! o kadar sağlamdı ki o omuzlar, soğuktan olsa gerek kendisine bir iki beden büyük montunun içine sakladığı ellerine bile gerek bırakmamıştı. keşkelerin bir anatomisini yapıp ayrıldık valencia'dan..

şimdiki durak madrid. artık maceramızın asıl rengi sarı kırmızıya doğru bir gidiş var.. sevgisinden mesafe kavramını yitirdiğimiz formanın peşinde bir macera daha..

bakalım nevizade geceleri nasıl oluyor madrid'te..



1614 km'de barcelona, valencia, madrid, roma {bölüm ve sahne 1 \ barcelona}


başlamadan önce;

biraz geç oldu farkındayım.. kusura bakılmaya. bazen bu teknoloji insanın hayatını nasıl sekteye uğratıyor böyle zamanlarda daha iyi anlıyor insan. neyse efendim sözün kısasını burada söyleyelim ki aşağıda sizi uzuuunca bir yazı bekliyor. arabayla yapılmış tamı tamına 1614 km lik yol, sırasıyla barcelona, valencia, madrid ve roma'dan oluşan bir gezinin hikayesidir bu. kahramanlarımız sem, mcd (emsidi) ve ben. ha unutmadan bir de düldülümüz to derekto var.. (arabamıza bu ismi verdik) fazla uzatmadan başlayalım efendim, keyifli okumalarınız olsun..

- altı üstü 1614 km yol var! neler yapılabilir ki?



işte böyle bir lafın üzerine başladı bizim hikayemizde. taraftarı olduğumuz takımın avrupa'daki macerasına destek vermek, onu orada yalnız bırakmamak için yapılan bir muhabbet, eve gelip yaptığım bir saatlik  plandan sonra muhteşem bir maceraya dönüştü. amaç armanın peşinde olmaktı ama kimse bunun bu kadar muhteşem olabileceğini düşünmemişti..

bundan önceki bütün seyahatlerimde de bu hep böyle oldu. kısa ama sağlam bir plan ve sabah yataktan kalkar kalkmaz "ben gidiyorum" ile başladı.. yine yalnız olacaktı ama bu sefer işin ucunda bir de  forma vardı. birliktelik lazımdı anlayacağınız. öylede oldu.. 

eve gelip biletleri aldım.. her zaman ki gibi yine beleş denecek fiyata.. ben ne zaman bir uçak bileti almaya kalksam o fiyata türkiye'de yurtiçi bile olmuyor :\ geçen sene de sadece 1€'ya italya'ya gidip döndüğümü söylersem sanırım ne demek istediğimi az çok anlarsınız :]


ispanya / barcelona.. üzerine şuana kadar ne hikayeler anlatıldı, ne destanlar yazıldı bilmiyorum ama bence tek kelimeyle ispanya derseniz; "budur!" derim. evet budur.. havalimanına ilk indiğimde acaba nasıl olacak diye düşünmem hiçbir zaman. çünkü eğer merak eden biri iseniz önemli olan ne olacağı değil, nelerin sizi beklediğidir. siz neleri keşfetmek isterseniz onu keşfedersiniz. malum onlar yüzyıllardır oradadır ve sizi beklemektedir. siz onu görmek istemezseniz eğer, o size görünmez. işte bu yüzden de ne kadar dar sokak, ne kadar aralık varsa gördüm. hatta görmekle kalmayıp bastım deklanşöre.. tarih var sanki yer yerinde. sanki her sokağına uğramış o sanatsal ruh, hep bir yerlere değdirmiş o şaheserler yaratan fırçasını! 


hatta insanlarına bile :] bu güzel bayanlar sokakta bu kıyafetlerle dolaşıyor ise dedim vardır bunda bir hayır. hakikaten varmış.. sonrasında gördüm ki barcelona eğlenceyi günün her saati yaşayan bir şehir. bunu seyahat bitmeden bir gün önce geri döndüğümüzde daha iyi anladım. sokak festivalleri ve daha fazlası.. 


gündüz vakti şehirde bir karnaval havası var.. turistleri geçtim bütün yerli halkta o an orada. hepsinin yüzünde haklı bir gurur tabiki.. şehirlerinde yapılan böyle küçük bir eğlenceyi bile kaçırmıyorlar, hepsi sanki bunun için hazırlanmış bu güne.. öyle neşeliler ki anlatacak, dicek laf tarif etmeye. sanırım yapılacak en iyi şey onlara uymak ve sokağın ortasında dans etmek.. kimseye, hiç bir şeye aldırmadan! bunları yaparken de etrafına aynen yandaki teyzemiz gibi gülücükler saçmak.. böyle içten, böyle "barcelona'ya hoş geldiniz" dercesine..


soldaki fotoğraf günün herhangi bir saati barcelonasına ait. her iki yani turistik eşyalar satan irili ufaklı mağazaların uzandığı bir cadde burası.. şehrin en ünlü caddesi diyebiliriz. bizim istiklalimiz bir bakıma. halk burada olmaktan, burada yürümekten çok zevk alıyor, turistlerde tabi.. 


tanıştırayım bu mcd. kendisi amerika maceramda da yanımdaydı. sağolsun bunda da yalnız bırakmadı beni. fotoğraflarını buraya koyarken izin almadım itiraf ediyim :] ama görünce eminim sevinicek. haa ayrıca bu yazı boyunca onun bir sürü fotoğrafı olacak, sonradan kim bu demeyin diye söylüyorum bunu :] 


bu da sem efendim.. onun da haberi yok bu yazıdan ve doğal olarak fotoğrafının burada olduğundan :] işin garip yanı belki kaldır diye bana para bile teklif edecek ama itiraf etmesi lazım şuana kadar kimse onu bu kadar profesyonel fotoğraflamadı! iş böyle olunca ve bütün aslarda bana gelmişken bu elde hiç pas demeye niyetim yok :]

genelde fotoğraf çeken çoğu insan manzara arar.. böyle güzel dağların, bayırların uzandığı, şelalenin tepeden döküldüğü muhteşem manzaralar. ben ise bu güzellikleri gören insanları yeğliyorum. çünkü onları gören, onun güzelliği sayesinde kendinden geçmiş kişi en az o manzara kadar güzeldir. bu yüzden de bu gezide bolca insan göreceksiniz yakından fotoğrafı çekilmiş. onların haberi yokken onları yakalamak sanırım bu işin en zevkli yani. şimdiden söylüyorum ki sonradan demeyin bu adam deli mi ne diye :]


işte bir örneği.. yalnız başına oturmuş kışın ortasındaki güneşin tadını çıkaran bu bayanı ilk görünce dedim acaba neden bu kadar neşeli? sonra bir süre izledim ve olay anlaşıldı. hiç bir sebebi yoktu! hemde en ufak bir sebebi.. o, o gün oraya sadece gülücük dağıtmaya gelmişti ve bende ona rastladım. çokta iyi etmişim..


metrolar.. insanların en sakin, en aceleci, en heyecanlı ve bir o kadar da doğal oldukları ender mekanlardır. kimisi o kadar ferah ve güzeldir ki inmek istemezsiniz içinden. (bkz: barcelona metrosu) kimisi de o kadar berbat bir hal alır ki ineceğiniz durağı beklemek bir  işkence halini alır (bkz: newyork metrosu) bu ilk bahsettiğim ferah olanlarından bir anı. öğle vakti ve pek fazla kimse kullanmıyor bu saatlerde haliyle.. sanırım güzel olan tarafı da bu! sadece kendisini görüyorum metronun, o çelik yığınındaki beni..


siyah beyaz bir barcelona'ya sanırım kimse hayır demez! bende demedim zaten :] yukarıda gördüğünüz fotoğrafların asıl renklerinde olması; barcelona'nın o canlılığını, o heyecanını göstermek içindi. bu ise biraz asalet tescili için.. her yerinde var bu barcelona'nın. hep bir açıdan eskiye nazire var kısacası...


devam.. öyle güzel ki insanların fotoğrafını çekmek. bana deseler ki sadece insanları çekeceksin! tamam der basarım imzayı.. sadece bir insan çekmek için bile gidilir bambaşka bir ülkeye. haz veriyor insanların halleri.. o belirsizlik, o şaşkınlık vs. utangaçlık üstüne yapılmış bir puzzle'ı tamamlar gibi hepsi. sanki bir parça bir insanın ta kendisi. biri eksik olsa bütün resim noksan olacak. iş böyle olunca hep bir kere daha basmak istiyorum deklanşöre.. bir kere daha, bir kere daha! bir de renkler asalet ve saflığın sembolü olursa tadından yenmiyor. keşke hep insanlar olsa her yerde. mekanlar insanlarla güzel çünkü..


ve tabi ki futbol.. ispanya deyince sanırım akla gelen ilk şeylerden biri bu. fc barcelona ve real madrid! ikisi arasındaki çekişme yer yüzündeki en güzel rekabetlerden biri.. futbola duydukları sevgi bazen hayatlarına o kadar etki ediyor ki günlük hayatlarında bile iç içler tuttukları takımla..


ve tabiki camp nou! fc barcelona'nın ebedi istiratgahı. orada olmak, en azından bir maç izlemek sanırım her futbol severin hayalidir. en azından benim öyleydi :] - di diyorum çünkü gerçekleşti bu hayalim. bu muhteşem stadta muhteşem bir maç izledim. messi'li, iniestalı bir kadro, 4 tane birbirinden güzel gol ve tabiki gerçek futbol!  


orada futbol bir turizm öğesi olmuş artık. sadece fc barcelona'nın (nam-ı diğer barça) maçlarını izlemek için bile gelen binlerce insan vardı stadda. mesela bu bayanlar. avustralya'dan gelmişler maça. hayranı oldukları messi'nin formasını sırtlarında taşımaktan ve bunu cesurca göstermekten oldukça memnunlardı. bana da bu anı yakalamak kaldı..


yüzlerinde gülümseme fotoğraflarını çektiğim için değil haa! onlar az önce hayranı oldukları takımın ve futbolcunun maçını izlediler. bu yüzden o sırıtmaları. yukarıda da dediğim gibi; mekanın güzelliği insan ile birlikte olunca ortaya çıkar. harika bir stad ona dicek lafım yok. amma velakin içinde taraftarı, hayranları olmadıktan sonra sadece bir beton yığını. bunu güzel yapan unsurlarda işte bu soldaki hanımefendiler.. poz verirken yaşadıkları sevinç, konuşurken de vardı emin olun. bana mail adreslerini verirken öyle içtendi ki sarışın olan, artık dedim yollamazsam sanırım gerçekten ayıp etmiş olurum. yolladım, hemde gelir gelmez ilk işim o oldu.. çok beğendiklerini yazmış cevaben, hatta feysbuk'unda profil fotosu yapmış o kadar :] feysbuk'um olmadı için göremedim. yalan değildir heralde..di mi?


bu kim diye sormayın :] seyahatlerin bir kuralı vardır efendim. fotoğraf makinesi sahibinin çok az fotoğrafı olur. bu kural değişmez... işte bu da o çok azlardan birisi. mcd'ye nasıl çekeceğini öğretene kadar alnımın derisi çatlasa da bazen iyi işler çıkarttı. hakkını yememek lazım şimdi :]


:] yola kaçan topu araçların elinde kurtardıktan sonra şöyle bir kaç sektireyim derken etrafımda oluşan hayran kitlesini farketmemişim. sonrasında öyle çoğalmışlar ki artık yorulup bıraktığımda baya bir hayranım olmuştu :] bi daha bi daha diye bağırsalarda beleş olmayacağını belirtip bıraktım. böylce barcelona'nın göbeğindeki futbol dersimizde bitmiş oldu.. türk futbolu bana çok şey borçlu çok :]


işte böyle bir fotoğraflar bitirelim barcelona maceramızı.. anlatacak o kadar detay var ki burası yetmicek sanırım :] bundan sonra valencia macerası başlıcak.. ondan sonra da madrid ve roma.. anlayacağınız daha okuyacağınız bir sürü anı bakacağınız bir o kadar da fotoğraf var. valencia yazısı en kısa sürede burada olacak..

valenciaaa! altımızda to dorekto biz geliyoruz :)