zamansız hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zamansız hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

belki mesela sen de sukiyaki sosu yapmadın evde..

.

sanki biraz dışında kalıyoruz hayatın, ya da yaşadığımız şehirlerin..

bütün olanakları içiçe geçmiş; bizi memnun eden ve etmeye devam edecek her mevcudiyetini sayısız istikrar abidesi hırslarından arındırmış, saf mutluluk bahşeden şehirleri özlüyoruz farkında olmadan. savaş ganimetlerinden miraz kalmışcasına saldırdığımız bu toprakların bize zülmü de olabilir elbette, bilemiyorum. lakin biraz dürüst olunduğunda göreceğimiz tek gerçek, hakettiğimiz zamanı yaşamıyoruz. ya çok gerisindeyiz, ya da çok ilerisinde. misal para transferleri ne ara yapablir olduk cebimizdeki telefonlardan? daha değil miydi bankaya gidip birine para yollamak için girdiğimiz sıralar.. şehirlerin buna şahit olması bir yana, bize sundukları perspektif kaygıların birazı da bayatlamış sanki. ben gördüğüm şehirlerde; özellikle içinden su geçen, kanal olan, ırmak akan şehirlerde bunu daha çok yaşıyorum. bize alelade görünen hüzünler, bu şehirlerde sanat eseri gibi dökülüyor önümüze. usta heykeltıraşların elinden çıkmışcasına narin, bir o kadar da aciz bırakan.. 


içinde de dışında da aynı duyguyu uyandırdığı için bizi nefessiz bırakan, her adımda sonsuz bir acziyeti gözlerönüne seren bu hovardalık değil miydi onları bizden ayıran zaten. birikmiş, hatta eskik bırakılmış her duygunun sanki yokoluşu.. 


madem bu kadar eksik bırakılacaktık bu hiçlikten, neden bir yanımız devam ediyor bunu istemeye.. sadece erkeklerin bildiği o cumartesi gecesi olayındaki gizem kadar bizi güçsüz bırakan bu pejmurdeliğimiz,  salıvermeli artık hepimizi. 

çünkü yakındır bu sancılardan bize mazhar olan bu payın elimize ulaşması!

.



kimse kendi rızasıyla mıknatıs almaz..

 .

uzun yıllardır farkında olmadığımız gerçeklerin biri sadece bu. 

şöyle bi' çocukluğunuza kadar gidin bakalım, sahip olduğunuz ya da evinizde olan mıknatısların hangisini satın aldınız! içlerinde mıknatıs olan ürünlerden bahsetmiyorum, baya baya gidip bir yerden parasını verip mıknatıs almaktan söz ediyorum. sağduyulu bireylerin yüzümüze vurmadığı ve ne hikmetse kimsenin de bundan bahsetmediği bir gerçeküstü nüans sanki. acil ya da değil bütün ihtiyaçların karşılanabildiği modern(!) dünyada mıknatıs ihtiyaçları için hiç aracı bulamamak sanki büyük bir eziyet bizlere. düşünsenize, yeryüzünde insanlığın mıknatıs ihtiyaçları için saçma isme salak bi' sahip toplumsal örgüt bile yok, baya yok yani! 


bütün bu hangameden sıyrılana kadar yaşanan eziyetler peki? hangimiz gerçekten bir mıknatısı tam anlamıyla istedik ki zaten. ne kadar özümsedik ve arzuladık zıt kutupların birbirini çekmesi yasasını. zürdüştlük daha kadim bir dinin mensubu olurken de bunları dile getirmiştik hatırlarsanız. ateşe tapınmaların yıl dönümüydü, inandığımız yalanlardan bıktığımız salı günlerinde. sonrasında çıkagelen ve bizleri biz yapan bu yoksunluk, annemizin dikiş kutusunda bir anda beliren ve toplu iğneleri bir arada tutan işe yaramaz o tanrı oluyordu, tek kanallı dönemlerde. 


belki de nedenini hiç bilmediğimiz bir inanış bu. şöyle sakin kafayla düşündüğümüzde hiçbir zaman satın almadığımız mıknatısların bize nasıl geldiğini baya baya bilmiyoruz. onların bu çekimser tavrı bunda etkiliyse eğer, bizim şansımız onlara yakın mesafelerde durmak olsa gerek. tek tek yok olurken yeryüzünden bu mıknatıs parçaları, elden ele dolaşan borcam tencereler gibi bir gün sana da gelir diye umut ediyorum yine bu salı gününde. bu sefer üzerinde dikiş iğneleri ve bilumum kopuk vesveseleriyle. 

ve şimdi sırada, kalan diğer parçasını bulma vakti bu mıknatısın; ikinci dünya savaşından sağ kurtulmuş alman şehirlerinde..




mücadeleleri kutsallaştırma rehberinden kalan son bir kaç cümle..

 .

geçen yıl orantısız durumlar yaşatan bi' kaderi ortak paylaşmamız gerekiyor sanırım. yanımda olan bir kadına olan duyduğum sevginin, yine bir hemcisime olan bastırılmış nefretimden daha yoğun olması kurtarıyor beni. moral vermeyen, veremeyen, verdirtmeyen bütün hislerin birer ikinci el pazar ürünü olarak piyasaya sunulmasını kutluyoruz. elimizde kadehlerimiz.. biraz toprak, bir kaç kürek, bir parça bez ve ufak elvedalar. kimi telkin ediyor peki bu? bütün cinayetlerini işlerken, pişmanlık duymayan katillerin şerefine kalkan kadehleri mi yıkayıp kaldıracağız yani.. elimiz bile sığmayan kadehlere hem de!

anlatmak istediğim her şey, yaşamak istediğim ama sekteye uğrayan bir göçmenlik hissi yasa tasarısı gibi sunuldu önümüze. çabalarken elimizden gidenlere inanamıyorduk adeta. hepi topu bir kağıt parçasını, dünyadanın en pahalı defterine bastırmak için bütün yılımı heba ederken, asıl çabamın aslında bu mu olduğuna çabalarken buluyordum kendimi. söylemlerim ve eylemlerim arasında en kutsal deneyimleri de yaşatıyordu hayat lakin; ona br mecalim kalmazken yine bir öğle saati nabzını yokluyordum bütün nefretimin. 

yoktu!



şimdi, eski hayatlarımızı geri kazanmak için planlar yapmaya devam ediyoruz. yine her pazar göremiyoruz john'u kilisede ve bu bizi ziyadesiyle mutlu ediyordu. alışkanlıklarımız bizi bilmediğimiz coğrafyalara sürüklemeliydi, bunu  hepimiz biliyorduk. sanki bütün mazimiz, dünya üzerinde bir yerlerde sıkışmış duruyordu. çoğu sohbetimize meze olmuş bu konuyu, artık konuşmaktan korkan insanlara dönüşmüştük bir de. yeni bir rotanın, yeni bir maceraya dönüşmesi artık imkansıza yakın olgulardan biriydi sadece. tek mutluluğumuz; anılar biriktiren 3 insandık, aynı uçakta giden. 

pardon gitmiş.. 

her sene daha çok yazmak için amaçlayan beni, bundan mahrum bırakacak bütün etkenlere karşı koymak amacıyla seferlere çıkıyorum. 

rotam, kendi başkentim. 

nüfusu; biri köpek, toplam üç.

3






haklısın! bi' tek ljubljana kalmıştı elimizde..

.


havalimanlarının şehrin ne kadar dışına yapılması gerekliliği hakkında bir iki kelam etmek lazım bu mecliste. sebepleri hakkında benim bünyeme tecelli eden birçok sebebi var. bunlardan belki de en önemlisi alandan ayrıldıktan sonra şahit olduğunuz şehir hayatı. özellikle de küçük şehirlerin havalimanları bu konuda en güzel sebep, oraya seyahat etmek için. ljubljana'da bunların en güzel örneklerinden biri işte. bindiğiniz toplu taşım araçları sizi alandan şehre o kadar güzel yollardan götürüyor ki, karşılaştığınız bütün manzaralar birazdan şehirde göreceklerinizden çok ama çok şey ifade ediyor size, bu küçük ve güzel şehir hakkında.. 


aslında uzun zamandır isteyip de yapamadığımız bir seyahatti slovenya. hem mevsim hem de maliyet olarak çok güzel bir döneme denk gelince bastık gittik ljubljana'ya. iyi ki de yapmışız.. çünkü tahmin ettiğimizden çok ama çok güzel geçti seyahatimiz. kimi zaman bizi sakinlikten bıktıran, kimi zaman yeşilden midemizin bulandığı tabiatı ile ljubljana, küçük bütçesiyle oscar alan koskoca bir şaheserdi. sanki ilelebet bize aidiyet borcu ödetmek isteyen ezeli düşmanımızdı ama; o kadar güzel garezler gark etmişti ki, dünyanın hiçbir yerinde bu kadar huzur içinde ölemezdik. belki sanki biraz brüj'de.. 


böyle kapsamlı fikirlerimiz olmamalıydı bizim. insafımıza kalan bütün cinayetleri; hiçbir davaya müdahil olmayan bu şehirden alıp gitmeliydik bir an önce. hepi top kaç kelime kullanmıştık ki zaten aramızda. kimseye etmediğimiz şikayetleri, suzinak makamında bir eserde icra etmiştik. mahkumların bile bu kadar karamsarlığı yoktu yeryüzünde. nazendelerimiz belki yoksudu, belki filizlenmeyen bütün çiçekler budanmıştı yerlileri tarafından. beyaz tenlerini, kimliksiz yüzleri ve sloven cüsseleriyle hepimize benimsetmeye çalışan kaç tane insan var ki zaten ljubljana'da. 


kıyısında yürüdüğümüz bütün nehirler bile zabdedilmişti o yerliler tarafından. açtıkları bütün şarapların mantarlarına kadar ganimet sayıp, ingiliz mutfağına nazire edercesine fish & chips yapmışlardı, makul fiyatlara. mesela kim bilebilirdi ki onların bu deformasyonunu kraliyet ailesi dahil herkes tarafından takdir edileceğini. şöyle düşünün; birkaç şişe ipa sonrası bile eski tadını koruyan ve bununla övünen mekanlar var oldukça, şehri baştan aşağı sevememek isteseniz bile başaramazdınız. peki neyin çabasıydı ki bu.. neyinden istifade edecektir biz bu ülkenin, geri kalan bir kaç bin km2'lik çerçevesinde..


sürekli masaüstü fotoğrafı olarak gördüğümüz manzaraların; önümüze altın tepside sunulması kadar cömertçe aldanışlarımız olmasa, hangimizin içine sinecekti kim bilir. mesnevi'de bile resmedilmemiş bu doğa, hangi ressamın elinden çıkmış da bizim bunu görme şerefine nail oluşumuz gerçekleşti acaba. adeta yokmuş da sırf biz görelim diye oraya kondurulmuş bir esnaf önü dubası gibi. kendi alanı olarak bellemiş ve kimseye verilmeyen özgürlük bir nevi. sadeleştirdikçe güzelleşen ama; eski haline gelmesi için sol üstteki oku bir kere tıklamanızın şart olduğu paint görselleri sanki..


açısını dahi doğru tutturamadığım bu manzaraları, bu biçimde muhafaza etmek normal bi' aklın ürünü olamazdı. yüzlerce zayiat vermiş ordularını, masum insanların üzerine sürerken aklına getirdiği bir norveç manzarası değildi bu. soğuk, mevsimsel farklılıkların bize caiz gördüğü günahların sadece slovenya'da yaşanabilen haliydi. yağmur ise, girmemize engel olmaya çalıştığı milli parkların bekçiliğini yapıyordu meskun mahallerde. 


dinginlik ve sükunet.. bu iki kelimenin anlamını yurtiçi ve yurtdışı temsilciliklerde kutlanırken bize kalan hep slovenya oldu nasıl olduysa. yolculuğun belki de en güzel tarafı buydu işte. her köşe başında karşınıza çıkan yeşil tonları, göllere yansıması vuran hafif karlı dağlar, biraz sis ve alabildiğince yağmur. kahve molalarında masamızı şenlendiren yöresel tatlılar hakkındaysa fikrimiz cidden güzeldi. peki bu kadar güzel olan şeyin arasında sırıtan fikirlerimiz, böylesine kendine has şirinliği olan ljubljana karşısında ne kadar dayanabilirdi ki.. gördüğümüz herkesin yüzünden anlamsız bir gülümseme olması kadar, bunu sağlayabilecek güzellik de alkışlanmalıydı. ve tabiki ljubljana, bunu sonuna kadar haketmişti..


bu son olmayacaktı orası kesin. ileride tekrar uğramak için bir randevu daha vermiştik ljubljana'ya. belki daha uzun olur ve mevsim daha güneşli zamana denk gelir gollerinde yüzmek için. huzuru köşe bucak arayan bizler için sığınak gibi gelmiştin, bu sana minnetlerimizin en derinlerindendi;


ljubljana..


zürih üçlemesi "bir insan cennete bu kadar yaklaşabilir sanırım.."

.

..gittikçe kuzeye yaklaşıyorduk. liman kentlerindeki o sükunet vardı sanki tepemizde. ne kadar yakın olsak suya, o kadar derinleşiyordu içimizdeki hissiyat. biz yalnızlığımıza alışmaya çalışırken isviçre alpleri'nde, yarı dolu vapur kalkıyordu zürih'in kırsalından. içinde beklemediğimiz sürprizleri karşılıyorduk elimizde biralarımızla. bilet kontrolü yapan adam ilk olarak hatrımızı soruyordu biletlerden önce. ben elimiz uzatıyordum, o lafı. ortak paydada buluştuğumuz tek şey alplere doğru yol alan vapurdu, başka bi' şey değil. kadehlerin dibini görmek gibiydi bizim için alpler. hep beyaza alışmamış mıydık zaten, az biraz kalsa bile kafamıza dikmiyor muyduk su karıştırılmış beyazlıkları. bunlar bizim kaderimizdi oysa ki. koskoca dünyada sabrımız zorlayan son şey belki de alplerin beyazdı ve biz bununla sınanıyorduk. yanımızda, yani vapurun balkonunda çocuğunu emziren kadın da sınıyordu bebeğin kaderini. yine beyazla ve yine alplerle kıyaslarmışcasına. biz üzerimizdekileri versek mi acaba üşüdü bu veled diye düşünürken ilk durağa yanaştı vapur. 



üzerinden çok geçmiş bu hatıraların, sanki hiç binmemiş gibi davranıyor beynim o vapura. halbu ki sanat devrimi yapmıştık seninle, kültürel bir devrimdi bizimki. bir şehri başka bir şehre kırdırıyorduk. karşılarına geçip izlemek isterken bir diğeri geliyordu peşinden. hangi mantık alabilirdi ki bu yaptığımızı, hangi felsefe iki kelam edebilirdi karşısında. her köşesinden aidiyet akarken zürih’in, kim bize inançsız diyebilirdi bu inadımız karşısında. ayakta durmaya çalışıyorduk lan işte, tepesinden kar eksik olmayan bir dağ yığını karşısında. insanların bize gülercesine baktığı bir şehri yalın ayak geziyorduk. ve lanet olsun ki vapur geleceğimiz limana yanaşıyordu..


yeküne baktığımızda zarar ediyorduk aslında. ömrümüzün geri kalanını koskoca dağlarla savaşarak geçirmenin neresi mantıklıydı ki? ısrarımızdan çok inkarımız vardı benliğimizi. kendimizi ait hissettiğimiz ne kadar şehir, ne kadar ülke varsa son buluyordu ayrılırken. yine öyle olacağı kesin olduğundan mıdır nedir daha bi’ sakindik ikimizde. kanımıza dokunuyordu lan bu kadar sükunet, tarifsiz bu dinginlik. en güzel gitar sololarına aşıktık lan biz, çalamadığımız halde. içip için etrafa saramadık diye mi, yoksa sevdiğim kadınla hala irlanda’ya gidemediğim için mi bütün bu husumet? öyle olmasın lan nolur, bi’ tek o öyle olmasın. memnuniyetsizliğimiz sırıtıyordu koskoca düzlüklerinde bu şehrin. kime ne söylesek eksik kalıyordu kendi dillerinde. türevlerinde bile bu kadar gariplik yokken nasıl olur da yabancı kalırdık ki..


gerçeği söylemek gerekse hep buna kanıyorduk dost meclislerinde. irtifa kaybetmeye başlayan uçaklar gibiydik seyahat edemediğimiz. ne zaman yere çakılacağımızı bekliyorduk gergin bir şekilde. içimizden biri fikir belirttiğinde ona bir tanrı edasıyla yaklaşıyorduk, zerre kadar beğenmesek bile..


kaldığımız yerden devam etmenin daha mantıklı olacağınız düşündük. çünkü şehir bizi ne kadar kendinden uzaklaştırıyormuş gibi görünse de bir o kadar da içine çekiyordu. avrupa değildi burası, uzak doğu hiç değildi. afrika için çok renkli, amerika içinse çok küçüktü. buna bir kılıf, bir tanım bulmamız gerekiyordu. soracak edecek değildik elbette. dar sokakların bize verdiğiyle yetinecek de değildik.. biz ona en az onun kadar benzeyen bir dinginliği arıyorduk sanki. yine de siz öyle bakmayın, kırılır..


ızdırap versin bazı şeyler bize. hakediyoruz farkında mısın! zülfikarlarımızı çektik gökyüzüne öyle bekliyoruz gelsinler diye. kim cesaret edebilir diye tahminler yürütürken hiç bu kadar eğlenmediğimizi fark ettik. devam ettik sonra meydan okumalarımıza, topluluk karşısında hemde.  dinleyicilerden gelen alkışlar bizi daha da neşelendiriyordu farkında mısın? zafer kazanmış bir komutan edasıyla başımız dik yürüyorduk seninle, farkında mısın?


bildiği tek soğuk suyun akdeniz olduğu insanlarız biz. puştluk olsa nefesimiz rakı kokmazdı meyhane masalarında. ilişkilendirilecek çok fazla dürtüleri olanlarla derdimiz yok çok şükür. uğultularımızı bile özlüyoruz ulan, daha ne kadar sevebilirdik ki birbirimizi! taş zeminlerde iki lokma aldığımız yemeklere hasret katık ediyoruz aşırı romantik olmak için. hint fakirleri bile acıyor halimize, biz ise bundan haberi olmayan herkese. olsun varsınlarla yürüttük gemimizi şimdiye kadar, bundan sonra kim dur derse ona bütün kinimiz. hiç gördün mü diye sormaya varmıyor dilim, kıvrılıp yatıyorum sırf bu yüzden saçını diplerine..


masmavilerin her tonuna doyduk çok şükür. çok bencil sevmek bunun adı, yüzsüzce sevmek hatta. donmuş bi' kaç şiir biliyorum kimsenin bilmediği. şimdi kalkıp iki dize okusam buz keser bi' yanınız. bu şehir de öyle işte, senin benim bilmediğim şeyleri anlatıyor. bi' tarafımız buz kesiyor sonra, fikrimiz donuyor düşünememekten. hatıralarımızı sarıp sarmalamaktan bıkkınlık geliyor lan. yeter artıklarımız bitti, dilimiz kekeme her güzel şehir sonrası. anlatacak adam kalmayana kadar devam eder bu hüsran, ta ki bir diğerine gidene kadar..


ney üfledim uzun zaman sonra. sesimi sesine verdiğim bir kamış parçasından daha anlamlı geldi ne yalan söyleyim. hatırlar mısın son vagona kadar giderdik hep, binmediğimiz trenlerde. oralar daha sakin olurdu, severdin sen. bana bile laf söylediğin o garip yolculuklardan biriydi işte zürih. tadina doyamadık belki ama damağımızda kaldı biraz olsun tadı. bu bile yeterdi diyememek en güzeli belki de zürih için.. 

son buluyordu bir tanesi daha. yazılmadık onca anı varken hem de. kızgınlıklarımız ve bıkkınlıklarımız çok fazla olmamalıydı belki.. belki biraz  daha olsa daha iyi olurdu. fakat bi' düşünsene; bu kadar yanlış bir şey nasıl bu kadar doğru olur! 

..dedi. son yudumunu buna saklamıştı sanki;

ben hasretini çekerken diğer odandan, senin doğum günün kutlu olsun..




zürih üçlemesi "bu kadar güler yüzlü olmanıza gerek yoktu"

.


salt ve girintisiz şekilde zürih'ten bahsedicem bu sefer. sebebi bambaşka bi' şey bu yüzden fazla uzun kalmadan halledip gidesim var. yoksa sinirden kendimi kesicem..

ilk yazıda bizde güzel hisler bıraktı bu şehir derken bahsetmeye çalıştığım, aslında temelde sakinliğin kurallara dönüşmüş olduğu bir şehir. yani şehir kendi içinde o kadar düzenliydi ki, ister istemez size bunu günün her saati hissettiriyor. yolda yürürken, yemek yerken, alışveriş yaparken vs. ortasından akan güzelim sulardan mıdır nedir bilmem, bir şekilde ayak uyduruyorsunuz bu devinime. günlük hayatta eşlik eden bütün olgular burada günlük hayatın bir parçası. adamlar koskoca şehirde kendi olmayı başarsın diye insanlar, sükuneti nefes alıp vermek gibi rutin ve sıradan hale getirmiş. size sadece yaşamak kalıyor..


son dönemlerde şeyi farkettim. bir yeri güzel yapan şeylerin çoğu en iyi iki uç noktada görünebiliyor. yani bastığınız yer ile gökyüzünden. arada bir yerde olmak sanki yavan, boş. bahsetmeye çalıştığım şeyi biraz açıyım da havada kalmasın. çoğu yazımda yukarıdaki gibi fotoğraftan bir ya da iki tan görürsünüz. ben seviyorum bu şekilde fotoğraf çekmeyi. çünkü zemin çok şey anlatır size. parke taşlar, kaldırımlar, sokaklar. bu yüzden gözüm hep yere gider yürürken. sizden önce ne yaşandıysa orada yaşanmıştır çünkü. belki çok saçma gelecek ama bu durum benim için böyle..


aynı şey gökyüzü için de böyle. tepeden bakabildiğiniz ne varsa size tam anlamıyla neyi anlatmak istiyorsa onu ifade eder. özgürlük hissi bi' nevi. belki de daha fazlası, siz karar verin. zürih'te de bunu çok iyi yaşayabiliyorsunuz. tesadüfen girdiğiniz dar sokaklar sizi hiç beklemediğiniz tepelere çıkartıyor, kızıl çatılarını daha iyi görebilesiniz diye. öyle çok kurallı dizilmemiş olsa bile evleri, ahenksel bi bütünlük var. klasik avrupa kalıbından çıkmış monotonluk silsilesi belki. ama çok daha güzeli, orası kesin. 


bu durum ister istemez insanına da yansıyor. keskin bi' hat var her daim. yani siz adım atsanız bile karşıdan o denli olmuyor tepki. yardımseverlik had safhada, ondan yana sorun yok lakin bi' irlandalılar kadar sevecen gelmiyorlar gözünüze. hani olmasını beklediğimden de değil de, ölçütüm bu olduğu için kıyas kabul ediyorum kendilerini. klasik "soğuk ülke insanı abi bunlar" geyiğinden prim yapmak değil niyetim ama öyle lan. evinizde otururken alpler'deki buzulları görüyorsanız eğer bi' moral bozukluğu kaplar içinizi, şimdi kandırmayalım kendimizi. adamlara çok da yüklenmemek lazım o yüzden. ne kadar sıcak olmaya çalışsalar da ortam el vermiyor. yeşillik açısından tek kelime edemem, bu konuda ellerine su dökülmez gerçekten de. adamlar en ufak alanı bile yem yeşil kalsın diye korumuş da korumuş. bi de güzel taraf her an karşınıza çıkıyor bu yerler. öyle ulaşmak için çok çaba sarfetmenize de gerek yok yani. girdiğiniz her sokakta, caddede illa bir yeşil alan var küçük de olsa..


yalnız inanılmaz pahalı bi' şehir. öyle cabime 200-300€ alıp gidiyim denecek bi' yer kesinlikle değil. (*oranın para birimine çevirseniz de sonuç pek değişmiyor) gezip dolaşmak neyse de, şöyle romantik bi' yemek yiyelim bu akşam cesareti burada pek sökmek baştan deyim ben size. bütün parayı bırakıp çıkarsınız allah muhafaza. mesela biz sabah evde yaptığımız kahvaltıdan sonra (-ki burada ev sahibemizin her sabah hazırladığı o güzel kahvaltıları es geçmeyelim. ayrıca benim de harika omletlerim buna ziyadesiyle destek vardi) küçük minik atıştırmalıklar geçiş evresi olarak kullanılıp, akşama da sabah gözümüze kestirdiğimiz nehir kenarlarında yediğimiz pizzalar eşlik etti bize. size de etsin, çekinmeyin. yoksa dediğim gibi öyle her akşam dışarıda yiyeyim ben, nolcakmış ki demeyin. ya para boksa tabi deyin, ben yine de söyliyim dedim..


zürih üçlemesi "bir yeri sırf adı için sevmek.."

.

"bazılarımız başka yerler, başka hayatlar, başka canlar bulmak için sonsuza dek seyahat ederiz.." demiş anais nin. peki gerçekten de böyle yapıyoruz? yani sonsuza denk olmasa bile, belirli bir süre yaptığımız bütün seyahatler bunlar için mi gerçekten! önüne başka getirebildiğimiz her şey için mi? eğer öyleyse -ki sanırım benim için öyle- amacımız var en azından. her seyahat bir sonrakinin sebebi, bir öncekinin ise müsebbibi sanki. varsın öyle olmaya devam etsin. çünkü serde varsa olduğu yerde rahat etmemek, edemediğimiz kadar özgürüz. 

bunu daha önce de konuştuk sanki; özgürlüğün anlamının biraz da kendinden bir şeyler katmak olduğunu. yani belirli bir kalıbı olmamalı özgürlüğün, belirli bir tanımı ya da. eğer öyle olsa sanki kendiyle çelişecekmiş gibi orta yerde sırıtır sanki. zamanı da var bi' de bu meredin. eski devirlerdeki keşişlerin fikrinde neyse özgürlük, şuan öyle olmamalı sanki. ya da tam tersi, ne bileyim. işte tam da burada sen, ben, biz giriyoruz devreye. belki biraz savaş, biraz aşk belki. adını sanını bilmediğim insanların bu yazdıklarımı okuduğunu bilmek giriyor hatta devreye. tek kelime etmeden basıp gitmeleri, vesaire.. sanırım saf özgürlük işte bu olsa gerek!


bu duyguların hepsiyle seyahat ettim bu sefer. hatta öyle ki, ufacık bile yer kalmadı çantanda bunlar dışındakilere dair. hal böyle olunca kafanız dolu gidiyorsunuz her nereye gidiyorsanız. istediğiniz şeyi aramak için market rafları arasında dolaşmak gibi bir nevi. bazen amaçsız, bazen aceleci. sırf rast geldiklerinizi almak için bile boşa bir uğraş gibi gelebilir. lakin değil, hatta ne yazık ki hiç değil! çünkü amaçsızlığın bile kendi içinde bir düzeni var. olgun ve bir o kadar da asi. siz ona uymak zorunda kalıyorsunuz her seferinde, işte bu yüzden bile dünyanın hala bir kısmının temeli düzensizliğe dayalı gidiyor. sensiz ya da bensiz; gidiyor.. 


isviçre'nin rolü de tam bu sahnede başlıyor işte. dünyanın bu kadar düzensiz oluşuna nazire edercesine ihtişamlı ve coen kardeşlerle dalga geçercesine. bir netlik var her köşesinde bu ülkenin, özellikle de zürih'in. şimdi hangi yazımda söylediğimi hatırlamıyorum ama ben zürih'i sadece söylenişi güzel olduğu için sevdim. hatta belki de en çok onun için. nazmiye demirel'i de mesela, rıza silahlıpoda'yı bile. isimlerini söylerken bende bıraktıkları o duygu için sevdim. zırf zaten bu yüzden zürih'i seçtim. içindeyken adını söylemek istediğim için..


özür dilerim..



bir şehir, tablolar ve organize olmuş düzen paranoyası

.

başlamadan önce bazı şeyleri açıklığa kavuşturmamız lazım aramızda. benim size anlatmak istediklerim tavsiye niteliğinde şeyler değil. öyle olması için daha farklı niteliklere sahip olmam gerektiğine inanıyorum. inanmaktan da öte, bunu şahsıma görev addetmek gibi cinsel bir dürtüye de sahip değilim. olmalı mıyım onu da bilmiyorum. tek bildiğim benim buraya yazdığım her kelimenin, her satırın aslında başka hayatlarda karşınıza çıkabilecek kapasitede şeyler olduğu. bu bir stanley kubrick senaryosu değil, paganini bestesi asla! para karşılığı yaşadığınız bir deneyimin belki de en berbat olanı. belki de değil! ama sıra buna geldiyse eğer, tam yerine geldiniz efendim.. sizi zihnimin en derin noktasındaki ücretsiz locamıza alalım!


aslında isveç'den bahsetmem lazım size, göteborg'dan. ama hafızama kazıdığım -kazımaya çalıştığım diyelim- o kadar fazla şey vardı ki, şehir hakkında anlatacak fazla bir şey kalmadı aklında. belki ağza alınmayacak kadar pis laflar hazırlamış olabilirsiniz ama -bunu haketmediğimi söylesem yalan olur- bu sefer bana güvenmenizi istiyorum. görmezden gelinebilecek ne kadar şey varsa geldim sizin için, sırf bunun için bile kasvet dolu bir şehir yerine benim istediklerimi dinlemenizi öneriyorum. çok mu şey istiyorum acaba? elbette hayır! bir nevi farklı zaman dilimlerinde aynı evreni paylaştığım insanlarsınız ve bu bizim değil varoluşumuzun suçu. ben de istemezdim size ezber bozan şeylerden bahsetmeyi ama sonuçta senaryoya sadık kalmam lazım.


bi' kere olay benim seyahat etmemden kaynaklanmıyor, burada hemfikir olmamız lazım. belki de evrende gelmiş geçmiş en az seyahat eden nesil biz olacağız. sonuçta keşfetmek değil amacımız, bir nevi okunmayan bir yazının üstünden geçmek gibi. şimdi burada size göteborg'da bunları yapmanız lazım, inanılmaz eğlenceli şeklinde cümleler kursam -ki adetim değildir- bu yaptığım sadece benden önce defalarca yazılmış bir yazının üzerinden tükenmez kalemle geçmek gibi olur. sanki bir öncekinin değerine silmeye çalışmak gibi. 

öyle bir niyetim asla olmadı, bundan sonrada olmaz sanırım. eğer olursa da buraya çıkıp bütün cesaretimle size itiraf ederim. gerçi bun ne kadar ilgilendirir eder sizi bilmiyorum ama yine de yaparım. olması gerektiği için değil, sadece bu şekilde kendimi rahatlatırım en kısa yoldan. 
amacım asla seni üzmek değildi, bunu en iyi sen biliyorsun. anlatmaya çalıştığım şey aramızda kalması için defalarca serzenişte bulunduğum iltifatların zamanla nasıl da gereksiz şeyler olduğu. sonradan anlaman için, belki de şimdi tam sırası bilmiyorum ama özel bir duygu filan değil bu. salt kinimin ürünü. kasvetli havalarda hiç sevişmedim seninle hatırlarsan, bu sanki aramızda bir kuraldı. bozmak için çaba harcasan belki alt ederdin korkularımı lakin yapmadın. tükenmiş saygımız kadar inatçılığımızdan da gitseydi keşke. keşke bunları sana söylemeden önce bir kez daha görebilseydim san severo'yu. aşkımızın şehrini, san severo'yu..


mesele bi' şehri sevmek filan değildi aslında..

.

"sevmek gibi geliyordu her şey,
sevmek gibi gidiyordu kadın.
adının anlattığı, canın teni yakmasıydı.
bir bulut, 
evet ama aslolan; bulutun suyu yağmasıydı."


sırf bi' kaç seyi için sevebilirsiniz bir şehri. ya da sadece beğenmediğiniz tek bi' şeyi için nefret edebilirsiniz. ama porto için böyle bir kuralınız olmamalı. sanki daha derin, daha sağlam sebepler bulmanız lazım. öyle bi' kaç şeyle alt etmeniz mümkün değil çünkü. zaman zaman böyle olur işte; gittiğimiz, ziyaret ettiğiniz şehirler sizde farklı hisler bırakır. belki yalnız olsanız daha çok seveceğiniz bi' şehri, kalabalıklar içinde beğenmemiş olabilirsiniz. çok alkol almışken amsterdam'dan memnun kalmak gibi. sanki parasını önceden ödediğiniz hayat kadınına el sürmeden sohbet edip göndermek, ya da ona aşık olmak. bilemedim..


uçsuz bucaksız topraklara kurulan şehirler gibi değil porto. nev-i şahsına münhasır emekli bir albay edasıyla ortalarda dolaşan; sırtını okyanusa vermiş, dik yokuşlarıyla ziyaretçilerinin nefeslerine takip olmuş bir şehir porto. dökmek için dakikalarca eğik tutmanız gereken hakiki nar ekşisi gibi; sabır ve dikkat isteyen, sonunda size sürprizler hazırlayan bir şehir porto. sert ama duruşuyla değil, sokaklarındaki taşlarla. sanki yağan yağmurda sığındığınız o daracık saçak altı porto, yanınıza birini daha alamadığınız. sığdıramadığınız o küçücük boşluğa..

şarabı şuana kadar hiç tatmadığınız kadar güzel, ahtapotlu pilavı bir o kadar leziz.. olgun bir kadın gibi.. asaleti çektiği çilelerden gelen.. bi' şey eksik porto'da; ama ne bulamadım..


biraz farklı şeyler aramaya başladık sanki. böyle tarihinden ya da sokaklarından değil de, içinde olmaktan mutlu olunacak ülkeler, şehirler arar olduk. evlerine, müzelerine, biralarına değil de; bütününe hayran olmak gerektiğini anladık sanki. bir doğaya dönüş müydü bu, yoksa aslına rücu mu! derin iç geçirmeleri ve hayranlıkları içinde barındıran bir solfej bu sanki. şiirsel hukuk kitaplarından size alıntılar fısıldayan. tiyatral bir filozofi bu.. ah  belinda! sana fikirlerimi anlatabilsem keşke..


yokuşlarında tatlı bir sızı var bu şehrin. gittikçe kendine çeken bir sızı hem de. oturup dinlendikçe bitmeyen, aksine daha da istenen bir sızı. yürüdükçe biten yollar yok mesela burada. her köşe başında size başka yollar açan otel önü yaveri gibi. şık giyimli, asil ve sessiz. ona selam vermek sanki lütufların en güzeli. fötr şapkasını eline alıp, bel hizasından sola doğru götüren ihtişamı porto'nun bütün caddelerinde var sanki.  sizi sizi anlatmak için hazır, sizi ilk defa görmüş olmasına rağmen hem de. öyle ki, hangi eve baksanız içinde ayak izleriniz. sanki orada doğmuş, orada büyümüş gibi. kapısını çalsanız, karşınıza senelerdir tanıdığınız birileri belirir bir anda. öyle garip tadı var işte porto'nun.




cote-d'azur'dan çıkıp italya sınırına dayanmak

.


devrim yorucu bir eylemdir!


uzun zaman sonra aynı yere yapılan seyahatlerin, eskiye nazaran nasıl olduğunu karşılaştırma şansım olmuştur hep. çünkü seyahat ettiğim ülkelere/şehirlere sadece bir kere değil de, bir kaç kere gitme fırsatı kolluyorum. bu sanki sevdiğin insanı aldatmak gibi. bir kere vazgeçtiğin ya da terkettiğin güzelliğe dayanamayıp geri dönmek hatta, bilmiyorum.. çabalamıyorum da aslında. çünkü seyahat etmek kavramını genelleştirmek ya da belli kalıplara sokmak, onun temelinde yatan özgürlük kavramıyla taban tabana zıt. yani siz belli özelliklerini sevdiğiniz bir ülkeyi/şehri sadece bu özellikleri için tekrar görmeye giderseniz, az önce anlattığım durumun tam tersini yaparsınız. peki bu yadsınacak bir durum mudur? hayır.. hatta o kadar güzel gelir ki bazen, beyninizde çakılı kalan hatıraları yenisiyle değiştirmek istersiniz, ivedilikle. eskilerini silerek hem de.. tıpkı aşık olmak gibi bir kadına, hiç olmadı bir erkeğe. 


bundan sanırım beş yıl önce gitmiştim nice'e ve cannes'a, daha doğrusu fransa'ya. sonbaharın sonlarıydı. yani mevsim, o şehri ya da ülkeyi sevebilmem için elverişli değildi. bahane de olabilir şuan söylediklerim, bilmiyorum ama değildi işte. o kadar az parayla gitmiştim ki hem, dört gün boyunca tek yaptığım şey sokak arasındaki o küçük pizzacıdan tanesi 5€'ya pizza yemek ve bütün şehrin sokaklarını deliler gibi gezmekti. ıslanırken şehri benimsemeye çalışıyordum, olmuyordu. şimdi düşünüyorum da iyi ki olmamış. sırf tekrar gidip anlayabilmem için yapmış bunu bana. onu kışın değil de, yazın görmemi istemiş. 

işte sürekli bahsettiğim "şehirlerin ruhu" bu! insanlardan farkları yok aslında. kötü dönemlerine denk gelebilirsiniz, hatta nefret bile edebilirsiniz. çabalarsınız anlamak için ama olmayabilir de. burada devreye siz giriyorsunuz işte. sakin sakin salınan söğüt yaprakları mı olmalı mekanınız, yoksa nefret etmeye ramak kala terk ettiğiniz o şehirler mi? biz bu sefer söğüt yapraklarını değil de, şiddetine mazhar olduğum(uz) o şehirleri seçtik. cote d'azur'u seçtik.. 


size hep bahsediyorum ya, bir ülkeyi içinize sindirebilmek için bir şehrine gidip orayı gördükten sonra çıkıp dönmeyin. başaramazsınız! illa ki eksik kalır bir şeyler, tam olmaz. daha fazla köy, kasaba görmeye çalışın. gittiğiniz şehre en yakın köye gidin mesela.. üç olur, beş olur bi' km katedin yani. başta da dedim ya; devrim yorucu bir eylemdir!


biz artık öyle yapıyoruz, yoruluyoruz yani. kilometrelerce yolu sırf devrim yapalım diye katediyoruz her seferinde. o kadar zevkli, o kadar güzel oluyor ki; otoyol kenarında gördüğümüz ve sırf tabelasında üzüm var diye bir şarap üreticisine misafir oluyoruz. kadeh kadeh tadıp, şişe şişe şarapla çıkıyoruz sonra; roseler ağırlıklı!


zaten ben sıcak şarabı hep hızlı içerim ki..

.

..ardından da neden soruları art arda gelmeye devam etti. bütün münzevi uzlaşmalarımızı kendi içimizde demlenmeye bırakmış, neden yılbaşını prag'da geçiriyoruz onu sorgulamaya başladık. kimse asıl nedenini söylemeden karşısındakinin fikrine belki ortak olurum diye konuşmasını bekliyordu. nafileydi halbusaki. sonuç olarak herkes neden sorusuna cevap vermeden prag'a gitmeye karar verdi. yılbaşıydı ve prag çok güzeldi!

şimdi asıl sorunun neden yılbaşında bir yerlere gitmek olduğunu filan değil. sonuçta herkesin bir yerleri görme isteği var, oralara gitmeyi arzu etmek gibi. bizim asıl nedenimiz ise bundan biraz daha farklıydı. aldığımız çeyrek biletlere belki büyük ikramiye vurur diye yurtdışında olalım dedik. prag'ı seçme fikrimiz ise biranın ucuz olmasından ileri geliyordu. büyük ikramiye bekliyorduk ve lanet olsun ki olayın yine ucuzuna kaçmıştık. işlevselliğinden değil de sadece ucuz diye teflon tencere almak gibi yani..


hatta ve hatta kaldığımız evi bile orada yaşayan birinden kiralıyorduk. çünkü bize büyük ikramiye çıkacaktı ve biz hala üç-beş kuruşun hesabını yapıyorduk. sonraları bu evin ne kadar da bize layık bi' ev olduğunu anladık. çatı katıydı ve küçük pencerelerinden eski bir kiliseye bakıyordu. çünkü neden? biz her pazar kiliseye john'u görmeye gidiyorduk..
kafamız iyiden iyiye allak bullak olmuştu. sabahları keşfettiğimiz kafenin birinde; afedersiniz ama insanlıktan çıkmışcasına üçer dörder tane kuruvasan yiyip, üzerine çeviz serpiştirilmiş o şahane tartlardan yiyorduk. yanına filtre kahve bulamadığım için çılgına dönmeye remak kala ilks; beni sarıp sarmalıyor, beyin hücrelerime suni tenefüs yapıyordu. dalgakıran misafi bütün nefeslere göğüs geriyordum. "daha yok mu, daha yok mu?" diye çığlık atacakken tam; kendimi bir bilimkurgu seti değil de hayvani bir kahvaltı masasındayken buluyordum. filtre kahvem gelmişti ve geriye sadece semih'in ben bilimkurgu setindeyken tırtıkladığı cevizli tartım kalmıştı.


her yanımdan hümanistlik akıyordu şırıl şırıl. yol soran herkese makul bi' ücret karşılığı geleceklerinden filan bahsediyordum. deklanşöre bakmaktan buz tutmuş ellerimi, küçük anılar yakalarsın belki diye teselli ederken ben; akıl sır ermeyecek güzellikte fırsatların da içinde buluyordum. kaybolan bereler mi dersiniz, yitip giden montlar mı bilmem; koli koli biraları taşırken bedenimize zuhur eden o yorgunluğu akan burnumuzdan prag'ın şehir merkezine atıyorduk. tipik bir çek cumhuriyeti vatandaşı gibi bilmem kaç bin yıllık tarihi eserlerin üzerine doğru havai fişek atmak yerine, üslubumuzla içip sıçıyorduk sokakta. cipsimiz bile vardı hem, sanırım ketçaplıydı. çünkü fikrmiz fakirdi bizim. büyük ikramiyenin bize çıkacağını bile bile kıçımız donana kadar sokakta debeleniyorduk sabaha kadar. maldık çünkü, geri zekalıydık!

vegas'daki bir irlanda barında ne işim vardı

.

kendi devinimlerinizin üstünü örtmeye başlıyoruz aslında. mesela ben her seferinde özgürlüğü yollarda aradığımı beyan ediyorum giyotin partilerinde. bunu yaptığım için pişman olduğumu söyleyerek başladığım her cümlede ise yalan söylüyorum sizi. şimdi yaptığım gibi..
..ışıklı şehirlerin sizi çeken yanı, karanlık dünyanıza verdikleri aydınlıktır. sırf bu yüzden gökyüzündeki aydınlığı değişiriz bu sefaletle. her seferinde olması gerekenden bi' nebze az sevdiğimizden olsa gerek, aydınlığımızı bir başkasında ararız. pervanelerden bir farkımız yoktur aslında. ışığın geldiği yöne doğru uçar, ona yaklaştıkça körleşiriz. ve lanet olsun her seferinde çarpar düşeriz o güzel sohbetlerin yapıldığı meclislere. kimimiz iştirak ederiz, kimimiz el çekeriz ivedilikle. ama her seferinde ışığa doğru gideriz, kendi karanlığımızı gizleyelim diye.
konuşmaya başladığında susmayan her ne kadar insan varsa, ifade edişindeki yalınlığın etrafında dolaşır; tıpkı benim gibi. böyle olmasın diye artık ben, yazacak şeylerim olsun diye beklemeyi yeğliyorum uzun zamandır. iyi etmiyorum orası kesin. lakin sulh sağlansın diye kişiliğimle aramda, konuşmaktan da kaçınmıyorum..

anlatmayalı uzun zaman olan yolculuklarımın birinden dem vurma vakti efendim. mesafesinden değil de, yine mekansal bir ifade ediş çabası diyelim. bireysellik sezinlemeleri üzerine gidip, işlenen bütün cinayetleri birine yıkma cabası belki de; bilemedim. bütün kavramsallıkların sonuna -meli, -malı eki getirerek daha süslü bir hale sokmaya başladığımdan olsa gerek, artık size bilgi yerine ilgi veriyorum. çıkın diye yollara, gidin diye. sırf siz de nemalanın diye benim aptallığımdan anlatıyorum hissettiklerimi.

bu sefer bir barda olabilecek en normal olaydan birinden bahsetmek isterim size. o kadar normal ki; okuyup da yarıda bırakacağınızdan korkuyorum yazıyı. ki zaten sadece fotoğraflara bakıp çıkan bir sürü insan var burda, onu da biliyorum. gerçi kötü bi' şey değil ama yine de istiyor insan yazıklarının okunmasını. alelade olsa da, harikulade de olsa istiyor işte. tabi bunu sınav kağıdının en altına "geçmem için 52 lazım hocam" diyen bir öğrencinin yaptığı gibi yapmam ne kadar güzel bi' şey bilmiyorum ama söylemem lazım. okunmayı seviyorum..

şu her barda karşılaşılacak olayı unuttuğumu sanmayın sakın. sadece heyecan yaratmaya çalışıyorum. becerip beceremediğimi irdelemek gibi bir kaygım da yok hem. böyle olduğu için belki şuana kadar yazığım cümleleri tamı tamına 4 (dört) dakikada yazıyorum. konuşmaya başlasam eminim daha kısa sürerdi ama ben okunmayı seviyorum. halbu ki şairler öyle mi..

          üçe kadar saydım,  
          gözümü açtığımda yoktun.
          merak ediyorum;
          birde mi gittin?
          üçte mi?
                                    (ali fuad boztepe)


kesinlikle değil. okunmak için yazmakla, okunmayı sevmek bile farklı. şair olmak için şiir yazmaya başlamak gibi. safsata, hem de fazlasıyla. durum böyle olunca yazdıklarınızın neye karşılık geldiğini, bir barda otururken de irdeleyebilirsiniz. kiminiz bunu bir kere yapar, kiminiz her zaman. çıkan sonuçların sağlamasını yapacak kadar kendinize güvenmiyorsanız da amenna. neyse, durun da ben size şu barda olan hikayeyi anlatıyım..

gerçi uzun uzadıya irdelemek gerekir bu tür şeyleri. yani illa bir aşk gerekir bazınıza, bazınıza da ayrılık. benimsediğiniz duyguyu içselleştirisiniz kısaca. özgürlüğünüzü ifade edişinizdeki yordam sizi siz yapar. benim gibi işte. ben yazmanın yeterli olmadığını, bunun yanında insanlara bir şeyler de göstermek gerektiğine inanıyorum. bu benim özgürlüğü ifade edişim. sırf siz de anlayın diye hissettiklerimi, size elimden geldiğince fotoğraflar çekiyorum. yalan söylüyorum bazen, sıklıkla da dürtüklüyorum arkanızdan. hanginize hangisinin denk geleceğini bilmeden yapıyorum hatta. kimisi az önce okuduğu cümlelerden beni yalancı diye kodluyor kafasında, kimisi güzel yazan bir adam. ikisi de olmuyorum bazen. benim burada bunları yazdığımı bilmeyen birçok insan, sarı saçlı veledin teki diye tanıyor beni. konuşana kadar ne kadar da aptal olduğumu filan düşünüyor, konuştuktan sonra da daha da aptal olduğumu hatta. şimdi bunları söylerken bile "bu adam ne diyor şimdi" demelerinize şahit olmak isteyişim de bu yüzden işte. sizi benim okurken görmek istiyorum! cümlelerimi telaffuz edişinizi. şaşırmalarınızı, nefret edişlerinizi bile. 

vegas'daki bir irlanda barında yaşadığım bu olağan hikayenin aslında hepimiz için nasıl bir şeye sebep olduğunu sanırım daha iyi görüyorum. şimdi bu yolculuklarımdan arta kalanları size anlatmaya çabalayışlarım, vegas'a gidecek bir insana olabilecek yardımımdan kat be kat fazla ya; büyük ihtimalle bununla karıyorum harcımı. yeni yeni farkediyorum adaletinizi, hışmınızı hatta. kendimi bu tarz cümlelerden sonra da bi' şey sanıyorum.

dedim ya başta da; ben yazmayı değil, okunmayı seviyorum..



siyah beyaz bir jazz öğleden sonrası

.

itiraf etmem gerekir ki müzikle olan tek bağım, zaman zaman elim alıp üflediğim neyim şu sıralar. divan edebiyatı konusunda eğitim almaya başladığım andan itibaren -ki bu amatör olarak ilkokulda başlamıştı- tasavvuf müziğine karşı garip hislerim vardı. onun da bana varmış ki yollarımız bir yerde kesişti. kısaca boş değildik birbirimize. ilk başlarda okuduğum beyitlerin anlamlarını saatlerce arardım mesela. neyi ne için kullanmış şair, burada kastettiği neydi filan diye. sonraları ona olan tutkumu kendisine açmaya karar verdiğimde durumun vahameti, avuç içleri terleyen bir çocuğunkinden farksızdı. seviyordum, gittim konuştum. ilerisini düşünmek yerine saf ve bir o kadar da derin anlamlar aramaya başladım içimde. beyitlerin arasında kayboluşlarım, neyimi elime aldığımda daha derin olmaya başlamıştı. dede efendi'den dinliyordum çoğu zaman. canlı ne kadar ses varsa ney'den çıkan bulmaya çalışıyordum. artık ne kadar üflüyorsam tek seferde, başım ağrıyordu. nefesimi boş bir kamışın içinden evrene sunmak dünyanın en güzel zevkiydi bana.. 

zaman zaman hala öyle aslında. ben bi' nevi dergahını şaşırmış bir derviş gibi oradan oraya savrulurken, neyin bahşettiği o istikamet her zaman bana en mantıklı yol olur.. olsun da zaten. evrenin bizim üzerimizde oynadığı oyunlara inat, eskiye olan hayranlığımız nüksetsin. başkasının eskisine olmasına gerek yok, bizim eskimize nüksetsin. sizin eskinize hatta..

işte böyle anların birinde rastladım efendim bu jazz üstadına. neyimin yanımda olmaması değiştirirken ruhaniyetini, fotoğraf makinemin izdırabı kapladı bütün new york'u. çünkü o idi bütün mu muhteşemliği hafızasına alan, gören gözlerden daha sakin ve katî!


central park'da ne kadar sincap var acaba diye merak edip hepsinin peşinden koşarken, karşımıza çıkan bu kendine has adamı seyre daldık. bütün sincapları boş vermiştik bi' anda. hepsi ağaçlardan yere bile inmişti halbusa ki. deli gibi bıraktık onları oracıkta. bu sanatsal devrimin içine daldık..


allah bizim cezamızı versindi!

elimizden geldiğince rahatsız etmedik bu sanatsal devrimi. hatta onun birer neferi olduk. bütün herkes buna karşı gelirken biz, soğuk mevsimlerini de merak ettiğimiz new york'u yaşıyorduk. klasik bir jazz eserinin eşliğinde. gelip geçenlerin anlamayıp bizim anladığımız neydi, bunu merak ediyorduk. mesela benim fotoğraf çekmem daha çekici geliyordu insanlara. orada bu adam dururken neden new york'daki bir çok insanın yaptığı şeyi yapan birini izlerlerdi ki?


itiraf etmek gerekirse dinlerken ile bunları çekerken arasında düşündüklerimin farklılığı, insanların neden bu devrime iştirak etmediklerini az biraz açıklıyordu. ama sonucunu bulmaktansa onu dinlemek ve biraz da size izlettirmek istedim. ne iyi de ettim, ne güzel de ettim..

biz ülkecek o cânım küvetlere, o plastik tabureleri koyduğumuzda bittik aslında. o uzun zincirli siyah tıpalar asla affetmeyecek bizi. ve biz her zaman bu yokluğun içinde bir bestenin nakaratına mahkum kalacağız. oysaki ne güzel inatlaşıyorduk hayatla. o bize rest çekiyordu, biz ise onun derdiğini çekiyorduk. aynaları bile müzik yapan bir ırkın kıskançlığını yaşıyorduk hep birlikte. canlı yayında ne söyleyeceğini unutan birer yarışmacıydık ve hayat bizimle dalgasını fena halde güzel geçiyordu..


hayatla uğraşmayı bırakıp dinginliğe teğet geçmek

.

insan bir şehri neden ikinci kere ziyaret eder ki? neden yani, niçin? ona anlatmaya çalıştığı şeyi tam olarak anlatamadığı için filan mı? alakası yok.. sayısız bahane bulunur elbet ya da kendi fikrinize inanmanızı sağlayacak tonlarca sebep. bunların hangisinin "seyahat" fikrini tetiklediği konusunda ise mücbir sebepler hariç hiçbiri gerçek hayatla örtüşmez. mesela ben.. bu günlüğe (her ne kadar gün be gün yazmasam da) yazdığım son yazıların hepsinde farklı bir halet-i ruhiye içindeyim. amacın seyahat etmek fikrinden tamamen sıyrılıp, hiç beklenmedik bir düstura intikal olması, öyle herkesin anlayamayacağı türden bir devinimin parçası olmak demek.  ya da tam tersi, bilemedim.. herkese anlatamayacak hikayeler bilmek gibi sanırım bu. biliyorsunuz ama anlatamıyorsunuz. mahalle baskısının bir başka hali sanki. sükunet içinde işlenmiş tonlarca cinayet. ipuçları kolay bulunmasın diye maktulün tam yanına konmuş. dahiyane bir fikir bu bence. çünkü ilk yaptığınız şey maktulün üzerini örtmektir, yanına yöresine bakmak değil.. 

son seyahatlerimde de bunu yaşıyorum. gittiğimde gördüğüm ya da yaşadığım şeyleri değil, bana aslında ifade ettiği ama size daha önceden söyleyemediklerimi yazıyorum. yoksa ben de biliyorum size şuraya gidin, şunu kesin yapın, şunu içmeden dönmeyin demeyi. kaldı ki bunu daha önce defalarca da yaptım. sanırım kabuk değiştirmek biraz da bu. "seyahat etmek" eyleminin aslında ne kadar kolay olduğunu anlamaya başladığında insanlar ve bunu ifade etmenin güzelliğini kalplerinde, ceplerinde gördüklerinde asıl olanın bunu ifade edebilmek (etmek demedim farkındaysanız) olduğuna kanaat getirdi. yaptıklarına sonsuz saygı duyuyorum, keşke hep yapsalar. lakin olayın biraz dibine dalmaya başlayınca hiç de o kadar masum olmadıklarını gözlerimle görüyorum. irkiliyorum..

bundan iki hafta kadar önce kiev'deydim yine, geçen bayram olduğu gibi. şehrin asaletinden çok vahameti beni davet etti bu sefer. sevdiğim kadınla hem de. olayın bu şekilde başlamış olması, şehre olan hasretimin geçen sefer ifade edemediğim bazı duygulardan kaynaklanmasından ileri geliyordu. öyle sade ve anlık hislerdi ki bunlar, kimilerince aşk olarak nitelendirildiği bile oluyordu. çünkü şehir alabildiğince bir kadına benziyordu, o kadın ise tenine dokunmama izin veren bir asaletin ta kendisiydi. tahmin edeceğiniz üzre yine maceralı ve bir o kadar da güzel bir seyahatti. kiev'in o kimine göre ihtişamlı, kimine göre ise fahişe hali bizi kendine çekiyor; her sabah kalktığımızda soğuk bir duş alma hissi uyandırıyordu. yine yediğimiz suşilerine haddi hesabı yoktu mesela. içtiğimiz alkollerin de tabi. paris'in pahalılığından dem vururken garson; 5 kişilik, harika seçim bir şarap açılmış masaya komik hesaplar getiriyordu. gece hayatının o aldatıcı yüzünü bırakıp bir kenara, striptiz kulüpler geziyorduk en aldatıcı güzelliği bulmak için. gitmeden daha iki hafta önce karşı geldiğimiz bir iktidarın şerefine kadeh kaldırmak bu olsaydı. oldu da.. sonra devşirme hevesler için bir kadeh daha sipariş ediyorduk, hesap yine komik rakamlardan meydana geliyordu. iktidar sıfırdı(0), garson kız iki(2)..
babam eskiden neşe karaböcek kasetleri dinlerdi. kadının adının ne kadar da komik olduğunu filan düşünürdüm. karaböcek.. yani bir sanatçı neden kendine karaböcek soyadı seçerdi ki. hele bir de saçları sarı olmasına rağmen. sonra olayın kelimelerden daha farklı olduğunu anlamaya başladım. kadın sesini iyi kullanıyordu ve babam da bunu seviyordu..

metro istasyonları ile ünlü bir şehri yeraltından değil de yer üstünden keşfetmeyi filan deniyorduk. serinlemek istediğimiz anlarda metro kullanmayı filan keşfetmiştik mesela. her birinde aşina olduğumuz güzelliklere bir yenisi daha ekleniyordu. iki adamın öpüşmesinin bile itici gelmediği bir dünyadaydık sanki. hormonlarına karşı gelemeyenlerin destanı herkesçe bilinir olmuştu. bu durum yöresel yemekler yemek için gittiğimiz bir mekanda bile peşimizi bırakmıyordu. örneklendirmeye çalıştığım şeyin ne kadar da basit olduğunu anlamaları için insanlara, film özetleri yapıyordum. hepsinde "bi' adam" oluyordu ve hepsi de saçmalığın dik âlâsıydı. yine de çok güzeldi kiev. hatta duş alırken suyun sıcaklığını ayarlamaya gerek bile bırakmayacak kadar güzeldi. kadındı çünkü; seni, beni kendine aşık edecek kadar kadındı. ona ifade edemediğimiz iltifatları sanki binlerde kez duymuş gibi davranıyordu. kahpelik onun doğasında vardı yani. ama hesap yine çok komik rakamlar şeklinde masaya geliyordu..
baştan beri diyorum ya seyahat etmek şu bu filan diye, aslında bu olay bir nevi yokluğu kabullenmek gibi. yani elinizdeki imkanları kabulleniyorsunuz ve bütün her şeyinizle ona yoğunlaşıyorsunuz. şu kadar para, şu kadar zaman gibi. yani olabilecekleri (ki bunu asıl seyyahlar yapar) en minimumda tutup, en fazla verimi almaya bakıyorsunuz. cesaretiniz ve azminiz hep daha fazlası için sizi canlı tutuyor. yürümeye alışıyorsunuz mesela, yürürken harita okumaya bi de. yanlış metro istasyonundan inince aynı istikamete bir daha gidiyorsunuz filan. güzel şeyler bunlar elbet. kıskandırıcı bir o kadar da..

nisan ayında londra'nın kendine yakışanı giymesi

.

üzerinden zaman geçince biraz, ilelebet payidar olacak kutsal toprakların ifade özgürlüğü ile dolu olması zaman alıyor sanırım. herkes kendi bildiği parçayı çalıyor mesela, flütle..
parklar bahçeler dolaşmak için biraz, estirdiğim terörün şehrine bilmem kaçıncı kez ayak basıyordum. marksist duygular besliyordum beyaz pandaların ölümüne. seyahat adı altında yaptığım şeylere lanet ederken ben, iğde ağacı rengini anlatmaya kalkışıyordum sana. duvarlarında nanide tablolar olsun diye belki de. oysa ki ben flüt dahi çalamıyordum. zürafaları örnek gösteriyordum sürekli, ahmaklığımın diz boyunu ölçerken.. 

@sekersizpastil'in ojektifinden
..çantalarımızı topladık. sanki ayrılışların bir başkası gelecekmiş gibi yaptığımız bu iş, az önce yaşadığımız ateşli sevişmeden sanki daha zevkliydi. sonradan farkediyorduk aslında durumun sıradanlığını. biz ayrılırken, fırına az önce koyduğu yemeği paylaşma azmi ile dolu ev sahibimiz, kız arkadaşının gözlerinde açtığı şarabı tadıyordu. kadınsa konuşulan helçeden bi' haber, meraklı gözlerle az önce çıktığı duştan artakalan ıslak saçlarıyla oynuyordu. teklifler geri çevrildi nazık bir dille ve yola koyulduk. kalanlar yine birdi, gidenlerse..
oysa ki o kadar da fena değildi açlığımız. belki tadardık o yemekten ama kaçırmaktan korktuğumuz otobüsle olan münasebetimiz, bütün londra seyahatinde bize eşlik eden içi yeşillik dolu sandviçlerden daha güzel durmuyordu. tam tadını almışken sevmelerin, bırakmayalım diyorduk. önüme gelen herkese, sokakta uzun uzun dudağından öpebildiğin bir kadının yanında ne kadar da mutlu olunabileceğini anlatıyordum ki; bilmem kaçıncı kez sen çıkageldin..

bir nevi aslına rücuydü yaptığımız. cuma gününden çıkıp pazar günü dönülecek bir yolcukta kendimize katacağımız tek şey, yine sadece kendimizdik. durumun benzerliğini; daha bitirmediğimiz yemeği önümüzden alan garsonla bağdaştırmaya kalkıyorsak da, beceremiyorduk. her şey yazılmıştı hesabımıza..

metroları kullanıyorduk mesela. yürümekten aldığımız zevk bambaşkaydı, el ele tutuştuğumuzdan olsa gerek. sırf bu yüzden gitmeden tartışmasını yapmıştık giyeceğimiz ayakkabıların. ben tarafsız kalmayı yeğliyordum. zira tek çift ayakkabım vardı ve bu savaşta tek kozumu da onunla harcamak istemiyordum. haklıydım, bu seyahate çıkmakta haklı olduğum kadar..

müzeler filan gezmeyi planlıyorduk ilk başlarda. sanatsal sevişmelerimiz olduğu kadar, eğlenceli sataşmalarımız da vardır bizim. tek perdelik oyunların saltanatını yıkıp, işi binbir gece masallarına çeviriyorduk. ilk seyahatinde birbirimizden tiksinmediğimiz için de binlerce seyirci topluyorduk salonlara. imrenerek bakan gözlere, alkıştan kızarmış avuçlar ekliyorduk. çok romantik olsun diye kırmızıyla kaplıyorduk bütün sahneyi. suretleri değil de, karakterleri ön plana çıkarıyorduk. hatta son oyunumuzda, aldığı suyun parasını tam ödemeyen bir ingiliz ile bir hintli'nin kavgasını canlandırıyorduk ki; gök kuşağı çıkageldi..


böyle edebi konuşmıcam elbette bütün yazı boyunca. ama insan seyahat kavramının temellerini kökten değiştirmeye kalkınca sıradan girişler yapamıyor bu sayfalara. bundan sonra sıradanlaşacak filan değil elbette anlatacaklarım. sadece biraz daha ağdasız olur belki. tabi yine şuraya gidin, şunu yapınlarla da dolu olmayacak. bunca seyahatten sonra şunu farkettim ki, insanlar yaptıkları seyahatlerin mantığına farklı amaçlar yüklüyor. tecrübeyle filan alakalı değil ha! bildiğiniz sıradanlığın uçsuz bucaksız algoritması. mesela kimse anlatmamış gittiği şehirde sevdiği kadının kokusunun nasıl geldiğini. hatta kimse anlatmamış o kokunun kendinde bıraktığı izi. sadece ben yapıyım diye belki de, bilmiyorum. işte sırf bu yüzden size londra'yı değil de, bende bıraktıklarını anlatıyorum..