belki mesela sen de sukiyaki sosu yapmadın evde..
kimse kendi rızasıyla mıknatıs almaz..
.
mücadeleleri kutsallaştırma rehberinden kalan son bir kaç cümle..
.
geçen yıl orantısız durumlar yaşatan bi' kaderi ortak paylaşmamız gerekiyor sanırım. yanımda olan bir kadına olan duyduğum sevginin, yine bir hemcisime olan bastırılmış nefretimden daha yoğun olması kurtarıyor beni. moral vermeyen, veremeyen, verdirtmeyen bütün hislerin birer ikinci el pazar ürünü olarak piyasaya sunulmasını kutluyoruz. elimizde kadehlerimiz.. biraz toprak, bir kaç kürek, bir parça bez ve ufak elvedalar. kimi telkin ediyor peki bu? bütün cinayetlerini işlerken, pişmanlık duymayan katillerin şerefine kalkan kadehleri mi yıkayıp kaldıracağız yani.. elimiz bile sığmayan kadehlere hem de!
anlatmak istediğim her şey, yaşamak istediğim ama sekteye uğrayan bir göçmenlik hissi yasa tasarısı gibi sunuldu önümüze. çabalarken elimizden gidenlere inanamıyorduk adeta. hepi topu bir kağıt parçasını, dünyadanın en pahalı defterine bastırmak için bütün yılımı heba ederken, asıl çabamın aslında bu mu olduğuna çabalarken buluyordum kendimi. söylemlerim ve eylemlerim arasında en kutsal deneyimleri de yaşatıyordu hayat lakin; ona br mecalim kalmazken yine bir öğle saati nabzını yokluyordum bütün nefretimin.
yoktu!
haklısın! bi' tek ljubljana kalmıştı elimizde..
zürih üçlemesi "bir insan cennete bu kadar yaklaşabilir sanırım.."
ızdırap versin bazı şeyler bize. hakediyoruz farkında mısın! zülfikarlarımızı çektik gökyüzüne öyle bekliyoruz gelsinler diye. kim cesaret edebilir diye tahminler yürütürken hiç bu kadar eğlenmediğimizi fark ettik. devam ettik sonra meydan okumalarımıza, topluluk karşısında hemde. dinleyicilerden gelen alkışlar bizi daha da neşelendiriyordu farkında mısın? zafer kazanmış bir komutan edasıyla başımız dik yürüyorduk seninle, farkında mısın?
ney üfledim uzun zaman sonra. sesimi sesine verdiğim bir kamış parçasından daha anlamlı geldi ne yalan söyleyim. hatırlar mısın son vagona kadar giderdik hep, binmediğimiz trenlerde. oralar daha sakin olurdu, severdin sen. bana bile laf söylediğin o garip yolculuklardan biriydi işte zürih. tadina doyamadık belki ama damağımızda kaldı biraz olsun tadı. bu bile yeterdi diyememek en güzeli belki de zürih için..
ben hasretini çekerken diğer odandan, senin doğum günün kutlu olsun..
zürih üçlemesi "bu kadar güler yüzlü olmanıza gerek yoktu"
zürih üçlemesi "bir yeri sırf adı için sevmek.."
bir şehir, tablolar ve organize olmuş düzen paranoyası
aslında isveç'den bahsetmem lazım size, göteborg'dan. ama hafızama kazıdığım -kazımaya çalıştığım diyelim- o kadar fazla şey vardı ki, şehir hakkında anlatacak fazla bir şey kalmadı aklında. belki ağza alınmayacak kadar pis laflar hazırlamış olabilirsiniz ama -bunu haketmediğimi söylesem yalan olur- bu sefer bana güvenmenizi istiyorum. görmezden gelinebilecek ne kadar şey varsa geldim sizin için, sırf bunun için bile kasvet dolu bir şehir yerine benim istediklerimi dinlemenizi öneriyorum. çok mu şey istiyorum acaba? elbette hayır! bir nevi farklı zaman dilimlerinde aynı evreni paylaştığım insanlarsınız ve bu bizim değil varoluşumuzun suçu. ben de istemezdim size ezber bozan şeylerden bahsetmeyi ama sonuçta senaryoya sadık kalmam lazım.
amacım asla seni üzmek değildi, bunu en iyi sen biliyorsun. anlatmaya çalıştığım şey aramızda kalması için defalarca serzenişte bulunduğum iltifatların zamanla nasıl da gereksiz şeyler olduğu. sonradan anlaman için, belki de şimdi tam sırası bilmiyorum ama özel bir duygu filan değil bu. salt kinimin ürünü. kasvetli havalarda hiç sevişmedim seninle hatırlarsan, bu sanki aramızda bir kuraldı. bozmak için çaba harcasan belki alt ederdin korkularımı lakin yapmadın. tükenmiş saygımız kadar inatçılığımızdan da gitseydi keşke. keşke bunları sana söylemeden önce bir kez daha görebilseydim san severo'yu. aşkımızın şehrini, san severo'yu..
mesele bi' şehri sevmek filan değildi aslında..
"sevmek gibi geliyordu her şey,
sevmek gibi gidiyordu kadın.
adının anlattığı, canın teni yakmasıydı.
bir bulut,
evet ama aslolan; bulutun suyu yağmasıydı."
şarabı şuana kadar hiç tatmadığınız kadar güzel, ahtapotlu pilavı bir o kadar leziz.. olgun bir kadın gibi.. asaleti çektiği çilelerden gelen.. bi' şey eksik porto'da; ama ne bulamadım..
biraz farklı şeyler aramaya başladık sanki. böyle tarihinden ya da sokaklarından değil de, içinde olmaktan mutlu olunacak ülkeler, şehirler arar olduk. evlerine, müzelerine, biralarına değil de; bütününe hayran olmak gerektiğini anladık sanki. bir doğaya dönüş müydü bu, yoksa aslına rücu mu! derin iç geçirmeleri ve hayranlıkları içinde barındıran bir solfej bu sanki. şiirsel hukuk kitaplarından size alıntılar fısıldayan. tiyatral bir filozofi bu.. ah belinda! sana fikirlerimi anlatabilsem keşke..
cote-d'azur'dan çıkıp italya sınırına dayanmak
bundan sanırım beş yıl önce gitmiştim nice'e ve cannes'a, daha doğrusu fransa'ya. sonbaharın sonlarıydı. yani mevsim, o şehri ya da ülkeyi sevebilmem için elverişli değildi. bahane de olabilir şuan söylediklerim, bilmiyorum ama değildi işte. o kadar az parayla gitmiştim ki hem, dört gün boyunca tek yaptığım şey sokak arasındaki o küçük pizzacıdan tanesi 5€'ya pizza yemek ve bütün şehrin sokaklarını deliler gibi gezmekti. ıslanırken şehri benimsemeye çalışıyordum, olmuyordu. şimdi düşünüyorum da iyi ki olmamış. sırf tekrar gidip anlayabilmem için yapmış bunu bana. onu kışın değil de, yazın görmemi istemiş.
zaten ben sıcak şarabı hep hızlı içerim ki..
kafamız iyiden iyiye allak bullak olmuştu. sabahları keşfettiğimiz kafenin birinde; afedersiniz ama insanlıktan çıkmışcasına üçer dörder tane kuruvasan yiyip, üzerine çeviz serpiştirilmiş o şahane tartlardan yiyorduk. yanına filtre kahve bulamadığım için çılgına dönmeye remak kala ilks; beni sarıp sarmalıyor, beyin hücrelerime suni tenefüs yapıyordu. dalgakıran misafi bütün nefeslere göğüs geriyordum. "daha yok mu, daha yok mu?" diye çığlık atacakken tam; kendimi bir bilimkurgu seti değil de hayvani bir kahvaltı masasındayken buluyordum. filtre kahvem gelmişti ve geriye sadece semih'in ben bilimkurgu setindeyken tırtıkladığı cevizli tartım kalmıştı.
vegas'daki bir irlanda barında ne işim vardı
..ışıklı şehirlerin sizi çeken yanı, karanlık dünyanıza verdikleri aydınlıktır. sırf bu yüzden gökyüzündeki aydınlığı değişiriz bu sefaletle. her seferinde olması gerekenden bi' nebze az sevdiğimizden olsa gerek, aydınlığımızı bir başkasında ararız. pervanelerden bir farkımız yoktur aslında. ışığın geldiği yöne doğru uçar, ona yaklaştıkça körleşiriz. ve lanet olsun her seferinde çarpar düşeriz o güzel sohbetlerin yapıldığı meclislere. kimimiz iştirak ederiz, kimimiz el çekeriz ivedilikle. ama her seferinde ışığa doğru gideriz, kendi karanlığımızı gizleyelim diye.konuşmaya başladığında susmayan her ne kadar insan varsa, ifade edişindeki yalınlığın etrafında dolaşır; tıpkı benim gibi. böyle olmasın diye artık ben, yazacak şeylerim olsun diye beklemeyi yeğliyorum uzun zamandır. iyi etmiyorum orası kesin. lakin sulh sağlansın diye kişiliğimle aramda, konuşmaktan da kaçınmıyorum..
siyah beyaz bir jazz öğleden sonrası
allah bizim cezamızı versindi!
elimizden geldiğince rahatsız etmedik bu sanatsal devrimi. hatta onun birer neferi olduk. bütün herkes buna karşı gelirken biz, soğuk mevsimlerini de merak ettiğimiz new york'u yaşıyorduk. klasik bir jazz eserinin eşliğinde. gelip geçenlerin anlamayıp bizim anladığımız neydi, bunu merak ediyorduk. mesela benim fotoğraf çekmem daha çekici geliyordu insanlara. orada bu adam dururken neden new york'daki bir çok insanın yaptığı şeyi yapan birini izlerlerdi ki?
itiraf etmek gerekirse dinlerken ile bunları çekerken arasında düşündüklerimin farklılığı, insanların neden bu devrime iştirak etmediklerini az biraz açıklıyordu. ama sonucunu bulmaktansa onu dinlemek ve biraz da size izlettirmek istedim. ne iyi de ettim, ne güzel de ettim..
biz ülkecek o cânım küvetlere, o plastik tabureleri koyduğumuzda bittik aslında. o uzun zincirli siyah tıpalar asla affetmeyecek bizi. ve biz her zaman bu yokluğun içinde bir bestenin nakaratına mahkum kalacağız. oysaki ne güzel inatlaşıyorduk hayatla. o bize rest çekiyordu, biz ise onun derdiğini çekiyorduk. aynaları bile müzik yapan bir ırkın kıskançlığını yaşıyorduk hep birlikte. canlı yayında ne söyleyeceğini unutan birer yarışmacıydık ve hayat bizimle dalgasını fena halde güzel geçiyordu..
hayatla uğraşmayı bırakıp dinginliğe teğet geçmek
bundan iki hafta kadar önce kiev'deydim yine, geçen bayram olduğu gibi. şehrin asaletinden çok vahameti beni davet etti bu sefer. sevdiğim kadınla hem de. olayın bu şekilde başlamış olması, şehre olan hasretimin geçen sefer ifade edemediğim bazı duygulardan kaynaklanmasından ileri geliyordu. öyle sade ve anlık hislerdi ki bunlar, kimilerince aşk olarak nitelendirildiği bile oluyordu. çünkü şehir alabildiğince bir kadına benziyordu, o kadın ise tenine dokunmama izin veren bir asaletin ta kendisiydi. tahmin edeceğiniz üzre yine maceralı ve bir o kadar da güzel bir seyahatti. kiev'in o kimine göre ihtişamlı, kimine göre ise fahişe hali bizi kendine çekiyor; her sabah kalktığımızda soğuk bir duş alma hissi uyandırıyordu. yine yediğimiz suşilerine haddi hesabı yoktu mesela. içtiğimiz alkollerin de tabi. paris'in pahalılığından dem vururken garson; 5 kişilik, harika seçim bir şarap açılmış masaya komik hesaplar getiriyordu. gece hayatının o aldatıcı yüzünü bırakıp bir kenara, striptiz kulüpler geziyorduk en aldatıcı güzelliği bulmak için. gitmeden daha iki hafta önce karşı geldiğimiz bir iktidarın şerefine kadeh kaldırmak bu olsaydı. oldu da.. sonra devşirme hevesler için bir kadeh daha sipariş ediyorduk, hesap yine komik rakamlardan meydana geliyordu. iktidar sıfırdı(0), garson kız iki(2)..babam eskiden neşe karaböcek kasetleri dinlerdi. kadının adının ne kadar da komik olduğunu filan düşünürdüm. karaböcek.. yani bir sanatçı neden kendine karaböcek soyadı seçerdi ki. hele bir de saçları sarı olmasına rağmen. sonra olayın kelimelerden daha farklı olduğunu anlamaya başladım. kadın sesini iyi kullanıyordu ve babam da bunu seviyordu..
metro istasyonları ile ünlü bir şehri yeraltından değil de yer üstünden keşfetmeyi filan deniyorduk. serinlemek istediğimiz anlarda metro kullanmayı filan keşfetmiştik mesela. her birinde aşina olduğumuz güzelliklere bir yenisi daha ekleniyordu. iki adamın öpüşmesinin bile itici gelmediği bir dünyadaydık sanki. hormonlarına karşı gelemeyenlerin destanı herkesçe bilinir olmuştu. bu durum yöresel yemekler yemek için gittiğimiz bir mekanda bile peşimizi bırakmıyordu. örneklendirmeye çalıştığım şeyin ne kadar da basit olduğunu anlamaları için insanlara, film özetleri yapıyordum. hepsinde "bi' adam" oluyordu ve hepsi de saçmalığın dik âlâsıydı. yine de çok güzeldi kiev. hatta duş alırken suyun sıcaklığını ayarlamaya gerek bile bırakmayacak kadar güzeldi. kadındı çünkü; seni, beni kendine aşık edecek kadar kadındı. ona ifade edemediğimiz iltifatları sanki binlerde kez duymuş gibi davranıyordu. kahpelik onun doğasında vardı yani. ama hesap yine çok komik rakamlar şeklinde masaya geliyordu..baştan beri diyorum ya seyahat etmek şu bu filan diye, aslında bu olay bir nevi yokluğu kabullenmek gibi. yani elinizdeki imkanları kabulleniyorsunuz ve bütün her şeyinizle ona yoğunlaşıyorsunuz. şu kadar para, şu kadar zaman gibi. yani olabilecekleri (ki bunu asıl seyyahlar yapar) en minimumda tutup, en fazla verimi almaya bakıyorsunuz. cesaretiniz ve azminiz hep daha fazlası için sizi canlı tutuyor. yürümeye alışıyorsunuz mesela, yürürken harita okumaya bi de. yanlış metro istasyonundan inince aynı istikamete bir daha gidiyorsunuz filan. güzel şeyler bunlar elbet. kıskandırıcı bir o kadar da..
nisan ayında londra'nın kendine yakışanı giymesi
parklar bahçeler dolaşmak için biraz, estirdiğim terörün şehrine bilmem kaçıncı kez ayak basıyordum. marksist duygular besliyordum beyaz pandaların ölümüne. seyahat adı altında yaptığım şeylere lanet ederken ben, iğde ağacı rengini anlatmaya kalkışıyordum sana. duvarlarında nanide tablolar olsun diye belki de. oysa ki ben flüt dahi çalamıyordum. zürafaları örnek gösteriyordum sürekli, ahmaklığımın diz boyunu ölçerken..
![]() |
| @sekersizpastil'in ojektifinden |
oysa ki o kadar da fena değildi açlığımız. belki tadardık o yemekten ama kaçırmaktan korktuğumuz otobüsle olan münasebetimiz, bütün londra seyahatinde bize eşlik eden içi yeşillik dolu sandviçlerden daha güzel durmuyordu. tam tadını almışken sevmelerin, bırakmayalım diyorduk. önüme gelen herkese, sokakta uzun uzun dudağından öpebildiğin bir kadının yanında ne kadar da mutlu olunabileceğini anlatıyordum ki; bilmem kaçıncı kez sen çıkageldin..







































