bunun bu resimle ne alakası var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bunun bu resimle ne alakası var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

koskoca keşkeleri emaye bir tencereyle paylaşmak

.

verdiği demeçlerin birinde; "cüretkâr sevişme sahnelerinde seve seve oynarım" gibi iddialı bir cümle kullanmıştı. oysa ki olayın ne sevişmekle, ne de cüretkârlıkla uzaktan yakından alakası yoktu. tek derdi, bütün alışveriş boyunca aklına gelmesi için uğraştığı ama bir türlü bulamadığı o en gerekli şeyin ne olduğuydu. yolda rastladığı ve kendisine annesinin iki günde bir süt aldığı ayla abla'yı çağrıştıran kadın sayesinde aklına gelen beş kiloluk mavi emaye tencereyi gözünün önüne getirmeye çalıştı. vazgeçti sonra. aklının bir köşesinde bıraktığı o şiddetvari anıyı hatırlayıp başını hafifçe salladı. sanki başına konan bir sineği kovma çabası gibiydi. saçmaydı..
sonbahar başlayalı sanırım üç hafta olmuştu. öğretmeni tarafından kendisine bahşedilmiş masa örtüsü yıkama görevini layıkıyla yerine getirmek için eve hızlı adımlarla koşarken, annesinin geçen yaz ördüğü kaşkolu sıranın altında unuttuğunu farketti. geri dönüp dönmemek arasında yaşadığı tereddüt, öğle saatinde parası o kadarına yettiği için aldığı yarım simitte yaşadığından kat be kat fazlaydı. yarım simit kavramını bundan 4 yıl önce hademe ali abi ortaya atmıştı. ilk yarım simidi alan olayın muhteşemliğinden bir haber, birazını arkadaşına vermiş geri kalanını da kendi yiyordu. yani o da her öğrenci gibi aldığı hiçbir şeyin tadına tam anlamıyla varamamıştı. allah onları nasıl biliyorsa öyle yapsındı. ali abi; okul müdüründen habersiz, parası çıkışmayan çocuklara yarım simit satarak hem onların gönüllerini yapıyor hem de para kazanıyordu. simidin yarım olup olmadığına yine kendisi karar veriyor, simitleri uzattığı o küçük kare pencere arkasından çevirdiği dolaplarla çocuklar arasında sürekli esrarengiz bir hava estiriyordu. efsanelere göre simitleri elleriyle değil, kullandığı o keskin bıçakla bölüyordu. çünkü simitler çok nizamiydi ve bu işte kesinlikle bir ustanın parmağı olmalıydı. gerçek çok geçmeden çıktı ortaya. ali abi simitleri bıçağıyla değil, bir önceki teneffüs sınıfın sobasına attığı odunlar için kullandığı elleriyle bölüyordu. yani onun ne bıçağı vardı, ne de onu kullanmak için bir tahtası. tek gerçek usta işi elleriydi. kesinlikle kusursuz işler çıkartıyorlardı.
bütün bu anıları kolaçan ederken beyninde, zihni yine o mavi emaye tencereye kaydı. sanki peşini hiç bırakmayan bi' lanetmiş gibi ensesinden ayrılmıyordu. galiba doğduğu günden beri bir amerikan korku filminin içindeydi ve film nevada'da geçiyordu. ortam hep sıcaktı. benzin istasyonundan deposunu dolduran herkes elinde iki bira ve iki üç paket cips ile çıkıyordu. arabada rehin tuttuğu kadına; "sana bi' şeyler aldım" deyip  uzattığı cipsleri yine kendi kafasında buluyordu. peşinden gelen okkalı osmanlı tokadı kadının suratında patlarken, böyle bir olayda osmanlı tokadının ne işinin olduğunu düşündü. beyni kendisine çok büyük oyunlar oynuyordu..

aslında o günü yaşamasına sebep olan olay unuttuğu kaşkolunu alıp almaması arasında yaşadığı tereddüttü. belki bunu yaşamasa ne yolda gördüğü kadın annesinin süt aldığı ayla abla'yı, ne de o teyze vasıtsıyle mavi emaye tencereyi çağrıştıracaktı. okula vardığında ali abi çoktan o küçük penceresini kapatmış, öğretmenler odasından yürüttüğü sandalyesine oturmuş bu günkü hasılatını hesaplıyordu. camı bir kere tıklattı. ali abi hiç beklemediğinden olsa gerek ani bir irkilmeyle elindeki bozuk paralardan bir kısmını yere düşürdü. bunları çarşıdaki osman bakkaliyesi'ne götürüp bütünlettiriyor, tam karşılığını aldığı kağıt paralarla kendini daha zengin hissediyordu. oysa ki bütün madeni paraların tutarı, eline geçen kağıt paralarla aynıydı..
osman bakkal, küçücük kasabada şehirden getirdiği ve üzeri yorgan ipiyle dikilmiş çuvallarda sattığı yeşil sabunlarıyla ünlüydü. bütün kasaba bunların kepeğe iyi geldiği düşünüyordu. oysa ki gerçek, kasabada kimsenin kepek sorununun olmadığıydı. bütün herkes bu durumu yeşil sabunlara bağlıyor, bu sayede osman amca haddinden fazla yeşil sabun satıyordu. bu sabunun bir diğer özelliği de ilk kullanılan anda kafanızda bir mermer parçası gezdiriyormuş hissi vermesiydi. köpürmüyordu! köpürmeyi bırakın, biraz erimesi neredeyse ilk banyonun sonlarını buluyordu. mesela ben; eğer o sabunla ilk kez yıkanacaksam annemden önce banyoya giriyor, o gelene kadar sabunu banyo kazanından zar zor gelen sıcak suyun altına tutuyordum. suyun altına tutuyordum derken musluktan akan değil elbet. babannemin hacdan getirdiği bakır tastan akan suyun altına. eğer bunu yaparken anneme yakalanırsam o günkü sırt keseleme merasimi bir işkenceye dönüşüyor, o sırada verilen mini ekonomi dersleriyle de kulaklarımın pası siliniyordu. çünkü annemin sesi banyoda müzeyyen senarvari bir havaya bürünüyor, ortam birden foça'daki bir balıkçıya dönüyordu. beynimin içinde kadehler tokuşuyor, haydarinin hafif sulu olması canımı sıkıyordu..
 - ne var lan!

şeklinde bir haykırışla kendinden bekleneni yapan ali abi, kafasını o küçücük kare pencereden  uzatıp geçen ay yaptırdığı altın dişiyle hesap sormaya başlıyordu. cevap vermek için ağzından çıkan son tükürüğü bekleyip derdini ifşa etti;

-- şey ali abi.. atkımı sıranın altında unutmuşum da.

- iyi bok yemişin!


yine başını fütursuzca salladı. geçen sefer dahi bir işe yaramadığını bildiği halde bunu tekrar denemesi, baştan beri yaşadığı talihsizliklere sanki bir gönderme gibiydi. annesinin her bayram yaptığı tatlıları kilere sakladığını bilip de bilmemezlikten gelişi, divan edebiyatı şairlerini bile kıskandıracak tecahül-i arif sanatlarıyla doluydu. işin garip yanı ise; son bayramda tatlı şerbetsiz olduğu için bütün bu sanatlar boşa gitmiş, şiirin bütünlüğü içinde yok olan yine dünyevi zevklere olmuştu. 

asya'nın ufuklarında doğan güneşin sadeliğine şahit olmak

.

uzun zaman olmuş..

eskilerden konuşmaya başladığım andan itibaren neyin yeni, neyin eski olduğunu anlayamaz oldum. tabi bu sürecin doğal reaksiyonlar göstermesi konusunda bilimsel çalışmalarım yok lakin; anlatmaya çalıştığım şeylerin aşık olduğum kadına karşı betimlemesi, dünyadaki en büyük sorunum halini alıyor. çözemediğimden ya da aklımın almadığından değil, ben sadece katlanan bir kağıdın sallanan bir masanın kısa olan ayağının altında ezilmesinden zevk almıyorum. küçük detaylar arasında boğulurken, o kağıt parçasında ne yazdığını bilme gayretim, her şeyin önüne geçiyor. kendimi senden alamıyorum..

ekseni kaymış dünyaların insanlarıyız hepimiz. neyin doğru olduğunu sorgulayacak zamanımız filan yok! iliklemeye en alttan başlarken anneannenizin ördüğü hırkanın düğmelerini, ona olan hasretimizi dahi hiç düşünmüyoruz. düstur edindiğimiz bütün doğruları hiçe sayıyoruz. misal ben, bu okuduğunuz şeyleri komşumun internetini ondan izinsiz kullanarak yazıyorum. düşünün işte o kadar kötü durumdayız. tarih bizi affetmeyecek sanırım.
ufkumuzu açmak için hayal kurmak da neyin nesi! bunun, dibinde az kalmış reçel kavanozunu bir çay tabağına kapatıp yavaş yavaş akmasını izlemekten farkı yok. izdihamlar içinde kaybolmaya çalışmak ya da. bir nevi uhrevi huzurlarda bir çeşme havası. şairin de dediği gibi; her tarafından ziya akan.. 
seferi olmak adına yaptığım yolculuklarım oldu tabi, olmadı diyemem. en azından bir amaca hizmet ettikleri konusunda hemfikiriz (seninle tabi). hal böyle olunca bunları anlatma içgüdüm daha da bir depreşiyor. kazanan kim oluyor onu bilmiyorum ama; bunu idrak edebilme ihtimalime bayılıyorum..


singapur > tayvan uçuşunda çektim bu fotoğrafı. düşünün işte, bulutların üzerinde iken bile size o küçücük camdan bakma fırsatı bile vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. belki de özgürlüğü en güzel hissedeceğiniz anda bile. koltuğunuz koridor tarafında olsa bile bunu yapıyorlar size. mahkum ediyorlar önünüzdeki ekrana. ayağa kalkıp yürüdüğünüzde bile, önünüze mahremiyetin anatomisini seriyorlar. çırılçıplak hem de. en olası sevişmelerden bile zevk almıyorsunuz, kendinize utanarak baktığınız. bulutların üzerindesiniz ulan! daha ne olsun.. özgürlükse dibine kadar..

geçen aydı sanırım, tarihini de tam hatırlamıyorum. tayvan ve singapur'a gitme fırsatım oldu. asya kıtasına ilk gidişimdi. merakın yanında daha başka şeyler de aradım ama yoktu. ben ilelebet sürgüne gönderilmiş bir ülkenin kralını oynuyordum ama bütün salon bomboştu.

perdeler üzerine kapanmasın, siz de nasiplenin diye fotoğraflar çekmeye çalıştım. tabi beklenen ya da umulan cinsten olmadıkları kesin. yine de anlatacak şeyler çıkartmak konusunda yaptığım ihtisasımın bitirme tezi olarak görülebilir. orası sizin takdiriniz olsun. her zaman ki gibi. malum rüyalarımız her zaman aynı olmayacak..


itiraf etmem gerekirse neyi anlatmam gerektiğini inanın ben de bilmiyorum. bu tıpkı elini attığın her bisküvinin kırık olması gibi. alakasızlıkların sınırları kısaca..

siz boşverin de benim tayvan'da singapur'da ne yaptığımı da ben size daha başka şeylerden bahsedeyim. aralarda da fotoğraflar filan olsun işte, tıpkı eskisi gibi. nasıl olsa bir gün tayvan'a ya da singapur'a gidecek olursanız ulaşırsınız bana. yapmadığım şey değil, elimden geldiğince yardımcı olurum. öyle yapalım biz öyle. en iyisi bu..

ne diyordum..

hah! fazla zamanımız yok. kendimden örnek veriyim mesela. daha gitmediğim ülkelerin sayısı, gittiklerimden fazla. ne için çabaladığımı filan zannediyorum ki. hesap ortada işte, cepten yiyoruz. her dakika, her saniye hatta. durumun vahametini ortaya koymak için daha bir sürü şey dökerdim de ortaya, sonra toplaması da bana kalıyor diye korkuyorum. hayır üşendiğimden filan değil, arda kalanlar yüzünden bütün endişem. fezaya yükselmek adına sırça köşklerimden oluyorum..
hanginizden başlamam lazım mesela? sarı ışıkta oturmayı tercih ediyor diye bir kadına aşık olanlarınızdan mı? ilk sen söyledin diye güzelmiş gibi gelen bütün nihavent şarkıları, bir de hüzzam makamında duymayı tercih ettim diyen benden mi yoksa. bütün büyük filozofların ortak kanısıdır birazdan okuyacağınız cümle. işte sırf bu yüzdendir benim de bütün suçu büyük filozoflara atışım. "iffetini beş paralık etmiş bütün kötülüklerin anasıdır sanat. sırf siz bir şeyleri beğenin diye renkleri, sesleri, hatta bir çamuru bile güzelmiş gibi gösteren.." 
davranışsal kaygılar aslında. hani bir sonu ya da başı olmayan, olsa da adı konulmamış devasa küçüklükler. her biri bir öncekinden daha saf, bir sonrakine daha kirli geçen. destesi bozulmuş bir kumar kağıdı gibi, yerini başka şeylerle doldurulmaya çalışılmış, başarılması an meselesi. özgüven sahibi insanların yapacağı şey değil, sırf ayağı sığmıyor diye masasındaki sürgülü klavyeliği yerinden çıkarmak.
bulamadığım çözümlerin en güzeliydin halbu ki sen, sağlaman sonucundan güzel..

ahşap bir spatula ile dünyayı kurtarma çabaları

.
serçelerin göç etme mevsiminden sanırım bir hafta önceydi. hiç olmayan bazı hikayeler yazalı, sonrasında bu yazdığım hikayeleri bastırmak için yayıncı arayışımın sanırım 7.yıl dönümüydü. evet! yine bulamamıştım. beni bu yoldan alıkoymaya çalışan bütün sürrealist ressamların -ki bunların başında dali geliyordu- hepsi; yaptıkları tabloların olması gerekenden daha kötü olduğunun farkındaydı. ve yine evet! hiç bir şey yapamıyordum..


arkadaşım uldvih, seri sonu mağazaların hengamesinden olsa gerek kılını dahi kıpırdatmıyordu. son zamanlarda yaşadığı o irlegüler sancıları bana yansıtmamak için çabaladığının farkındaydım lakin; bu onu yine de masum yapmazdı! yapamazdı. hal böyle olunca ona asıl gerçeği söyleme vaktinin geldiği hissine kapıldım. zaman zaman bazı hislere kapıldığım olmuyor değildi. mesela en son bir hisse kapılalı aşağı yukarı 13 yıl olmuştu. bu da sanırım dertsiz masa örtülerini çekmeceden çıkartıp gelecek misafirleri için hazırlık yapan annemin, çatal-kaşık yetmeyince beni karşı komşumuz şengül yengeye gönderdiği güne tekabül ediyordu. bu şaşılacak bir şeydi. daha doğrusu böyle bir şey hiç başımıza gelmemişti. çünkü babam bir züccaciyeciydi ve züccaciye dükkanına fil girmesi uğursuzluk getirirdi. bazı güçlere karşı koyma yeteneğim vardı benim, mesela haşlanmış patateslerin kabuklarını soyarken ellerim çok az yanardı. aynı yeteneğimin haşlanmış yumurtalarda da keşfettiğimde ise, babamın ilk çin imparatorlarından Qin Shi Huang'ın hazinesinden zorla kaçırdığı tamamen el işi vazoyu kutusundan çıkartırken kırmamla anlamıştım. işte asıl felaket şimdi başlıyordu. çünkü çin vazolarının trabzon telkarilerine karşı önlenemez yükselişi, aynı dönemde ortaya çıkan seyr-ü seferlerdeki tıklıkla açıklanmaya çalışılmış; fakat başarılı olamamıştı. kim di bunu sorumlusu? neydi uldvih ile beni birbirimize düşüren..

genelde dut silkelemek için çağrılan çocuktum ben mesela. anahtarı içeride unuttukları için açık tuvalet pencerelerinden girip kapıyı içten açan. bu yüzden gezegenimizdeki bütün evlerin tuvaletlerine aşinaydım. ne kadar da büyük bir onur değil mi? size şöyle söyleyebilirim; mahalle de visam lord sifon kullanan aile sayısı, penceresinden girip kapısını açtığım ev sayısından azdı. hatta bunu yaparken daracık pencerelerden girip alaturka tuvalete bodozlama atlıyor, tuvaletten çıkarken de ayakkabımı çıkartmam için defalarca tembihleniyordum. halbu ki ben dünyayı kurtarıyordum ve bütün gelecek planlarımı sırf bu yüzden ertelemek zorunda kalmıştım. kısaca tuvalet zeminine ayakkabı ile bastım diye salona geçememiş, oradan antreye ulaşamamış ve nihayetinde amacıma ulaşamamıştım. ayakkabılarım elimde etrafa afedersiniz ama mal mal baka baka kapıları açıyordum. hem de defalarca..

şimdi böyle durumlarda benim gibi süper kahramanlar biraz tedirgin olur. çünkü kapısını açmak için tuvalet penceresinden içeri girdiğiniz evin dış kapısına ulaşana kadar harcadığınız süre,  size bu kutsal(!) görevi veren mahalle sakinini tedirgin edebilir. normalde 20-25 saniye de almanız yolu 40 saniyeye gittiğinizi varsayalım. ev sahibi teyzemiz acaba evin orasını burasını mı kurcalıyor gibilerinden bazı ifrit duygulara kapılır. bu da bir süper kahraman için iyi bir şey değildir. hem de hiç iyi bir şey değildir. sırf bu yüzden bütün mahalle -bunu tekrar belirtmekte fayda görüyorum- kapıda kaldıkları her an beni çağırıyordu. unutmadan söylemek isterim ki bu ben de bir özgüven patlaması yaratmadı. aksine görevimi yapmanın verdiği huzur içinde diğer tuvalet penceresine doğru gidiyordum.




"tok olduğumuzda yaftalar yiyoruz" diyorsanız; peki o zaman, umursamaz tavrımın hastası olunuz..

.

"zamanlama" hakkında yapılan sohbetlerin birinden çıktım az önce. kendisine sorulan soruları içtenlikle yanıtlayan zaman; aslında bu kadar da büyütülecek bir şey olmadığını, ileride daha da güzel olacağına inandığımız her şeyin normalde de olabileceğine dair elinde bazı kanıtlar olduğunu söyledi. 

"- bunları açıklamanın zamanı gelmedi mi?" 

..diye sorduğumda ise; "zamana zamanla alakalı sorular mı soruyorsun" diye mantıklı bir cevap verdi. kendine göre mantıklıydı evet; ancak ben hala elindeki kanıtları merak ediyorum. yapmamalı mıyım?


tükenmez kalemlerin yazmadığında ne kadar da gıcık şeyler olduklarını anlatmaya başlasam ne kadar sürer acaba? gerek var mı? yok mu? peki..


evimin penceresinden baktığımda gördüğüm manzara bu. kimisi için güzel gelebilir, lafım olmaz. kimisi içinse merak unsurudur eminim, neresidir burası diye tahayyül ettiren. benim için ne olduğuna dair destanlar yazabilirim aslında. kısa ve öz anlatmam gerekir diye kendime telkinlerde bulundum şimdi de. 

cevap; yeni zelanda'ya gitmeden önce yaşamak zorunda kaldığım evin penceresinden gördüğüm manzara.



"merhaba ben bâde, bu da benim sesim.."

.


ilk olarak şunu söylemem lazım. uzun zamandır, yazdığım yazıların neye niyet ettiğini merak ediyorum. kendileri ile çeşitli sohbet ortamlarında, çeşitli dost meclislerinde meşk ediyor; bazı zamanlar gurûba karşı bu son bahçelerde keyfimizce mehtaba çıkıyoruz. eğreti duran ne varsa hayatlarımızda düzeltmeye çalışıyor, iştirakımızdan mütevellit duyduğumuz bu heyecanı, içinde bulunduğumuz ahvâlimizden soruyoruz. dem vuruyoruz kısacası; hayattan dem vuruyoruz..


mesela içlerinden birinin tek hayali; trt'de kadrolu bendirci olmak. düşünün o kadar saf, o kadar tekdüze hayalleri var. sıradanlıktan filan değil ha! sadece içlerinden geldiği gibi yaşayıp, içlerinden geldiği gibi konuşmalarından bu. çay söylediler sonra her birimize, tavşan kanı. aslında bu terimi kullanıp çayları söyleyen genç delikanlı, hayatında hiç tavşan kanı görmediğden olsa gerek; ulu orta kullanmıştı bu terimi. sonrasında, sohbet meclisinden, yaşını başını almış, tecrübesi burnunun ucuna kadar inmiş gözlüğünden belli olan biri kısık bir sesle sordu; 

sen hiç tavşan kanı bildin mi?

..bilmemiş garibim nereden bilsin. hiç ölü tavşan görmemiş ki. görmez de inşallah..

neyse biz hikayemize dönelim. bir diğeri mesela; onunda tek hayali yaptığı kara kalem çizimleri ulus'ta ki sergiye götürmek. biriktirdiği üç-beş kuruşu onlara verip; "abi şunları bi' kaç gün şurda assak da gelen giden baksa olur mu?" diyebilmek.

yapar ama o. ciddiyim! çocukta ışık var. ben gördüm yaa. hem temiz yüzlü, ak pak bi' şey. azıcıkta ağzı laf yapsa, vallahi de billahi de koskoca sergi açar darülbedai'de. hem tanıdığı varmış sanırım fünûn'dan. o elinden tutacak diyolla. hadi hayırlısı bakalım..



serkisof memed ağa..




1614 km'de barcelona, valencia, madrid, roma {bölüm ve sahne 5 \ extra}



başlarken bir de extra bölümümüz olacak demiştim hatırlarsınız belki :] aslında çok düşündüm ama sanırım yapmasam bir sürü şey eksik kalırdı.. işte bende kalmaması için yazıverdim efendim. baştan söyliyim; "kimse bana bunun suç olduğunu söylemesin, göz hakkı denen bişey var kardeşim bu dünyada!"

bölüm 1 {planlama}


efendim bu aşamada araç sürerken kendimi(z)i oyalayacak, böyle ne biliyim atıştıracak bir şeylerin olmasının hepimiz [ben, mcd, sem] için faydalı olacağını düşündük. bu yüzden de konuyu daha derinlemesine incelemek için çeşitli planlar yaptık! sade ve öz planlardı ama bunun kimse bu şekilde olacağını tahmin etmemişti. 

valencia'dan madrid'e giderken alışılmamış bir şey dikkatimi çekti. konuyu netleştirmek ve kendime yandaş bulabilmek için o an [genelde sürekli] uyuyan iki kişiye başvurdum. kendileri de bana hak verdi. konu mu? haa pardon; efedim konu yol boyunca sağlı ve sollu hiç bitmeden devam eden portakal ve mandalina bahçeleri idi. onlarda bana onay verdi. bunun bir göz hakkı olmalıydı! oldu da..

bölüm 2 {artık dayanacak gücümüz kalmamıştı}


evet kalmamıştı. valencia -> madrid yolunun kaçıncı km'idik hatırlamıyorum çektim kenara ve bu mandalina bahçesine doğru koşmaya başladım :\ kolay olmadı tabi etrafı metal bir çit ile çevriliydi. sahibi var mı yok mu hiç düşünmedim şahsen! umurumda da değildi hatta. eğer yakalanırsam dicektim  "al abi parası ne kadarsa" (yerse tabi!)


telaş!!! hemde haddindan fazla. yarabbim nasıl bir koku.. ben hayatımda bir bahçenin bu kadar güzel koktuğunu görmedim. nasıl bir mandalina kokusu, nasıl bir cezbediştir inanamazsınız :] itiraf ediyorum zamanım olsa oturur biraz daha koklardım yeminlen. yoktu tabi ki.. dedim ya telaş. ulan diyorum bizim orada olsa adama "yapma be dayı, iki mandalin için yapılcak iş mi?" dersin ama elin ispanyoluna nasıl anlatıcan derdini?!? tamam telaş var ama benim gözüm doymuyor ki kardeşim. koku o kadar güzel ki kendime hakim olamıyorum :] aldıkça alasım geliyor.{çaldıkça demiyorum farkındaysanız!} deim yeter artık bu kadar topukla..

bölüm 3 {yeter lan artık kaç kaç}


bu fotoğrafı koyup koymamak için çok düşündüm aslında. sonradan utanır mıyım dedim ama nerde bende o yüz :] yaa bi dakka ya! neden utanıcam ki? ben kalkmış taa türkiye'den gelmişim, iki mandalina {tamam 16 da olabilir} aldık diye idam edilecek değiliz ya? onlar gelse buraya bahçeden mandalina aldı diye kızacak mıyız adamlara? tabi ki hayır. eğer sahibi orada olsa isticektim izin ama yoktu napıyım?! 


ya bir de ne biçim çit yapmışlar telden!  zor tımandım valla. sanki gece gelip bütün hasadı toplucaz :] aldığımız bi kucak mandalina. neyse ben topukladım olay mahallinden. arkama bakma fırsatım olmadı, olsa bakardım :] çitten atlarken ganimeti çimlere atıp atladıktan sonra geri toplayacaktım. sonrasında aklıma cebime doldurup atlamak geldi ama başarılı olamadım :] 


neyse atladıktan sonra bütün ganimeti tekrar toplayıp arabaya doğru yürüdüm! tamam tamam koştum :] valla itiraf ediyorum sahibinden izin alıp yeseydik o mandalinaları bu kadar zevkli olmazdı. tamam belki yaptığım yanlış ama dedim ya "göz hakkı" denen bişi var bu dünyada. hem masumduk yaa, valla masumduk. en azından ben öyleydim :]

unutmadan bu fotoğrafları çeken sem'e dicek lafım yok! adama binbir zorlukla dalından mandalina topluyoruz adam bizi kayda alıyor. hiç utanma arlanma kalmamış bu adamlarda hiç!! :]

dakikalar sonra gelen edit: gururluyum çocuklarım için çaldım! :]

katilini arayan maktül


"tek bir oyun, sonra kalkıp gidersin. sen her zaman risk almayı seversin! ben inerken en dibe ağır ağır, sen ilk gördüğüm günden bile güzelsin.." I>

öyle fazla etkilemez insanları yapılan her parça. kimisi sadece müziği için dinlenir, kimisi sadece sözü için. kimisi de vardır ki..

işte burada başlar asıl mesele. öyle anlar yaşanmışlıkları vardır ki hayatta harici dışında kalanları bir köşeye bırakmış insanlarla doludur. hep bir acının tahayyülü varsa bu hayatta, her zamanda ince bir sızısı vardır. hiç yokmuş gibi davranan her insan katildir! bunu inkar edense maktül.. itiraf etmeye çalışan katildir! iltifat eden maktül.. geri dönen her insan katildir! geri dönüpte bulamadığı her insan maktül.. zora koşan katildir! başaramayan ise maktül..

sormak lazım şimdi yoldan çevrilen herhangi birine katil kim diye? cevap almaksızın, ima etmeksizin hemde..
cevap bulmak için filan da değil, sadece inkara meylimiz olmasın diye..


sürekli aynı kupayı kullanmak


bir takıntıdan öte sanırım bir alışkanlık. yok yok ileri düzeyde saplantı! nedense evde hep bir sürü bardak, bir sürü kupa olsa bile hep aynı kupayı kullanma isteği vardır bünyede. normalde başka bardak olsa günlerce duracak bulaşıkta eğer o kupa varsa hemen kollar sıvanır ve o kupa yıkanır. -tabi diğer bulaşığa el sürülmez- sanırım bu ona alışmış olmakla alakalı?!? alırken aslında yoktur bu. ya üzerindeki desenden ya da şeklinden alınmıştır ilk başta. daha sonraları bir alışmışlık olur bardakla aranızda. belki de duygusal bişeyler ne biliyim.. ta ki bulaşık yıkamayı sanat haline getirmiş ev arkadaşı o güzelim kupayı kırana kadar! kızmadım tabiki, hüzünlendim sadece..

edit: evet benimde kupa koleksiyonum var! gelmeyin üstüme..

insan kaynaklarından aylin hanım ile görüşmek


kendisinin bir de saçma sapan tavırları vardır. "siz geçin görüşme odasına geliyor kendisi" gibilerinden! zannedersin reys-i cumhur gelecek.. gelir 15-20 dakika sonra topuklu ayakkabısı ve elinde bir ajanda ve dosyayla. oturmadan sorar; "bişey içer misiniz?" ulan sanki "evet içerim, şalgam ver" desem verecek. yahu iş görüşmesine gelmiş, kaderi senin elinde olan bir insan senden içecek bişey ister mi hiç? mantıklı düşün azıcık..!
başlar konuşmaya.. ilk sorusu hep; "neden biz?" olurdur.. nasıl bir soru bu hacım ya. ulan bin tane vardı da ben seni seçmedim ki. ben başvurdum işsiz olduğum için sen aralarından beni seçtin. asıl sen söyle neden ben?.. ama işte sorulmaz, el kol bağlı tabi..
sorulan sorular, tecrübeler filan hepsi bittikten sonra yavşak bi gülümseme ile sorar;
- benim soracaklarım bu kadar, var mı sizin soracağınız bişey? 
yoktur tabiki.. kaderiniz o ajandanın içindeki kariyer netten alınmış çıktının içindedir. ve işin kötü yani olay bu ablamızda biter..

foto için edit:  yazık lan çocuklara..

yeni yıkanan kotun uzun süre kurumaması

bence yüzyılın sorunlarından biri bu. günler önce yıkanmış, itinayla kurutma askısına asılmış kot pantolon nedense kurumaz. camlar açılır, sobanın yanına konur ama nafile.. genellikle bel kısmında ve cep bölgelerinde olur bu.. içindeki kumaş parçası genellikle ıslaktır ve giyince tene değdiğinden üşüntü gelir bünyeye..
yattığım yerden yetkililere sesleniyorum; bi el atın şu işe..

dıt dıt edit: şimdi baktım haala kurumamış. oha lan!

kırmızının asıl hikayesi


kırmızının tonları konusunda çeşitli araştırmalar yapılıyor bilimadamaları tarafından. hangisinin daha canlı hangisinin asıl kırmızı olduğuna dair..

şimdi bunların hepsini bir kenara bırakıp asıl olanın insan olduğu hiç ama hiç el değmemiş bir asilliğin metabolizmasına beraber bakalım. efendim, malumunuz heraklitostan beri insanoğlu savaşır. kimi kazanmak için savaşır, kimi mecbur olduğundan dem vurur. ama eninde sonunda dökülen kandır! rengi ise malum.. mantığını aradığım için değil sadece merakımdan ötürü yazıyorum bunları.  bakıldığında hiç bir vakit kan dökülmeden elde edilmemiş üzerine bastığımız toprak, aslında hep kazanan da o olmuş. biten savaşın sonunda  o içmiş hep akan kanı, o çekmiş içine... şimdi bir kez daha düşünmek lazım zannımca nerede bunun kazananı?? hangisi galip bu savaşta??


tekrar geri dönelim asıl kırmızının hadd-ı zatına. bakalım hangisinin asıl kırmızı, hangisi gerçek kanın testlerde çıkan sonucu...

zamanın behrine adamın biri camiden içeri girmiş. geçmesine az bir süre kalmış namazını kılmak için geçmiş caminin bir köşesine almış tekbiri.. namaz vakit olmadığından camii boş, kimsecikler yok. adam tekribi aldıktan sonra kılmış akşam namazının farzını kısacık bir sürede. toplasan üç rekat, işide acele neredeyse bir dakika bile sürmemiş namaz. adam selamını vermiş kalkmış giderken yanı başında kur'an okuyan yaşlı amca seslenmiş bizimkine;

- sen ne yaptın az önce?
+ namaz kıldım amca, allah kabul ederse..
- cahil cahil konuşma! öyle namaz mı olur yatıp kalktın alelacele.. kıllınmaz öyle namaz otur adam gibi tekrar kıl!..

bizimki artık yaşlı adama saygısında mıdır nedir bilinmez tekrar dönmüş kıbleye almış tekbiri, durmuş namaza.. bu sefer sakin, yavaş bir halde kılmış namazını. ilk kıldığının neredeyse üç katı sürede..

vermiş selamı, etmiş duayı kalkıp giderken bizim yaşlı amca sormuş tekrardan;

- allah kabul etsin delikanlı.. söyle bakalım hangisinden daha çok zevk aldın kıldığın namazların, ilkinden mi yoksa ikincisinden mi?

bizimki kendinden emin tok bir sesle; "tabiki ilkinden" demiş..

yaşlı amca kızgın bir sesle, hafiften de bağırarak; "dalga mı geçersin bire deyyus! öyle hızlı namaz mı olur. birde ısrar edersin yanlışında!" demiş..

bizimki kendinden daha da emin sakin bir ses tonuyla; "ey amcacım, ilk kıldığım namazı allah rızası için kıldım, ikincisini ise senin için. işte bu yüzden daha güzeldi.." demiş..

asıl kırmızının hangisi olduğuna gelince; eğer varsa içinde rengini verdiği kandan bir damla bile, asıl kırmızı o değildir.! gerisini inanın ki bilmem...

patates püresinin azlığından nerelere

kimisi için bir gereksinim sanırım, kimisi içinse olmasa da olur listesinde! aşık olmaktan bahsediyorum. merak ediyorum düpedüz, sırılsıklam merak ediyorum hemde?!?

ama bundan daha çok merak ettiğim; sürekli gördüğünüz birine mi, yoksa hayatınız da daha önce hiç görmediğiniz birine mi kolaydır aşık olmak?

şimdi düşünün. sürekli gözünüzün önünde olan, neye ne tepki vereceğini bildiğiniz, makarnanın yanına ketçap mı, yoksa mayonez mi ister ya da sade mi sever onu bile bildiğiniz birine aşık olmak???  tek taraflı da olabilir ha, illa onunda sizi sevecek diye bir zorunluluğu yok!

şimdi gelelim diğerine; yani hayatınız da hiç görmediğiniz, adını bırakın hangi ülkenin vatandaşı olduğunu bile bilmediğiniz birine mi aşık olmak daha kolay??? tamam belki nereden biliyim diyebilirsiniz; ama bunu yaşayan yahut bir kere bile olsun deneyen olmuştur hayatında. belki de her birimiz bir kere olsun bunu yaptık. kimisi suçlu hissetti kendini, kimisi gurur duydu yaptığıyla... bakın ben size bir şey söyliyim mi; eğer içinizde dolanan bir kurt varsa yarın ortadan iki ye herşeyi, çıksınlar dışarı. bekletmenin, kurusun diye tepsiye sermenin bir manası yok! hem kim fayda görmüş ki bundan? kim ohh iyi ki beklemişim demiş ki? geçin bunları geçin, içiniz ferahlasın delikli olips yiyip üzerine soğuk su içince.!

  belki ortada kestim konuyu belki "ee sordun cevabını almadan gittin" diasporaları verilebilir arkamdan, ya da bir güzel sövülebilir bana; amma velakin yoktur gayrı bunun bir cevabı?  eğer var sa ve biliyorsanız söyleyin, söyleyin de biz de bilelim. mecbur edit: dağıttığım evrakları ve hesapları toplayan sayın hanımefendiye yemek sözlümü unutmadığımı buradan 70 milyonun önünde beyan ederim..zıkkım edit:  önümdeki dana rostaya patates püresini az koyan yüzsüz aşçıya yapacaklarımın daha bitmediğini söylemeden edemicem. ayıptır be! kocaman rostaya bi kaşık püre yeter mi?                                    kasmış edit: ayrıca ben vejeteryanım!

sabahlayınca gelen baş ağrısı ve yaş işler


uzun süre uyumadığımda ya da uyumam gereken geceleri uyanık kalıp sabahladığımda yaşadığım o baş ağrısı..

dişçi koltuğunda geçirilmiş uzun saatlere eş değer sanırım (geçirdiğimden değil haa)
aklım fikrim gidiyor, mantıklı düşünme ortalamam azalıyor; göz bebeklerimin içi yanıyor. hele o göz altı torbalarımın şimesi yok mu !?!..

artık bunlara alışmam gerektiği fikrine kapılıyorum. geceleri salık verilmiş her türlü rivayete yoksunluk belirtisi gösteriyorum. bu yoksunluğu da kendimde görmeye başlarsam işte o zaman işim yaş!

bu arada yeni bir sebeb-i telif yazma vakti gelmişte geçiyor. çok önemli şeyler yaşadığımdan değil, sadece böyle olması lazım'''

karın doyuran edit: balla-petekli, karpuzlu-reçelli, ıspanaklı-börekli elleri dopdolu gelen bankacıya en derin sevgilerimle. numaratöründe numaran az, verdiğin krediler sağlam olsun innnşallahhh :)

masa altına sümük yapıştırma gibi bişey


gece vakit (saat: 01:31) nereden geldi bu yazacakalarım aklıma bilmiyorum. o yüzden dikkat etmek lazım söylediklerime, fazla cekmemek lazım fişini. malum bozulur makine !?!

kimi insan eline aldığı kalemle çizer hayatını, kimi bekler kendi çizilsin diye. bir emek harcamıyor değildir tabiki, eğer onu yapmıyorsa şuan bunu okuyanlar lafım size değil. olmaması da lazım hatta. ne gerek var bunlara sizin için, siz dolapta duran soğuk suyu için. eğer doldurduysam tabi..!

onu diyorum işte. eğer bazı hayalleriniz varsa; bunların başında bir devinime peydah olmak, "öyle an gelir ki bunların hepsi bir anda düzelir", "hepsi hiç olmadık zamanda bir anda gerçekleşir" dediğiniz durumlar var ise anahtarınızı alıp yukarı çıkın odanız hazır???

çok ciddiyim ben, ben o kadar ciddiyim ki hemde sizlerin hayallerinizde görmediklerinizi, göremiceklerinizi size söylerim. heee şımarığım. kendimi beğenmişim hatta. bırakın allahınızı severseniz yaa. kendi yolunuzu çizmiş, herşeyiniz güzel gideken ben senin yolunu da çizicem, gel bakalım buraya tripleri bozar bizi. sizi de bozar ama; neyse...

dediğim gibi koçlar, siz biraz sirkelenin bakalım, biz şöyle yerimize geçelim. geçelim ki dağılmasın saçlar, saçaklar !?!

uzun bar koltuğundan gelen edit: eğer saat gece 02.00 olmuşsa hiç durmayın yatın. tiksiniyorum sizden..!

kornişe yanlış takılmış tülden daha salak olan erkekler


türk erkeği garip kardeşim. bünyesinde barındırdığı maço erkek hayvanını bir türlü içinden çıkaramamış, bir öğünde onun için yemektedir her gün. gittikçe büyüyen bu hayvan bir yandan da dışarı çıkacağı günü iple çekmektedir...

nerden geldik buraya?

hemen anlatıyım efendim, elif şafak kişisinin kitabı aşk ile bir anıdan kaynaklarınır bu anlatacaklarım. bilindiği gibi kitabın kapağı uzun bir süre pembe renkte çıktı. belki de bu yüzden bu kadar fazla sattı, genelliklede bayanlar arasında. erkelerde okudu tabiki; ama nedense dışarıda değil, otobüste değil, parkta dahi değil!!!

sonradan baktı yayıncı kuruluş olmayacak böyle siyah kapaklısını çıkarıverdi. (bkz: çıkarıvermek) ee tabi erkek canlılarımız pembe renge karşı bakış açısını ibnelikle bütünleştirdiğinden hep bir açıklık kalır iki kapı arasında, oradan da rüzgar eser işte, ceyran, kabız yapar...

alışık değiliz efendim biz otobüste kitap okuyan insana. hele de erkek ise. horul horul uyusun bizim erkeğimiz, saçının yağıda cama sürülsün, aksın aşağıya doğru...

neyse bu ahvale uyan ama yinede elinde bir kitap olan adam oturuverdi yanıma otobüste. baktım ne okuyor diye ama kapağını göremedim. biraz dikkat ettim neymiş bu kitap diye. bir de göreverdim ki kitabın kapağında gazete kağıdı kaplı. ulan dedim noluyoruz yasaklı bir eser mi bu? sonra amcamızın sayfaları değiştirme hızının yavaşlığından sayfanın üst kısmındaki yazıyı okudum. elif şafak / aşk!!!

meğersem amcamız kitabın kapağı pembe olduğundan ve bunun göstermekten korktuğundan gazete kağıdı ile kaplamış. durdum, düşündüm dedim sanırım biz hakikaten akıllanmaz bir milletiz!!!
sanır ki idare etmekten hoşnut olunan bir ırkın sahibi, hooşştt ordan gavat. kimsin sen, kimsin ha!!!

parmaklara yeni sürülmüş ojeden gelen edit: gelmeyin bana sende erkesin neden yazdın bunları diye. dağılın lan..!

bilmesem yalan derim; ama biliyorum işte...


aklımdan sen geçiyodun desem ne dersin?

şahsi edit: mutlu olurum.

böyle buyurdu ev ahalisi


eda'yı northcamp'a götürüyorum abi, seni de istediğin yere...

nasıl insanlarsınız siz yaa, bir tatlı alıp gelmediniz. abi bildik sizi..
kaç gündür dolapta boş şey tabağı var, biriniz de çıkarıp şeyapmadınız..
yalan dolan bir kaç resim kaldı. aşk seni bulabilir de..
kabak tadı verdi bu sertap. kabağın bile bir haysiyeti var..
annem belki yarın iskenderun'a gidecek..
az daha sodaları 110 santimetrekarede patlatıyorduk yani..

sancılı süreçlerden geçerken kadın,
acısını adam çekmeye başladı.
pazardan aldığı patatesleri kadın,
erkeğin sırtında haşladı!

mermer desenli hayaller


peki nerede renkler dedi kadın,
bilmediği bir soru sormuştu ilk kez erkeğe.


bugün baya iyiyim biliyor musun?

-kumandanın arkasındaki kapakta duran bant-

sütyen meselesi (savaş sosu ile)


kadınları yıldırım çarpma olasılığı erkeklerden % 76 daha fazla(ymış).
düşünüldüğünde kesinlikle mantıklı bir açıklaması vardır diyor insan, ki var (mış) zaten;
sütyenlerindeki metal parçaları...
"gel de sütyensiz dolaşma!" dedirten günlerden birindeyiz sanki...

kadın-erkek şavaşından sahnelerle bitirelim;

kabul edilmiş yenilgilerin tekrarı yaşanıyordu,
sıra beklenilen atm kuyruğunda.
kadın adamdan öc alıyordu sanki,
adamın verdiği kredi kartıyla..!


herşeyi bilen otobüsteki çocuk için gelen edit: seviyoruz seni..!

kedifelix'den gelen sağlam edit:  yok lan öle bişey, ahanda ispatı; ispat için tıkla bakalım
teşekkürler kedifelix..

içten sarılmak ve tramisu sohbetleri


...sonra tramisu ve soğuk olmayan bir su söyledi. öyle ki; bardak bile az geldi hayallerindeki özgürlüğe, geri gitti. çantası o kadar ağırdı ki taşımaktan omzu ağrımış, sürekli bunu mırıldanıp duruyordu. o kadar tatlı geldi ki o mırıldanma; ne gerek vardı diye düşünmeden edemedim o tramisuya..ya.

önce bıçakla tatlının üzerindeki kahvelerle oynadı, daha sonrada tatlının geleceğiyle. o kadar güzel oynadı ki; sanırım o bile tahmin edememişti bunu!

gelelim hikayenin devamına; bu hikayenin devamı yok! başıda yok aslında, sadece yapılabilecek en anlamlı şeyi yapıp gitti. aynı kurşuni renkler gibi sürülmek istenmeyen renklere bürüdü bütün dünyamı bu terk-i diyar ile. halbu ki sezen bile sürülmek istememişti..

şimdi bu hikayeye bir son bulmam lazım ya işte o söyledi sonunu; 


29.06.09 Kuzu'dan :)


beyaz zemindeki kırmızı ruj lekesinden gelen edit; 


"yok olmaz erken daha, biraz geç kalın ne olur, hiç hazır değilim henüz"