camdaki buğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
camdaki buğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

son bir defa daha sahneye çağrılacak ilk kişi



kimi anlarda denemekte fayda var diyorsanız, işte orada bir hata yapacaksınız demektir! nerden mi biliyorum? deniyorum çünkü..

neyi denediğim, neyi yanlış yaptığım konusunda hiç bir fikrim yok! tek bildiğim denediğim. hemde her seferinde.. her defasında.. olmayacaksa olmasın artıkların başrolundeyim. kendim yazıp kendim oynuyorum bütün oyunu. sahne perdesi hep benim üzerine kapanıyor, ben selamlıyorum bütün seyirciyi! alkışlar hep benim için..

sonuç?

düşünmedim ki. yaptığımdan o kadar mutluydum, o kadar sevindiriyordu ki beni sonucunu düşünmek bile istemedim. hala da öle.. ne gereği var ki diyorum, olmasa da olur artık bundan sonraların bütün repliklerini ezberlemiş gibiyim. çıksam sahneye hepsini oynarım. tek kelime unutmam hemde. hepsini bir çırpıda oynarım.. oynadım da! nerde, ne zaman bilmiyorum. ama oynadım!

yalan..

söyledim! kendim dahil bir kişiye daha söyledim. bütün bu oyunları oynayana yani.. utanıyor muyum? güldürmeyin allah aşkına, nerde bende o yüz! kimden utanacakmışım ki hem? kim beni ayıplıcakmış? kim kin kusacak suratıma o mu? 

o? 

biliyorum.. hala eskisi gibi bakıyorum ona. hep bir kere daha o olsa diyorum karşımdaki, hep ayakta alkışlanacak bu sefer ben olmayayım diyorum! nerde beni dinleyen ki.. üşüyorum bu arada. çok hemde, titriyorum lan hatta. gözlerimi kapatınca da ısınamıyorum. illa görmem lazım onu.. biri dürtse de açsam gözlerimi diyorum..

oyun biter..

perde kapanıyor yavaş yavaş, alkışlar eşliğinde.. son bir kez sahneye çağrılıyorum.. bir kere de daha çıkmam lazımmış gibi bakıyorum sağa sola. yüzümde şimdiye kadar görmediğim bir gülümseme. nasıl olur da yaparım diyorum bunu. yapamıyorum...

yağmurlu bir italya gününde...


italya'nın dar sokaklarından birinde hafif ıslanmış ceketini sirkelerken cebinde sallanan bir şey fark etti. halbuki cebine bir şey koymamıştı, boştu cebi! ne olduğunu merak etti, elini ceketinin içine attı. bir kağıt parçası, ufak hafif ıslanmış üzerinde bir kaç numara yazılı bir kağıt parçası. ıslandığından birkaç numaranın mürekkebi akmış, okunmuyor fazla.
neydi diye düşündü bir süre; hatırlayamadı!

hiç kimseden numara almamıştı, kimseye de numarasını vermemişti oysaki. ceketini sirkelemeyi bırakmış, havanın soğukluğuna aldırmadan devam etti bu numaralarının ne olduğuna. kimin di bu telefon numarası?
üşümüştü artık; ama hala merak ediyordu kimin numarası olduğunu...

hem dinlenmek hem de biraz ısınmak için karşı sokaktaki küçük italyan cafesine doğru yürüdü. küçücük, şirin bir cafeydi. italya'daki diğer bütün cafeler gibi. cam kenarında bir yere oturdu her zaman ki gibi! bir kahve söyledi, az şekerli. yine her zaman ki gibi. ceketini cafede yanan küçük şöminenin karşısına koydu. ne de olsa giyecekti tekrardan.

tekrar düşünmeye başladı. kimindi bu numara? hayır kendi el yazısı da değildi. eğer birinden aldı ise neden şimdiye kadar görmemişti ya da aramamıştı. son bir kaç gündür kimseyle de tanışmamıştı hatta. birinden numara alması için bir ortamda olmamıştı. kahvesi geldi bu arada. saçını üstten tutturduğu tokasını açtı birden, şu küçük kıskaçlı olanlardan. parmağındaki yüzüğü de çıkarttı koydu masaya. nedenini bilmeden yaptı hepsini...

italya'ya geleli 3,5 sene olmuştu. son 1,5 senedir de italyancasını geliştirmişti. teşekkür etti cafenin sahibi orta yaşlı bayana; ringrezimenti! neden sevdiğini düşündü bu kısacık anda italya'yı, bulamadı, bulduramadı!

birden aramak geldi aklına kağıtta yazan numarayı. cafedeki eski ahşap masanın üzerinde duran telefona doğru yürüdü. sormadı bile kadına. ahizeyi kaldırdı;

- o erkekler beni italyaya götürcek mi? italya da beni görecek mi?

+ şimdi bizim bir kiler vardı küçükken evde. hep orada bisküvi olurdu. annem saklardi bizden. dedim sebebi ne olabilir diye. meğersem hep kendi yermiş çayla filan. bir gün buldum yerini yedim de yedim... öyle işte..

- meğer kandırılmışım. doğum gününde ne istiyosun sorusu heveslendirip sonra da aynı hızla yere çarpılmam içinmiş :(

+ bak hele sen, tripte yaparmış. yesinler :)
tamam yaa alıcam sana bir hediye. söz valla ilk zirvede de vericem :)

- bende boşta bir kalp var onu versem. hem bayadır boşta, belki faydası dokunur ???

+ sıfır mı?

- el değmemiş. bildiğin sıfır yani...

+ kaça gidiyo peki? piyasayı bilemiyorum

- normalde kaskolu alırsan bunları baya pahalı. ama biz uzun süreli garanti veriyoruz. aslında piyasısı yok bunun; çünkü çok nadir bunlar. kalmadı, özel üretim diyebiliriz..

+ normalde erken kapatıyoruz ama madem doğum gününüzmüş biraz daha bekleriz. ayıralım isterseniz?

- madem tekti. bence daha iyi alıcılar çıkar. ben hakkını yemeyeyim başkalarının.

ceketini aldı şöminenin önünden. sımsıcak olmuştu; aklına senelerdir hasret duyduğu o el sıcaklığı geldi, yutkundu!
giydi ceketini, o sıcaklığı teninde de hissetti. bu sefer yutkunamadı! yağmurda dinmişti artık...

sabahın altısında ateş mücadelesi


saatlerce düşünmüş ve karar vermiştim artık; kahvemi alıp yürüyecektim biraz. sabahın erken saati kimsecikler yok sokakta diye saldım çayıra kendimi. aslında kaç zamandır planlanan bir yalnızlamak libidosu birikmişti bedenimde. dışarı atılması lazımdı tez zamanda...

genelde şort giyerim yazları, dışarıda da içeride de hep rahatlık unsuru oluşturur bünyede. nedense bazıları ne çorapsız çıkabilir dışarı nede pantolonsuz. aslında bu her zaman bir tezat olur, hep biri diğerini eksik bırakır. o olmadan o olmazmış gibi gelir hep. oysaki çorabın üstüne şort giymek bir ingiliz geleneği. kısa bağcıklı ayakkabılarının içinde ekose desenli çoraplar giymiş ingilizler gelir hep akla ekose çoraplar görüldüğünde. hep onlar vardır dehrizlerde, belki de kendi iç deformasyonumuzda...

- günaydın. açıksınız öyle değil mi.
+ günaydın. evet evet buyrun.
- kahve alabilir miyim? sütlü lütfen ve olduğundan sıcak olursa sevinirim...
+ tabiki efendim hangi boy?
- grande lütfen
+ biraz beklecem izniniz olursa
- tabiki sorun değil, bekliyorum.

normalde sabahın köründe açık olmasını bile beklemediğim bir hazır kahve frençayzinginin içinde kendi ogolarımı tatmin etmek için oradaki çalışan kızdan yardım almaya başlamıştım. ne de güzel yardım etti bana bu bencillik yarışında, sabahın 6 sı olmasına rağmen !?!
yine o sese takıldı kulağım, hani şu "fuuffffşşşş" şeklinde kahvenin sütünü buharla ısıtan küçük metal çubuğa. hep bir şekilde kullanımını merak ettiğim, halbuki hiç bir özelliği bünyesinde barındırmayan bir metal parçasına. ingiliz amcaların ekose çoraplarındaki acizliğimden midir nedir bilmiyorum, bunda da bir üşüntü geldi omuzlarıma. kahvemi istememden geçen bilmem kaç dakikada sayısız çıkarımlar üreten beynim sanki; "hadi al artık şu kahveyi de gidelim" der gibiydi...

+ kahveniz hazır efendim. sütlü ve normalinden çok sıcak.
- aa teşekkür ederim. evet baya sıcakmış. neyse kolay gelsin size, iyi çalışmalar.
+ sağolun, iyi günler.

yine geç kalmıştı birisi, çoğu zaman olduğu gibi ben demiştim diyememişti.

* pardon ateşiniz var mı?
- sabah sabah, ateş!
* yok mu?
- hayır yokta, biraz erken değil mi?
* evet ama içmeden uyanamam ki ben, neyse iyi günler size.
- bi dakika bi dakika, nasıl uyanamam?
* siz mesela kahve içiyorsunuz sabahın 6 sında, bende sigara. işte bunun gibi..
- ...

soğumuştu kahve, sütün köpüğü filan da kalmamıştı...