nikon d700 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nikon d700 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ahşap bir spatula ile dünyayı kurtarma çabaları

.
serçelerin göç etme mevsiminden sanırım bir hafta önceydi. hiç olmayan bazı hikayeler yazalı, sonrasında bu yazdığım hikayeleri bastırmak için yayıncı arayışımın sanırım 7.yıl dönümüydü. evet! yine bulamamıştım. beni bu yoldan alıkoymaya çalışan bütün sürrealist ressamların -ki bunların başında dali geliyordu- hepsi; yaptıkları tabloların olması gerekenden daha kötü olduğunun farkındaydı. ve yine evet! hiç bir şey yapamıyordum..


arkadaşım uldvih, seri sonu mağazaların hengamesinden olsa gerek kılını dahi kıpırdatmıyordu. son zamanlarda yaşadığı o irlegüler sancıları bana yansıtmamak için çabaladığının farkındaydım lakin; bu onu yine de masum yapmazdı! yapamazdı. hal böyle olunca ona asıl gerçeği söyleme vaktinin geldiği hissine kapıldım. zaman zaman bazı hislere kapıldığım olmuyor değildi. mesela en son bir hisse kapılalı aşağı yukarı 13 yıl olmuştu. bu da sanırım dertsiz masa örtülerini çekmeceden çıkartıp gelecek misafirleri için hazırlık yapan annemin, çatal-kaşık yetmeyince beni karşı komşumuz şengül yengeye gönderdiği güne tekabül ediyordu. bu şaşılacak bir şeydi. daha doğrusu böyle bir şey hiç başımıza gelmemişti. çünkü babam bir züccaciyeciydi ve züccaciye dükkanına fil girmesi uğursuzluk getirirdi. bazı güçlere karşı koyma yeteneğim vardı benim, mesela haşlanmış patateslerin kabuklarını soyarken ellerim çok az yanardı. aynı yeteneğimin haşlanmış yumurtalarda da keşfettiğimde ise, babamın ilk çin imparatorlarından Qin Shi Huang'ın hazinesinden zorla kaçırdığı tamamen el işi vazoyu kutusundan çıkartırken kırmamla anlamıştım. işte asıl felaket şimdi başlıyordu. çünkü çin vazolarının trabzon telkarilerine karşı önlenemez yükselişi, aynı dönemde ortaya çıkan seyr-ü seferlerdeki tıklıkla açıklanmaya çalışılmış; fakat başarılı olamamıştı. kim di bunu sorumlusu? neydi uldvih ile beni birbirimize düşüren..

genelde dut silkelemek için çağrılan çocuktum ben mesela. anahtarı içeride unuttukları için açık tuvalet pencerelerinden girip kapıyı içten açan. bu yüzden gezegenimizdeki bütün evlerin tuvaletlerine aşinaydım. ne kadar da büyük bir onur değil mi? size şöyle söyleyebilirim; mahalle de visam lord sifon kullanan aile sayısı, penceresinden girip kapısını açtığım ev sayısından azdı. hatta bunu yaparken daracık pencerelerden girip alaturka tuvalete bodozlama atlıyor, tuvaletten çıkarken de ayakkabımı çıkartmam için defalarca tembihleniyordum. halbu ki ben dünyayı kurtarıyordum ve bütün gelecek planlarımı sırf bu yüzden ertelemek zorunda kalmıştım. kısaca tuvalet zeminine ayakkabı ile bastım diye salona geçememiş, oradan antreye ulaşamamış ve nihayetinde amacıma ulaşamamıştım. ayakkabılarım elimde etrafa afedersiniz ama mal mal baka baka kapıları açıyordum. hem de defalarca..

şimdi böyle durumlarda benim gibi süper kahramanlar biraz tedirgin olur. çünkü kapısını açmak için tuvalet penceresinden içeri girdiğiniz evin dış kapısına ulaşana kadar harcadığınız süre,  size bu kutsal(!) görevi veren mahalle sakinini tedirgin edebilir. normalde 20-25 saniye de almanız yolu 40 saniyeye gittiğinizi varsayalım. ev sahibi teyzemiz acaba evin orasını burasını mı kurcalıyor gibilerinden bazı ifrit duygulara kapılır. bu da bir süper kahraman için iyi bir şey değildir. hem de hiç iyi bir şey değildir. sırf bu yüzden bütün mahalle -bunu tekrar belirtmekte fayda görüyorum- kapıda kaldıkları her an beni çağırıyordu. unutmadan söylemek isterim ki bu ben de bir özgüven patlaması yaratmadı. aksine görevimi yapmanın verdiği huzur içinde diğer tuvalet penceresine doğru gidiyordum.




FKH ile "nasıl ucuza seyahat ederim?" konusuna subliminal yaklaşımlar

.

st. petersburg yazısında seyahatin maliyetinden bahsettim, okuyanlar hatırlayacaktır. bunun üzerine bir çok mail, bir çok yorum aldım; "nasıl bu kadar ucuza seyahat ediyorsun?", "nedir bunun yolu?", "imkansız o kadar ucuza seyahat etmen!" gibilerinden. size bu konuyu biraz eğlenceli anlatmaya karar verdim. hem bu şekilde daha akılda kalıcı olur diye umut ediyorum. 

ilk olarak şunu açıklamam lazım ey sevgili okur. ben dünyayı gezecek kadar zengin bir insan değilim. hatta zengin bir insan hiç değilim. eğer bana sorarsanız çulsuz bir insan olduğumu bile söyleyebilirim. ben sadece önceliklerini iyi belirleyen ve imkanlarını bu yönde kullanan biriyim. (bunu da bir yazıda çoook detaylı anlatmayı planlıyorum) durum böyle olunca, yani insan elindekileri iyi bildiğinde çok fazla sıkıntı çekmiyor dünyayı gezmek için. zaten benim yaptığıma da tam olarak dünyayı gezmek denemez. bunu şuanda yapan bir çok arkadaşım var. onlar "dünya turu" terimini çok iyi gerçekleştiriyor. bu yüzden benim anlatacaklarım zaman ve imkan bulunduğunda bir ülkeye nasıl ucuz seyahat edilir, nasıl ucuza konaklanır, planlama yapılır ile alakalı. bu yüzden anlattıklarımı kapsamlı düşünmek yerine maddeler halinde anlatmayı planlıyorum. bunu da son st. petersburg seyahatimde yaşadığım hostel maceramdan yola çıkarak yapacağım. içinde; kin, nefret, aşk, şampanya, ne arasanız var. bu yüzden derinlere dalmayın derim..


daha ilk fotoğraftan ne kadar da ciddi olmadığımı gördünüz sanırım :)

işin şakası bir yana s.t peter'e seyahat etmeden önce hesabımdaki paraya şöyle bi' baktım. uçak bileti hariç hepi top 350tl kadar bir para vardı hesabımda. bunu dolara endekslediğinizde 200$, rubleye endekslediğinizde ise 6000 ruble civarında yapıyordu. e bu parayla konaklama, yol, yemek, eğlence vs. hepsi yapılacaktı. bakıldığında ne kadar da zor görünüyor değil mi?

değil efendim;

konaklama; bir seyahatin uçak biletinden sonraki en büyük masrafı oluşturan kalemi belki de. bu yüzden seyahatlerde konaklamayı planlamak ve en ucuz şekilde kapatmak çok önemlidir. elbette bunu tamamen ücretsiz yapmakta mümkün. couchsurfing gibi sosyal platformlar size dünyanın her yerinde aynen sizin gibi gezgin insanların evlerinde konaklama imkanı sunuyor.   bunu daha önceden deneyimlemiş birisi için inanılmaz zevklidir. hiç yaşamamış bir insan içinde biraz korkutucu gelebilir.  eğer "ben tanımadığım insanın yanında kalamam, korkarım" diyorsanız o zaman sizin için tek seçenek kalıyor; hostel..                                                                               
efendim hostel denen hadise dünyanın hemen hemen her ülkesinde olan -olmayan duymadım ben-, gezginlerin ucuz, güvenli, rahat ve en önemlisi eğlenceli konaklamasını sağlamak için kurulmuş mekanlar. kimisi eski bir apartmandan bozmadır, kimisi eski bir manastırdır -ki italya/lucca'da böyle bir tanesinde kaldım- kimisi bir evin bütün odalarıdır, kimisi çok modern bir bina, kimisi de eski bir uçağın kokpitidir. peki bunu seçerken neye dikkat etmeli, neyi göz önünde bulundurmalı? işte uğur'un kendi deneyimleri ile hostel seçerken dikkat ettiği belli başlı konular;
  • hostel bulmak için bir çok site var. bunları iyi araştırın. fiyatlar çoğunda farklılık gösterebilir.
  • bulduğunuz hostel fiyatlatlarını diğer sitedekilerle kesinlikle karşılaştırın.
  • şehir merkezine yakın olanları tercih edin. böylece ulaşım için fazla masraf etmemiş olursunuz.
  • hostellerin aldıkları puanlara (temizlik, güvenlik, ulaşım, eğlence) dikkat edin. çünkü onlar en objektif puanlamalardır.
  • hosteller hakkında yazılan yorumları kesinlikle okuyun. hepsi tecrübeyle sabittir. ulaşabiliyorsanız yorumları yazanlara ulaşmaya çalışın.
  • bulduğunuz hostel için kesinlikle rezervasyon yaptırın. unutmayın sizin gibi seyahat eden binlerce insan var ve yer bulamama durumunuz olabilir. 
  • rezervasyon için kredi kartı kullanmaktan çekinmeyin. bu her zaman güvenli ve daha kesindir. 
  • yanınızda kesinlikle bir yastık kılıfı bulundurun. hosteller size temiz çarşaf ve kılıf verse de emin olun buna ihtiyacınız olabilir.
  • yanınızda kesinlikle bir asma kilit olsun. çünkü size sunulan dolaplar kilitsiz olabilir. güvenlik ve gönül rahatlığı için bu çok önemli.
  • hosteli seçerken kahvaltı verip vermediğine, internetin bedava (free wifi) olup olmadığına bakın. hostelin sayfasında bu bilgiler hep yazar.
  • fiyatı daha düşük tutmak için kişi sayısının daha fazla olduğu odaları seçin. tek kişilik odalardan %60-70 daha ucuzdur.
  • ... aklıma geldikçe güncellerim
anlattıklarım benim genel olarak bir seyahate çıkmadan yaptıklarım. bunları söylerken kendi fikrim olduğunu sakın ola aklınızdan çıkartmayın. elbette ben de isterim beş yıldızlı otelde bütün öğünleri açık büfelerde yeyip, odamdaki jakuzide pitbull'un klibindeki hatun kişilerle zaman geçirmeyi -ki yapmıyorum değil- ben sadece cebimdeki parayla en fazla verimi nasıl alıyorum ona bakıyorum. hani ilk başta dedim ya st. peter'de kaldığım hostel diye; işte örneklendirmeyi de onunla yapayım size..


venezuelalı gary'den kanadalı jeffrey'e gelene kadar bir sürü şey

.

st. petersburg yazısını yazarken bahsetmiştim size bu yolculuğun bende farklı bir önemi var diye. bunu söylememin sebebi yaşadıklarımdan çok tanıştığım insanlarla alakalı. modern insanın seyyah ruhu dediği ve aslında her insanda var olan lakin; ortaya çıkartmakta biraz güçlük çekilen duygu, tek başına seyahat etme fikrinin bir dışavurumudur aslında. yani siz sırt çantanızı kapıp gittiğiniz her yol, bir bakıma sizi siz yapan hammaddeniz olmaya başlar. o eksik olduğunda "yaşamak" denen ve gittikçe zor olmaya başlayan şeye -artık her neyse işte- olan inancınız yok olmaya başlar. dedim ya aslında her insan taşır bunu içinde. sadece ortaya çıkarmakta güçlük çeker. insanoğlunun nefsinde vardır yeni yerler görme, keşfetme isteği. tıpkı daha önceden hiç yemediği bir yemeği tatmak istemesi gibi. kimi zaman bu yemek çok lezzetli gelir, kimiz zaman iğrenç bir tat bırakır damakta. yolculukta böyle bir şey işte. ya sürekli yemek istersiniz bu yemeği ya da bir daha ağzınıza sürmezsiniz. ben sürekli o yemeği yiyenlerdenim işte..

durum böyle olunca yeni yerler görme, keşfetme isteği diğer bütün duygulardan ağır basmaya başlıyor. nasıl oluyor diye sormayın. defalarca anlatmaya çalıştımsa da başaramadım. en iyisi sende yap, güzel oluyor..

burada bir parantez açmak lazım. (bu deyimi de hep kullanmak istemişimdir) "yeni yerler görme isteği"  çatısı altına ben bir sürü şey sığdırıyorum. yani yeni ülkeler, yeni şehirler görmek değil sadece. yeni ve farklı insanlar, hiç tatmadığım yemekler, hayatta yapmam dediğim saçmalıklar, bu da içilir mi dediğim her neyse işte. bu yazıda aslında bunun için yazıldı. ben yolcuyum diyen her insanın (kemal gibi, bekran gibi, güney gibi, güneş gibi..) yer yolculuğunda yaşadığı en küçük anısına ithafen belki de..
şu giriş kısmını da bi' kere kısa tutsam kafamı kescem! (yazar burada kendi derdine yanıyor..)



efendim sizi venezuelalı gary ve kanadalı jeffrey ile tanıştırayım. kendileri st.petersburg seyahatim sırasında kaldığım hosteldeki oda arkadaşlarım. birisi (ki bu gary oluyor) hayatını dünyayı dolaşıp video çekmeye adamış delinin teki (nasıl olsa türkçe bilmiyo ya salla dur arkasından)  jeffrey ise aynı dertten muzdarip (dünyayı dolaşmak oluyor bu dert) kendini fotoğraf çekmeye adamış ve geçimini bununla sağlayan akıllı uslu bir aile çocuğu. ciddiyim! gary kadar çılgın değil. özellikle sordum, bekarmış :) (neden bunu söylediğimi anlatıcam birazdan) bu yukarıdaki fotoğraf daha odaya ilk girdiğim anda çekilmiş bir anın, sonradan tekrar canlandırılmış hali. sırtımda çantam odaya girdiğimde baktım ikisi hararetli bir tartışmanın içinde. ben odaya girince makinemin çantasını görüp direkt başladılar fotoğraflarımı çekmeye. meğersem amaçları lenslerinin keskinliği hakkında girdikleri iddiaymış. çantaları bırakıp direk aldım makineyi elime. işte o zaman başladı gary ve jeffry ile muhabbetimiz. nikon'un canon'u döveceğini anlatınca da tırsıp kaçtılar zaten..


efendim gary denen bu adam tamı tamına 39 yaşında. inanması belki güç ama gerçekten öyle. hatta inanmayıp pasaportuna bile baktım. ben hayatımda yaşını bu kadar göstermeyen biri daha görmedim. yani kim der ki bu adamın 39 yaşında olduğunu. biri çıkıp dese ki; bu adam şu yaşta. inanırsam namerdim. tamam ben de yaşımı gösteren bir adam değilim, yaşlı gösteriyorum fakat bu başka bi' şey. doğaüstü bi' şey hatta. zaten sonraları bunu düşünmeyi bırakıp bildiğin imrendim adama. (ben de az piç değilim ha. burada adama yok 39 yaşında koskoca adam, yok benden şu kadar yaş büyük de, sonra iki satır yukarıda "deli" diye hitap et. arsızlık diz boyu hemşire..)



soğuğun yeryüzündeki en güzel hâli; st.petersburg

.

tam üç senedir her şubat ayı, hatta bundan öncekilerde her 14 şubat'ta yurtdışındaydım. bu seferde biraz daha kassam 14 şubat'ta yurtdışında olacaktım ama iki günlük bir sarkma oldu. ha benim için bir önemi yok elbet illa o tarihte yolda olmanın lakin; üç sene üst üste gelince insan biraz olsun aşık olduğu asıl şeyin yolda olmak, yolcu olmak olduğuna inanıyor. hal böyle olunca da neye niyet ettiğiniz giriyor devreye, neye iştirak ettiğiniz belki de. neye, kime söz verdiğiniz. ben kendime söz vermişim efendim biraz, kalan sağlara eyvallah demek için. onlara olan def-i huzurumuzu tebessüm ederek yapıyoruz ya? hah! işte benimde kazancım bu olsun..

bundan önceki yazıda St. Petersburg'a gideceğimden bahsetmiştim size. gittim, döndüm efendim. boynumun borcu olanı okuyorsunuz şuan. kendime ve bu günlüğe girip okuyan herkese olan borcumu yani. gittiğim ülkelere bir çok kere aşık olup döndüm. şehirlerine, insanlarına, osuna, busuna belki. ama bu sefer gitmesine aşık oldum, orada kalmasına, yolda olmasına, yolcu olmasına. hepsinden çok orada olmasına aşık oldum. her sabah uyandığımda hem de. o yüzden anlatması daha bi' güzel gelecek bu şehri. nedendir bilmem daha bi' uzun anlatasım var hatta. şans mı diyelim buna artık. siz karar verin..


uçak yolculukları ne zaman yaklaşsa heyecan kaplar içimi. bir kaç kere kokpitte uçma deneyimi yaşamış olmamdan (ki benim pilot arkadaşlarımda var) tutunda, gitmeye sebebiyet verdiği için severim kendilerini. iş bu yüzden ne zaman uçağa binsem bi' fotoğraf çekerim. bu da onlardan biri. bi anlamı yok, arayanı çıkışta bekliyorum..

gitme fikri deyince geçenlerde twitter'da yazdığım;

dünyadaki en hüzünlü ses; birlikte yolculuğa gidemediğin insanların valizlerini hazırlarken kulağınıza çalınan fermuar sesidir..
cümlesi geldi. sanırım bu yüzden her gidene imrenirim. nereye gittiğini bilmesem de..

girizgah uzun oldu biraz pardon. lakin hemen konuya giren insanlardan değilim ben. olmadım, olduramadım. St.Petersburg şehrinden, soğuğundan, güzelliklerinden, az biraz tarihinden, insanından bahsetmeden önce şöyle bir hesap kitap yapma ihtiyacı hissettim. çünkü her seferinden böyle bir seyahati ne kadara yaptığım merak konusu oluyor. gerçi bunu bir başka yazıda daha detaylı anlatıyor olucam; lakin bu sefer sadece orada ne kadar para harcadığımı (uçak bileti hariç) söyleyerek başlayayım. 5 gece konaklama (ki bunu da başka bir yazda detaylı anlatıcam), şehiriçi ulaşım, yeme-içme, her gece dışarı çıkıp eğlenme, dönerken aldığım bir kaç hediye dahil toplam; 200$ > 354TL > 6020RUB görüldüğü gibi o kadar da uçuk bi' miktar değil. unutmayın konaklama dahil dedim, yeme-içme dedim, eğlenme dedim, ne duruyosun sende git dedim. daha ne diyim ya..


soğuk memleket vesselam. benim elim ayağım çok üşür, ben öyle kolay kolay ısınamam diyen insan için değil. hele soğuk havaya çıkınca başım ağrır benim diyen insan için hiç değil. çünkü ben oradayken gündüzleri ortalama sıcaklık -20 ila -23 derece arasındaydı. bakın gündüz diyorum. gece bu sıcaklık çok daha düşük. hatta bu seneki kış ayı sıcaklıkları son 10 yılın en yükseğiymiş. gerisini siz düşünün artık. o yüzden gidilecek tarih kesinlikle mayıs-haziran ayları. dostoyevski'nin de romanına isim olan ve St.Petersburg'un dünyada adını duyurduğu white nights yani beyaz geceler olayı aşağı yukarı bu tarihlere denk geliyor. hava hem mevsim normallerine daha yakın oluyor (ki yine de akşamları üzerinize bi' şey almadan olmuyormuş) hem de hava neredeyse hiç kararmıyor. ben görmedim ama halkından dinlediğim olay şöyle. gece 03:00 dan 06:00'a kadar sadece bir alacakaranlık oluyor, 06:00'dan sonra hava tekrar aydınlanıyor. yani saat 24:00'da bildiğiniz gündüz gibi. elbette alışmayan insan için pekte güzel bir durum değil. normalde uyuduğunuz saatlerde hava aydınlık. bu da tabi ki uyku düzeninizi altüst ediyor. ne olursa olsun bu tarihte gidin siz. çünkü insanlar o saatlerde deliler gibi eğleniyorlarmış. bütün kış evlerine tıkılan halk kendini sokağa atıyor. yaşamak lazım. gerçi kış aylarında da farklı bir sorun var. o da havanın saat 10:00'a kadar aydınlanmıyor oluşu. bu da kolay bi' şey değil. çünkü alıştığınız saatlerde aydınlık bir hava bekliyorsunuz ama nafile. hava bildiğiniz kapkaranlık. o yüzden dışarı saat 11:00'dan erken çıkmak mantıklı değil. bu yüzden gece çok güzel eğlenin, geç yatın ve geç kalkın. çünkü St. Peter'e gelen bütün gezginler böyle yapıyor :) (gece hayatından bahsetcem, biraz sabır..)


ne güzel şehrimizdin sen petersburg

(iş bu yazı bir yolculuk öncesi yazısıdır)



..yani elbette bir genelleme yapmak saçma olacak burası kesin. lakin biraz gözlem yaparak ulaşılacak bazı çözümlemeleri ben şimdiden insanlara anlatmaya çalışıyorum. aslında biraz görmeye çalışsalar onlarda farkına varacaklar. kime diyosam! neyse, sizden yaşça büyük olanların genellikle vişne suyu sevdiği bir dünyada yaşadığımızın farkındasınız değil mi? bence olun. öyle çok fazla kurcalamaya gerek yok bu tespiti. çünkü gerçekten de böyle bir olay var. ortalama yaşça büyük nesle şöyle bir bakın, meyve suyu dendiğinde tercihleri hep vişne suyundan yana olmuştur. ben bunu uzun seneler eve gelen misafirde filan deneyimledim. aşağı yukarı hepsi kendilerine tercih sunulduğunda hep vişne suyunu seçti; bayram olsun ya da olmasın. şeftali veyahut kayısı konusunda fikirleri dahi olmadığını gördüm. olsun; onları da seviyorum ben. ha unutmadan bu seremoni sırasında "ayran" tercih edenlerin sayısı, ikram edilen tatlının baklava olmasıyla doğru orantılı. durum çocuklara gelince ise biraz daha farklılık kazanmıyor değil tabi. evde yapılan ayranın genellikle pütürlü olması, onların tercihinin gazlı içeceklerden yana olmasına sebep oldu. böylece koca bir nesil ayrandan soğudu. sebep; evde yapılan ayranın genellikle pütürlü olması..


hayır bir de olayın örtbas edilme durumu var. annesinin fırlattığı terliği ona geri götüren çocuk masumiyetinden hallice olan. biraz farkı var, yok değil. ama yine de bazı nesilleri -ki biz sanırım bu nesle giriyoruz- normal olan alışkanlıklardan soğutmuş bir anne baba güruhu mevcut. tabi bu söylediğime; "anne çoraplarım nerde?" sorusuna; "nerede çıkardıysan ordadır.." cevabını veren anne de dahil. durum böyle olunca da sırf geçmişimle oynaştığım için kendisini aldattığımı sanan insanlara, benim yaşadıklarımın aynılarını yaşadıkları için biraz garip gözlerle bakıyorum. hem ne kadar farklı olabiliriz ki; kızların poposuna bakmak için onlara yol veren garip insanlarız hepimiz. hem ayrıca hiçbirimiz bayrama inanmadık ama bir harçlık mevzuhu var..

değişik soslar dünyasına çılgın yolculuklar yapıp biber salçasıyla dönmek

.

sol klarnetin hiçbir deliğini kapatmadan üflediğinizde çıkan sesin sol olduğunu bilmediğinize göre, konuyu bunun üzerinden devam ettirmek size bahsetmek istediğim şeyin -artık her neyse- gizemini daha fazla arttırır. lakin ben bundan bahsetmiyorum. bi' de leonardo da vinci gerçeği var tabi. tuttuğu bütün notlarını çözülmesin ya da anlaşılmasın diye değil, solak olduğundan ve eli yazdıklarına dokunup mürekkebi dağıtmasın diye tersten yazdığı gerçeği. ben bundan da bahsetmiyorum size. "news" kelimesi var sonra. bu kelimede North,East,West,South kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiş. doğru; ben bundan da bahsetmiyorum size. dişleriniz. alt çenenizdeki dişlerin hepsi bir sinire bağlıyken, üst çenenizdeki dişlerin her biri farklı farklı sinirlere bağlıymış mesela. tebrikler! bu seferde doğru tahmin ettiniz. ben bundan da bahsetmiyorum size. 

kısa bir süre sonra gelen edit: "evet alt çenedeki dişlerin hepsi bir sinire bağlı (n.mandibularis), ama üst çenedeki dişlerin her biri farklı farklı sinirlere bağlı değil, sadece alta göre 3 bölgeye ayrılmış,basitçe ön, orta, arka diye özetleyebiliriz" şeklinde aydınlatıcı bir bilgiyle beni düzelten Adsız (ismini vermek istemeyen bir izleyici) kişisine sonsuz teşekkürler.
mahalle bakkallarının o esrarengiz halleri çoğu çocuk için bir maceradır. yukarı bahsettiğim gereksiz bilgilerden daha esrarengiz hemde. mesela ben bizim mahalle bakkalının, ben evdeyken neler yaptığını çok merak ederdim. rafları tozlu bakkalında öylece oturup durması, bir müşteri geldiğinde yerinden kalkmadan -bazılarında kalkardı şimdi günahını almayalım- verdiği hizmeti filan..

dünya mutfakları hakkında bir vedat milor olmadığımı anlatmama gerek yok malum. dünyayı da bu şekilde ele geçiremeyeceğim aşikar olduğuna göre size biraz market maceramdan bahsetmek için geldim bu sefer. normalde yemek yaparken kullandığım malzemelerin çeşitliliği ile övünen biri değil, kısıtlı malzemeyle maksimum verim elde etmek adına elimden geleni yapan biri olduğumdan anlatacaklarım biraz garip gelebilir. çünkü mesela ben hiç teriyaki sosu yapmadım evde. yediğimi söyleyenlerde halt ediyor hatta..

bisiklet sürerken pantolonunun paçası zincire sıkışıp yağ olan, yağ olmakla kalmayıp yırtılan bir nesil heba oldu gitti. hiç kimsede çıkıp demedi ki agam bu nedir! mahalle bakkalının ne yaptığını merak etmekle kalmayıp, yine aynı mahalleyi paylaştığımız komşularının evleri de bana hep esrarengiz gelmişti. halbu ki ne kadar farklı olabilirdi ki! toplasan iki oda bir salon vardı onlarda da. kaç farklı şey yapabilirlerdi ki? o zamanlar serdar ortaç gibi fikirlerim varmış meğersem. "topu topu 7 nota var. kaç beste yapılabilir ki?" diyen adamla aynı fikre ortak olmuşum. ama işte merak ederdim hep komşuların evlerini. ne yaptıklarını değil, sadece içlerini. çocuk aklı işte; ermiyor ki her şeye..

babil'in asma bahçeleri ne tarafta kalıyordu? bi' de piramitlerde soba bacası olsa eyiydi..

.

bu günlükte yazmaya başladığımdan beri insanların bana sorduğu soruların başında "bu kadar gezecek parayı nereden buluyorsun?" geliyor. gerek tanıdığım, gerekse buradan yazdıklarımı okuyup benimle iletişim kuran herkese aslında bir yere gitme fikrinin sabah uyanıp işe gitmekten farklı olmadığını, imkanlar dahilinde yapılabilecek her şeyin aslında normal bir arkadaş buluşmasıyla aynı şey olduğunu söylüyorum. bazı şeyleri ne kadar da basite indirgiyorum, ölsem keşke..

yeni yerler görme, keşfetme fikri dışarıdan bakıldığından maddi açıdan sorunsuz bir hayatla endeksli gibi görünebilir. aslında hiç yoktan sebeplerle sabahın altısında kalkıp acaba şu dağın ardında ne var demenin maddiyatla ilişkisini, süregelen hayat içinde kendinize ayırdığınız zamanla orantıladığınızda hangisinin daha çok olduğuna bir bakın. eğer kendinize ayırdığınız zaman, maddiyata verdiğiniz önemden azsa hemen geri yatın; gerek yok sabahın altısında uyanmaya. durum böyle olunca da her fırsatta "yeni yerler görmek" denen ve bence -bence dedim sevgili okur, sakın ola hiddetlenme- dünyanın en basit şeyini yapmaya çalışıyorum. zaten işsiz güçsüz bir adam olduğundan mütevellit neden şu dağın ardında ne varmış gidip bakmayayım dedim..


50mm lensimi aldığımdan beri dışarıda deneme şansım olmamıştı. elime geçen bu fırsatı değerlendirmek için ilk olarak onunla başladım yola. normalde uzakta gördüğünüz bir dağın size olan uzaklığı, oraya yürüyerek gidilmeyecek kadar uzun gelir. yorulmaktan öte ümitsizliğe kapılmaya başlar insan. bu da yolun yarısında pes etmeye sebep olur. olmasa keşke..




meğer irlanda'nın ata sporu "hurling" oluyormuş ve ebedi istirahatgahı "croke park" stadyumu böyle bir yermiş

.

dünya nüfusu futbol üzerinde konuşup dursun, insanlar halen geçmişlerine ait sporları yapmaya ve bunu yine geçmişlerine saygı olarak devam ettirmeye devam ediyor. bu ülkelerin başında da irlanda geliyor elbette. geçmişine ve özgürlüğüne ne kadar bağlı bir ülke insanının, tarihi niteliğindeki bu ata sporuna sahip çıkması da bunun en güzel örneklerinden biri. bu spor hakkında bir çok insanın fikir sahibi olmadığına eminim. olanlarında; "eurosport'ta bi' iki kere denk gelmiştim" demesine de aşina olduğumu belirtmek isterim. yaptığım irlanda seyahatinde ziyaret etme fırsatı bulduğum croke park stadyumunu size anlatmak istedim. ama bundan önce hurling neymiş, nasıl oynanırmış ona bi' bakmak lazım;

hurling;
çok hızlı bir spor olmasının yanında esas olarak gal futbolu ile beraber irlanda'nın milli sporudur. ülke nüfusunun yarısından çoğu her yıl düzenlenen hurling organizasyonunu takip eder. irlanda dilinde "iomanaichot" veya "iomaint" olarak adlandırılan hurling, herkesin rahatlıkla oynayabileceği bir oyun değildir. rakibin durdurulması ya da bariz bir şekilde engellenmesi yasaktır. 15 kişiden oluşan takımlar, topa ya da "sliotar" adı verilen özel hurling topunu kazanmaya ve rakibin kalesine sokmaya ya da "hurley" olarak bilinen ellerindeki eğimli çubuğu kullanarak direğin üstünden atmaya çalışır.           (@wikipedia.com)
şeklinde genel bir tanımı yapılabilir. kurallarına bakmak gerekirse;
oyun 30 dakikalık iki devre halinde oynanır ancak; şehir takımları arasındaki maçlarda 35 dakikadır. eşitlik sağlanırsa 10 dakika uzatma olur. oyuncular hurleylerini pas vermek, şut atmak, yerde sektirmek veya topu yakalamak için kullanabilir. topa ayakla vurabilirler ama; elleriyle yerden alamaz, fırlatamaz, ellerinde tutarak 5 adımdan fazla atamazlar. yere değmeden üst üste üç kez tutamaz veya elden ele pas veremezler.        (@wikipedia.com)
@irishconcrete.ie
eğer sporla biraz alakanız varsa ve eğer irlanda'ya, özellikle de dublin'e gittiyseniz, croke park'ı ziyaret etmenizi tavsiye ederim. normalde insanları haftasonları üzerinde formaları ile görürseniz takip edin onları, emin olun sizi bu maçlarından birine götüreceklerdir. stad şehrin merkezine çok yakın. aslında bu stadın irlandalıların özgürlük mücadelesinde büyük bir önemi var. 1920 yılında bir gaelic football (hurlingin sopasız, el ve ayakla oynanan hali. topu normal futbol topuyla neredeyse aynı boyutta) karşılaşması sırasında sahaya giren ingiliz askerleri, tarihte bloody sunday olarak geçen ve sabahında irlandalı asillerce öldürüldüğü iddia edilen 14 ingiliz istihbarat ajanı için seyircilere ateş açmış, bunun sonucunda da biri oyuncu yine 14 kişiyi öldürmüşlerdir. bu yüzden de irlandalılar için bu stad büyük önem taşır. konuyla alakalı bir video..

maç olmadığı günler stadı ziyaret edip müzesini ve stadın içini gezebilir, hatta sahaya bile inebilirsiniz. 





bakkala ekmek almaya gidiyorum diye çıkıp 50mm lens alıp gelmek

.

eğer fx format bir makineye sahipseniz, lens konusunda hem zamana hem de paraya ihtiyacınız vardır. böyle durumlarda da elinize geçen fırsatlarda sabit lenslere düşük maliyetlerle sahip olmak belki de en iyisi. en azından benim için öyle. sürekli lens fiyatlarını takip eden, illa şu lense sahip olmalıyım diye deli divane olmayan benim bile bir  50mm lense ihtiyacım olması çok doğaldı. ve doğa kanunlarını yine yerine getirdi..


yalan yok tek derdim geniş diyafram aralığıydı. elimdeki nikkor 24-120mm f/3.5-5.6G IF-ED VR lensin derinliği ne yazık ki tatmin edici boyutta değil. ha bu o lensimi sevmediğim anlamına gelmesin. kendisi ilk gözağrım olması hasebiyle büyük bir yere sahip. kaldı ki yukarıdaki ve aşağıdaki fotoğrafları da onunla çektim. canım benim yaa. sevişiyoruz zaman zaman.. 



yağmurlu bir iskoçya sabahında "edinburgh" nasıl denirmiş gidip yerinde öğrenmek

.

aslında herhangi bi' gün iskoçya'da uyanmaktır bu.  
                                                                                                                                               sutyen kullanmayan memeli hayvan 08.01.2011 09:31

seyahat fikrini size anlattığımda irlanda'nın bu kadar güzel olacağını düşünmemiştim. ta ki iskoçya'nın onunla yarışacağını görene kadar. aslında iskoçya'nın derken edinburgh'un desem daha doğru olur. çünkü glasgow'u değil de edinburgh'u seçmemin belli başlı nedenleri vardı. bunların başında elbette ki kulaktan dolma bilgiler gelir ve her zaman olduğu gibi de sözlüğün bana söyledikleri :)  malum onsuz bir seyahate çıkamıyorum. tıpkı irlanda'da hilal ve david'in bizi misafir etmesine aracı olması gibi..


irlanda'dan edinburgh'a aer lingus havayolu ile geçtim. aer lingus irlanda'nın ulusal havayolu ve gerçekten de fiyatları ile sizi kendine bağlayabiliyor. londra'dan dublin'e 10€'ya, dublin'den edinburgh'a da 22€ ya bilet bulabiliyorsunuz. bakıldığında gerçekten de güzel fiyat. karayolundan haz etmeyen bünyeler için oldukça mantıklı bir seçenek. kaldı ki eğer dublin'den edinburgh'a gitmek isterseniz karayolundan sonra bir de denizyolu kullanmanız gerekir ki bu da maliyetin kralı demek. benim gibi maliyeti en ucuza getirmek için çabalayan bir bünye için de gereksizliğin dik alası diyebiliriz.



dünyanın sonuna gidip uçurumun kenarından yeryüzüne bakmak

.

bazı hikayelere devam etmek aslında onları tekrar yaşamak gibi. sürekli aynı masalı çocuğuna anlatan anne tadında. onun uyumasını istemekten öte, izlemeyi yeğleyen. onun mamasının sıcaklığını elinin üzerine döküp anlamaya çalışan anneler bunlar. hazır bezlerin icat edilmediği dönemlerde o naylon bezleri yıkayan, sobada ısıttığı  suyla bir de. soğuk çeşme suyuyla..

konu buraya nereden geldi bilmiyorum; lakin fırsat buldukça yazmamdan olsa gerek araya giren zamanda yaşadıklarım anlatacaklarımı da etkiliyor. (bkz: ben bugün bunu gördüm)

irlanda'nın üzerimdeki yükünü atma zamanım geldi de geçiyor. döneli neredeyse bir aydan fazla olacak; ama ben halen bitiremedim irlanda'yı. kısaca bu son yazı, irlanda hakkında. hilal ve david'ten ayrıldıktan sonra, onlara ortalama üç saat süren bir seyahatle cliffs of moher'e ulaştım. iş bu yazı da orası için yazıldı efendim; irlanda'nın en güzel kayalıklarına yani..



irlanda üzerine iç geçirmeler "bir kadın, bir erkek ve üç kedinin hikayesi"

.

irlanda'ya gitme sebepleri arasında guinness'i anlatırken onun sebeplerin arasında sadece biri olduğunundan bahsetmiştim. ikincisi için biraz daha beklemek istedim aslında. hayır anlatırım, çokta iyi yaparım bunu; lakin beklemek artık can sıkmaya başladı. bir an evvel anlatmam lazımdı sizlere.. 

ben de o yapıyorum, fazlasını değil. minnet borcumu böyle ödedim. meshudum.. 


arthur guinness'in mirası için irlanda'ya gitmek ve mirasın köpüklü bir bardak guinness çıkması

.

normalde bir ülkeye gitmeyi planlarken o ülkenin meşhur olan herhangi bir şeyinin olup olmadığına bakmam. beni alakadar eden kısmı o ülkenin türkiye'den vize isteyip istemediği (istese de sorun değil gerçi), uçak bileti fiyatları, ülke içi ulaşım alternatifleri ve fiyatlarıdır. irlanda - iskoçya seyahatini planlarken bunun biraz dışına çıkmak zorunda kaldım. normalde etrafında gecenin bilmem kaçında sadece et yemek için bolu dağındaki et lokantalarına giden insanlar olduğu için; bir ülkeye bir şey yemeye, bir şey içmeye gitmeyi pek yadırgamam. yemek yemeyi değil de yapmayı tercih eden bu beden irlanda'ya gitmeyi bir iki şey için çok istedi. bunlardan biri de işte buydu efendim; guinness..

@google

irlanda üzerine iç geçirmeler "bir dublin hatırası"

.

hamiş;
aslında bu sefer ki seyahatten bahsederken kullanacağım cümleleri çok fazla düşündüm. hatta hiç düşünmediğin kadar diyebilirim. o yüzden düşündüğüm hiçbir cümleyi değil de, sadece aklımdan geçenleri yazıyorum. baya bir fotoğraf var elimde, onlarla yazılacak bir çokta yazı elbet. sadece iş bu yüzden aklımdan geçenleri yazacağım diyorum ya, bakmayın siz bana duygumu da katıyorum..

ilk olarak tanıştırayım; bu şapkam alfonso. bütün seyahat boyunca onu ve beni bu şekilde çekilmiş onlarca pozda çokça göreceğiniz için böyle bir bilgi verme gereği duydum. o yok şimdi, kendisini gelirken orada bıraktım. "ben kalabilir miyim?" dedi; ayıpsın dedim. yeminle bak..

evet uzun süre önce planlanmış bir seyahatti bu. ucuza bulmak için çabalanan uçak biletleri, nerede kalırım acaba gidince merakları filan. hepsi geçti. geçti çocuğum yemin ederim geçti. gel sırtına havlu koyayım, baya bi' terlemişsin. viks sürüp gazete de koy anne! tamam yavrum gel. kıyamam sana..

bir pub'da dans etmek için irlanda'ya, etek giymek için iskoçya'ya, kraliçe çağırdı diye de ingiltere'ye gitmek..

.

aslında herhangi bi' gün iskoçya'da uyanmaktır bu. farkı yoktur az sonra okuyacağınız satırlardan. bir nevi; defalarca söylediğiniz bir şarkıyı tekrar söylemektir, ezber yapmaktır satır satır, iç çekmektir..                                                                                                                                                                      
                                                                            (sutyen kullanmayan memeli hayvan, 08.01.2011 09:31)

yukarıdaki bir kaç cümle aslında uzun senelerdir aklımda olan bir hayalin bir cumartesi sabahı dışavurumudur. öyle büyük hayalleri olmayan benim, elbet bir gün "yağmurlu bir iskoçya sabahına uyanması" üzerine kurduğu düşlerin, o düşlere mashar olmuş bedenlerin, senlerin, benlerin, bizlerin..


yol zamanıdır efendim, yolculuk zamanıdır. hani biraz gideyim de sonra gelirimlerin zamanıdır belki. tenefüste eve gidip beden dersi için üzerini değişen çocuk sevinciyle dolmaktır bendeki; hani şu kimsede olmayan evi okula yakın şanslı öğrenci tribi..

yakında çıkacağım ingiltere, irlanda, iskoçya seyahatinden bahsediyorum. zamanı çoktan gelmişte geçen bir seyahatten. sırt çantamı, çadırımı, uyku tulumumu ve elbette fotoğraf makinemi hazır ettiğim seyahatten. nasılda özlemişim o halleri; ucuz uçak bileti bulma çabalarını, kalacak yer ayarlarken çekilen sıkıntıları filan.. 

ingiltere aslında ilk durak. irlanda'ya gitmek için basamak olarak kullanılacak ilk durak. kendisine dönüşte biraz zaman ayırmak sözü verdik, bakalım tutarsak..



merhaba! ben sarışınım ve menemenim kabuklu domateslerden yapıldı diye size hayallerimden bahsettim..

.

yazılan destanların hangisinde kahraman olmak isterdiniz? 

eski yunan uygarlıklarının birinde mi, uzak doğuda yaşananlarda mı, yoksa hiçbirinde mi. genelde kahraman olmak  için ortada bir de olumsuz bir durumun olması lazım sanırım. o zaman bir kahramana ihtiyaç duyulur çünkü. o zaman gözler birisini arar, o zaman sebep doğar eli havaya kaldırıp "özgürlük" diye bağıran birine. 

acı; tarih kahramanları asanlar tarafından yazılır..


laf özgürlükten açılmışken biraz deşmek lazım gelir yarayı. misal; sabah kalktığınızda lanet ediyorsanız o gün yapacaklarınıza, artık alıp gitme vakti gelmiştir başınızı. geç bile kalınmıştır hatta, vakti gelip de geçiyordur. ne kaybedersiniz ki. neyden eksik kalırsınız. yoksa uyandığınızda lanet ettiğiniz işinizden mi? 

aslında yazdığım son cümlenin sonunda "soru işareti (?)" olmaması lazım. eğer siz o soru işaretini görüyorsanız, yani okuduğunuzda hakikaten sizde bir soru ifadesi uyandırıyorsa emin olun aslında dile getiremediğiniz bir sıkıntınız var. hatta sıkıntınızın ne olduğunu da söylerdim de. neyse..

ben bunları salık verdim kendime. şimdi biraz da olanlardan bahsedeyim izninizle;




"tok olduğumuzda yaftalar yiyoruz" diyorsanız; peki o zaman, umursamaz tavrımın hastası olunuz..

.

"zamanlama" hakkında yapılan sohbetlerin birinden çıktım az önce. kendisine sorulan soruları içtenlikle yanıtlayan zaman; aslında bu kadar da büyütülecek bir şey olmadığını, ileride daha da güzel olacağına inandığımız her şeyin normalde de olabileceğine dair elinde bazı kanıtlar olduğunu söyledi. 

"- bunları açıklamanın zamanı gelmedi mi?" 

..diye sorduğumda ise; "zamana zamanla alakalı sorular mı soruyorsun" diye mantıklı bir cevap verdi. kendine göre mantıklıydı evet; ancak ben hala elindeki kanıtları merak ediyorum. yapmamalı mıyım?


tükenmez kalemlerin yazmadığında ne kadar da gıcık şeyler olduklarını anlatmaya başlasam ne kadar sürer acaba? gerek var mı? yok mu? peki..


evimin penceresinden baktığımda gördüğüm manzara bu. kimisi için güzel gelebilir, lafım olmaz. kimisi içinse merak unsurudur eminim, neresidir burası diye tahayyül ettiren. benim için ne olduğuna dair destanlar yazabilirim aslında. kısa ve öz anlatmam gerekir diye kendime telkinlerde bulundum şimdi de. 

cevap; yeni zelanda'ya gitmeden önce yaşamak zorunda kaldığım evin penceresinden gördüğüm manzara.



sutyensiz bir memeli hakkındaki her şey..


* rağbet buldukça güncellenir.. 

__________________________________________________________________________________

osmanlıca el yazması eserler üzerine master yapmış; eski osmanlıca, arapça, farsça eserleri türkçe'ye çevirmeyi görev bilmiş bir geçmiş hayranı. himayesinde 43 tane yoyosu (edit: 44 oldu) olan, bulduğu her parayla ülke ülke geçen bir eşref-i mahlukattır kendisi.. 

dünya üzerinden görülmedik ülke kalmayana kadar devam edecektir macerasına. maddi imkansızlıklar baş gösterdiğinde kredi alabilecek genç ve güzel banka çalışanlarına, se7en ceddinden miras kalmış genç bayanlara neden olmasın diyebilir..

muhteşem yemekler yapar. sadece bu adamın yemeklerini yemek için nadide ülkemizin şirin mi şirin şehirlerinden turlar düzenlenir. siz de katılın efendim bu turlardan birine gelin bir tas yemeğimizi yiyin..

ney üfler efendim kendisi uzun zamandır. neyzen emin dede'den aldığı meşk-i huzuru, neyzen tevfik sarhoşluğunda yaşar. bir garip dinler acemaşiran taksimi, mevlevi ayini için katleder huzur u evreni..

yüce kahinler tarafından rüya görmediği rivayet edilmiştir. aslında görmekte olduğu söylenmekte ama ne hikmetse hiçbirini hatırlamamaktadır. bu konu hakkında isviçreli bilim adamlarının araştırma yapmasını talep edecektir. işleri güçleri şampuanlarla, neşe'nin kepek sorunuyla uğraşmak olan bu deyyusların buna da bir çare bulacağını umut etmektedir..

- ya bi yesen var ya muhteşem, bırakamazsın. ayrıca aklım almıyor bir insan nasıl hiç çikolata yemez yaa..!

diyenler çoğunlukta olduğu halde çikolata yiyemez. çikolata ısırmaktan çok korkar. kendisi de kabul etmektedir bunun çok garip bir korku olduğunu. hatta emerek dahi yediği görülmemiştir. siz sormadan söylememi istedi ayrıca; nutella da yememiştir hiç. sizin anlıcanız bu adam çikolata nedir bilmez..

turşu suyu içince gülme tutar kendisini. bu özelliğini hala kendi de çözememiştir..

haftada bir perdelerini yıkar, asarken de hep çocukluğu gelir aklına..

nikon D700 kullanır bu adam. zamanının çoğunu onun vizör penceresinden bakarak geçirmek için elinden gelen her şeyi yapar. diye biliyorum..

kısaca böyle..

unutmadan küçük bir tavsiye; üstüne gidin efendim bu adamın, 

korkmayın ısırmaz..!

şimdi de los angeles için iftar vakti. allah kabul etsin..

__________________________________________________________________________________