san francisco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
san francisco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

balinalar, ben ve iki kadın hakkında..

.

latin tınıları eşliğinde seyr-ü sefer defteri yazılıyordu bu seferde de. kaptan kamarasından görünebilen ve bütün haşmetiyle bizi kendine hayran bırakan balinalar sayesinde. teknedeki herkes emeline bi' nebze de ulaşmıştı deniz tanrısı poseidon nezaretinde. kimi zaman yüksek sesle, kimi zaman da içimizden teşekkür ettik bütün bu olanlara..










dalgalı havalarda dengede durma kılavuzu ve yine balinalar..

.

sallantılı geçen hayatlarımız için teknelerin bize ideal birer yuva olacağı fikri de o zaman oturmuştu kafamıza. kaldı ki insanların bunu normal karşılaması bile bize garip geliyordu hüviyetimizden dolayı. sanki ilerlemeyen bir projeydik ve sonuçlarına bütün evren katlanacaktı gelecek nesillerce. eksik kalanlar içinse son bir gösteri planlamıştık, okyanus kıyısı şehirlerin birinde. serin, yalnız ve çoktan bitmiş. peki bunlardan hangileri için şehvet uyandırmıştık azrailin gözünde? hangisinin sade, hangisinin daha çoşkun duyguları olduğu genel yargıları irdelese de, bizim için herşeyden çok balinaların varlığı önemliydi bu dalgalı ve depresif kelimelerde..


herkesin tedirginliği "ya kaçırırsam" duygusunu o metrelerle ölçülen teknede yaşamaktı. bu yüzden etrafında dönülmeye başlanılan tekne, bir tapınma objesi gibi görünüyordu kıyıdan. ve herkes bunu bilinçsizce yapıyordu. sanki yokoluş süreci başlamış bir nötron çarpışması provasındaydık ve kimsecikler yoktu etrafımızda. bir bakıma yalnız olmamızın kibri de vardı ama ya olmazsalar daha baskın oluyordu hepimizin gen haritasında..


ilk gözlerler her zaman biraz boşa çıkıştı. çünkü denklem, çözülmesi için değil de sorulması için icat edilmiş bir pranoyaydı omuzlarımızda. herkes birbirine şu mu acaba derken, kamaralardan uğultular yükseliyordu nadiren de olsa. içimizde tecrübeli olanlar sadece kaptan kamarasıyken, balinalara ramazan pidesi atıp onları kendimize çekmek de haliyle garip olurdu. yapmadık da zaten..


yerimi almanın huzuruyla, ilk gelecek sinyali bekliyordum. keskin bir konu vardı okyanusla aramızda. ben herkesten çok istekli olduğumu bildirmiştim kendilerine ilk lafzalada. bu da onların önünde olmamı sağladı belki, bilemiyorum. onların da okyanusla bir anlaşması olduğu fikri geldiğinde aklıma, az biraz ürktüm. belli etmeden tabi.. kimsecikler olmasın diye etrafımda, bir balina gözlemcisi nasıl olmalı kitabının giriş kısmını okumaya başladım ezberimden. ilk satırlar dehşet vericiydi.. 


tekneler, balinalar ve 70 milletten insanlar hakkında..

.

hangimizin aklına geldi hatırlamıyorum, sanırım ilks'ndi. o kadar maceranın üzerine bir de okyanusa açılıp balina izleme organizasyonu sadece onun başının altından çıkar zaten. her neyse.. hepimizin heyecanı tavan yaptığından olsa gerek sabah erken kalkıp yakınlarda bulduğum muhteşem kahvaltıcıda yediğimiz devasa büyüklükteki pancakelerden sonra kalifornia'nın iç kısımlarında sanırım 1 saat süren yolculuktan sonra tur için varmamız gereken yere, moss landing'e vardık...


saat yaklaşırken listede adı yazan herkes toplanmaya başladı.. güzel taraf, ne kadar fazla millet varsa o kadar güzeldi. güzeldi çünkü uçsuz bucaksız okyanusun ortasında bir sürü farklı milletten insanla aynı kaderi paylaşacaktım. o yüzden hemen en uzak coğrafyayı bulmaya çalıştım, kaderimde uzak doğlulular vardı tabiki.. ha bi' de baya fazla amerikalı vardı teknede. koca coğrafyada böyle imkanları olan nadir bölgeler var ve amerikalıların %39'unun yaşadığı eyalet harici başka eyalet görmediğini düşünürsek bu garipti.. 


turu yöneten ve tur öncesi bütün parayı toplayan şirin ablamız, öncesinde küçük bir bilgilendirme toplantısı yapıp turda "bir ihtimal" yaşanacaklardan bahsetti. şimdi burada es verelim; 

  • konu: tekneyle okyanusa açılıp balina izlemek
  • yer:    okyanus
  • zaman:   eylül ayı
  • olasılık:  belirsiz

durum böyle olunca şirin ablamız asıl amacımızın balina izlemek olmasına rağmen bunu bazen gerçekleşemeyeceğini, görsek bile bu koca hayvanların biraz uzakta olabileceğini söyledi. kabul etmiştik bir kere ve garantili ürünlere karşı biraz çekincelerimiz vardı..




işin stratejik kısmına, yani teknede en güzel yeri kapma olayına gelmişti sıra. burada gözlem yeteneği önemli a dostlar. ilk önce toplam kişi sayısını, teknenin ebatlarına bölüp; kendinizi en güzel bölüme yerleştirdikten sonra, arta kalan kısma da diğer insanları yerleştirmeniz lazım. bu da her baba yidiğin harcı değil. öyle işte.. 


beklenti konusu gündeme gelmişti hepimizin beyninde. ama kimse ya göremezsek ihtimalini dile dahi getirmiyordu. hayatımızda belki de bir kere yaşayacağımız bu şölenden elimiz boş dönmek biraz ağır olurdu sanki. hele de bu kadar yolu arabayla gelip, koca eyaleti adım adım katederken. kaderimizde olan herhangi bir şeyden küçük alıntılar yapmak için ortamlarda, balinalar aslında güzel fırsattı. çoğu insana kalifornia'da tekneyle okyanusa açılıp balinaları izledik demek biraz havalı olsa gerekti, öyleydi de..

    

aynı tarzları olan, aynı ekibin üyeleri bizi tekneye binerken karşılıyordu. biraz gururumuz okşansa da kafamız hala balinaların bize yüzünü gösterip göstermeyeceği yönendeydi, yani teknenin kıç tarafında. kimi için garip, kimi içinse normal karşılanabilecek bu durum bize daha fazla şevk vermişti ve beklemeye başladık.. 


kültürün insanlar için su gibi hayati önem taşıdığı bu topraklarda, bizim tekneye nazire yaparcasına ailevi saadetlerine kürek çeken insanlara şahit olduk. buna iklim aldatmacası mı deriz bilmem, böyle derin bir suda bu kadar su üstünde yaşanacak duygu değildi bu. kös kös oturan, oturtulan bizler hakkımızda hayırlısılardan başka bi' de mısır gevreği almıştık, enfes kokulu koca süpermarketlerden..


tulum peyniri ve galeta. bu rüzgarlı seyahatin bilinmeyen denklemiydi..


*to be continued



..week 41 is over


artakalan fotoğraflar / vol #2

.

güneşli öğleden sonraları hakkında bir nevi canhıraş sürtüşmelerimiz oldu bizim san francisco ile. kendi başımızın çaresine, yine kendi başımıza bakamadığımız seri cinayetlerimiz hatta. çok sevgi talep edip çok sezgi bulduk ve bu her zaman bize ait olmayan çelişkileri gündeme getirdi. sefa sürmek için bile cefaya ihtiyacımız vardı. bunu mantıklı düşündüğümüzde doğru gelse de, ahlaki olarak ne kadar yanlış olduğu hepimizin malumu..






bitiyordu bitmesine ama sanki gelecek güzelliklerin az da olsa habercisiydi.

kendi sınırlarında, kendi eyaletinde!



..week 36 is over!


keskin kokular, pier 39 ve biraz da karides..

.

eksik yoktu sanırım. bütün yaşananların ardından şehrin en popüler mekanına doğru adımlıyorduk yavaş yavaş. halimiz vaktimiz yerindeydi meçhul mahalde. defalarca tereddüt ettiğimiz ama yine de yapmaktan vazgeçemediğimiz pisliklerimiz vardı bizim. biraz daha kalabalık olalım diye hemen her adımda şiddetleniyorduk. bu bizim için devrimdi. bunu farklı görüşlerde olduğumuz için yok sayanlarla bile aynı safta yürür olmuştuk ki, zaten san francisco'nun özünde yatan temel sebep de buydu. hiç ortada yokken bile nahoş duruşlar yaşatan, yaşattığı için de pişman olmayan lanet olası bir pislikti. acımasız, acınası.. peki bu kadar karmaşanın için tekdüze bir sevişmeyi nasıl başarıyordu?


bunun açıklamasını içimizden sadece ben yapabilirdim. çünkü ahşap bir spatula ile dünyayı kurtarırken bile sakin kalan ben, böylesine bir açıklama için biçilmiş kaftandım. öyle de oldu. san francisco'nun araba altı vurduran rampalarında bizleri hırçın birer çita gibi gösteren her detayı, bizim ona olan direncimizi arttırıyor, ele güne karşı mahçup etmiyordu. seramoniler ve az da olsa salon beyefendileri. irdeledikçe çirkinleşen hayatlar, leziz midyeler.. 


etik davranmak gerekirse san francisco; hiç olmadığı kadar yalnız bırakılmış ve kimseye etmediği şikayetleriyle kendine çeki düzen veren bir beyefendinin teki..

hepsi bu.




..week 34 is over!


san francisco üzerinden karakterli şehir aldatmacaları..

.

biraz ara vermiş olmak bir şehre, onun hatıralardan silinmiş olması gerektiği anlamına gelmemeli. bunu son bir kaç haftadır yazamamış olmam sonra düşünür oldum. çünkü zaten uzun zaman önce beynime yer etmiş hatıraların bir birikimi olanları yazıyordum ama bu projeye başladığımdan beri aksatmadan yazmış olmak filan derken bu sefer biraz eksiklik oldu. ihanet denemez, denmemeli buna. sonuçta bir önceki yazımda da belirttiğim gibi hayat, sizi yazmanız için değil de yazınıza malzemeniz olsun diye yoruyor. bu yüzden yazdıklarını aslında yaşadıklarını değil, hayatınız oluyor.. 


san francisco'da buna sebep olan şehirlerden olsa gerek. çünkü yaşadığım onca şeyin beynimde bıraktığı kalıntılardan biri ya da bir kaçında onun da izleri var. olmaya da devam ediyor hatta. çünkü hatıralarından eksik kalmış süregelen bir çok serzeniş sarfiyatı, bu şehir için az bile. siz kendisine ne kadar uzun baksanız o kadar çok çeviriyor kafasını. nasihatler, tek dizelik şiirler filan. bunların hangisine kanacak diye düşünüp dururken siz, o kendince senaryolarında başrol oynuyor. peki bunda kendi karakterini yaratmış bir şehir olması etkili mi? işte biraz da bunu konuşmak lazım.. biz genelde bize hoş gelen şehirleri severiz. ama hoş gelme sebepleri yatırıldığında masaya, aslında sırf bize hoş geldiğini de farkederiz. başkaları için içinden çıkılamaz cehennemlere gebe bir yer olabilir mesela. bu yüzden "şehrin karakteri" dendiğinde biraz genel bakmak lazım. çoğu insan san francisco için karakteri olan şehir diyebilir, hakettiği de doğru olabilir hakeza. merak konusu, bunu nasıl hakettiği.. bu kadar fazla turist çeken, gündemdeki şehir için iddialı bir söylem olsa da; san francisco bence bunu la'den daha fazla hakeder konumda. dediğim gibi göreceli. ki zaten burası da benim sayfam olduğuna göre azıcık lüksüm olmalı. sözün özü; bir şehri karakterli yapan kavramları, olguları, yapıları mı yoksa bize yaşattıkları mı? bence asıl sormamız gerekn asıl soru bu..

yoksa hepimiz karaktersiz şehirlerde yaşayan başlı başına birer karakterleriz..




..week 33 is over!


dışbükey aynalar ve birçok selfi hikayesi..


.

daha önceki yazılarımda da değindiğimi hatırlıyorum. normalde tek başına seyahat eden ya da seyahat ettiği kişiler tarafından istediği fotoğrafları çektiremeyen benim; kendi kendime geliştirğim bir kaç yöntem var. bunlardan en çok kullandığım da dış bükey aynalar. genelde dar sokaklar ve kör noktaya sahip otopark çıkışlarında kullanılan bu aynalar, genelde benim için kendi fotorafımı çekmek için kullandığım bir araç. en çok sevme sebebim de sadece beni değil, etrafı da çekebilmemi sağlıyor olması. zaten bir aynadan bu kadar fayda sağlıyor olabilmem bir hayli garipken, bir de bunu arşivlenecek kadar değerli kılması sanırım onu daha da kabul edilebilir kılıyor..


bunun gibi tonlarca fotoğrafım var aslında. bunun bu yazıda seçilmesinin sebebi sadece san francisco'da çekilmiş olması. ha bir de bu tür fotoğraflarda her zaman sadece ben olmam. çoğunda bana ilks de eşlik eder. amaç belli dediğim gibi, kendi foroğafımı çekebilmek için tamamen bir  araç. tıpkı vitrin camları ya da motosiklet aynaları gibi. onları da artık başka zaman anlatırım.. 



..week 29 is over!


bir öykü.. san francisco üzerine

.

batı'ya gitmek üzerine..

bu olguyu amerika gibi bir ülkede yapmak kadar güzel çok az şey var sanırım. çünkü yön, üzerine gidildikçe anlam kazanıyor. seyahatin bir noktadan sonra yönsüz bir körebe sahnesi gibi. istikamet hangi tarafaysa, duygular o tarafa eğriliyor. biçimsiz bütün içselleştirmeler, keskin bir alkol kokusu, ızgarada kızaran biftek parçaları ve fazlası. bunlardan sadece birinin eksik olması bile gelecek savaşların müsebbibi. mantık, koskoca coğrafyalarda kayboluyor ve bundan en çok zevk alan yine insanoğlu oluyor. bahşedilmiş ne kadar çirkef, rezil ve biat kültürüne tabi insan varsa bunun içinde. eyvallahı nefes almak kadar benimsemiş, normal olduğu kadar absürt üçüncü sayfa haberleri. böyle duygular bütünü üzerine kurulu şehrimiz san francisco'da sıra..


la'den daha sabırlı olmayı denedik burası için. bildiklerimizi bir kenara bırakıp hiç bir şey yokmuşcasına sade ve bir o kadar da köhne sokaklarında tuttuğumuz evin, beklentilerimizi karşılamaması ile geçti ilk günümüz. koreli bir ev sahibini sevmek kadar zor olan bir başka şey de, aynı tuvalet ve banyoyu başkalarıyla paylaşmaktı. bu bile kavimler arasındaki savaşları körüklüyor, ucundan bucağından bizi etkiliyordu. güzel kılan, eski dostların size tavsiye ettiği kendi birasını yapan mekanlardan biriydi. taze şerbetçi otunun kokusunu kapıdan girdiğinizde aldığınız, bir o kadar da sizi şarhoş eden bu mekanların sırf bu şehirlerde varolması ne kadar da güzeldi. susuz, doğruları söylemesi için çıkan savaşların bir diğeri yaşandı bu şehirde. kalan, dibinde biraz köpük olan bira bardakları ve kimseye acıması olmayan istilacılardı. 


kötünün yanında yanan iyilerdik biz. yine san francisco'nun kazandığı savaşlarda mülteci tadında hayatlar yaşayan. hepi topu 3/5 kişi.. 



..week 28 is over!