salıncakta sallanırken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
salıncakta sallanırken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ahşap bir spatula ile dünyayı kurtarma çabaları

.
serçelerin göç etme mevsiminden sanırım bir hafta önceydi. hiç olmayan bazı hikayeler yazalı, sonrasında bu yazdığım hikayeleri bastırmak için yayıncı arayışımın sanırım 7.yıl dönümüydü. evet! yine bulamamıştım. beni bu yoldan alıkoymaya çalışan bütün sürrealist ressamların -ki bunların başında dali geliyordu- hepsi; yaptıkları tabloların olması gerekenden daha kötü olduğunun farkındaydı. ve yine evet! hiç bir şey yapamıyordum..


arkadaşım uldvih, seri sonu mağazaların hengamesinden olsa gerek kılını dahi kıpırdatmıyordu. son zamanlarda yaşadığı o irlegüler sancıları bana yansıtmamak için çabaladığının farkındaydım lakin; bu onu yine de masum yapmazdı! yapamazdı. hal böyle olunca ona asıl gerçeği söyleme vaktinin geldiği hissine kapıldım. zaman zaman bazı hislere kapıldığım olmuyor değildi. mesela en son bir hisse kapılalı aşağı yukarı 13 yıl olmuştu. bu da sanırım dertsiz masa örtülerini çekmeceden çıkartıp gelecek misafirleri için hazırlık yapan annemin, çatal-kaşık yetmeyince beni karşı komşumuz şengül yengeye gönderdiği güne tekabül ediyordu. bu şaşılacak bir şeydi. daha doğrusu böyle bir şey hiç başımıza gelmemişti. çünkü babam bir züccaciyeciydi ve züccaciye dükkanına fil girmesi uğursuzluk getirirdi. bazı güçlere karşı koyma yeteneğim vardı benim, mesela haşlanmış patateslerin kabuklarını soyarken ellerim çok az yanardı. aynı yeteneğimin haşlanmış yumurtalarda da keşfettiğimde ise, babamın ilk çin imparatorlarından Qin Shi Huang'ın hazinesinden zorla kaçırdığı tamamen el işi vazoyu kutusundan çıkartırken kırmamla anlamıştım. işte asıl felaket şimdi başlıyordu. çünkü çin vazolarının trabzon telkarilerine karşı önlenemez yükselişi, aynı dönemde ortaya çıkan seyr-ü seferlerdeki tıklıkla açıklanmaya çalışılmış; fakat başarılı olamamıştı. kim di bunu sorumlusu? neydi uldvih ile beni birbirimize düşüren..

genelde dut silkelemek için çağrılan çocuktum ben mesela. anahtarı içeride unuttukları için açık tuvalet pencerelerinden girip kapıyı içten açan. bu yüzden gezegenimizdeki bütün evlerin tuvaletlerine aşinaydım. ne kadar da büyük bir onur değil mi? size şöyle söyleyebilirim; mahalle de visam lord sifon kullanan aile sayısı, penceresinden girip kapısını açtığım ev sayısından azdı. hatta bunu yaparken daracık pencerelerden girip alaturka tuvalete bodozlama atlıyor, tuvaletten çıkarken de ayakkabımı çıkartmam için defalarca tembihleniyordum. halbu ki ben dünyayı kurtarıyordum ve bütün gelecek planlarımı sırf bu yüzden ertelemek zorunda kalmıştım. kısaca tuvalet zeminine ayakkabı ile bastım diye salona geçememiş, oradan antreye ulaşamamış ve nihayetinde amacıma ulaşamamıştım. ayakkabılarım elimde etrafa afedersiniz ama mal mal baka baka kapıları açıyordum. hem de defalarca..

şimdi böyle durumlarda benim gibi süper kahramanlar biraz tedirgin olur. çünkü kapısını açmak için tuvalet penceresinden içeri girdiğiniz evin dış kapısına ulaşana kadar harcadığınız süre,  size bu kutsal(!) görevi veren mahalle sakinini tedirgin edebilir. normalde 20-25 saniye de almanız yolu 40 saniyeye gittiğinizi varsayalım. ev sahibi teyzemiz acaba evin orasını burasını mı kurcalıyor gibilerinden bazı ifrit duygulara kapılır. bu da bir süper kahraman için iyi bir şey değildir. hem de hiç iyi bir şey değildir. sırf bu yüzden bütün mahalle -bunu tekrar belirtmekte fayda görüyorum- kapıda kaldıkları her an beni çağırıyordu. unutmadan söylemek isterim ki bu ben de bir özgüven patlaması yaratmadı. aksine görevimi yapmanın verdiği huzur içinde diğer tuvalet penceresine doğru gidiyordum.




değişik soslar dünyasına çılgın yolculuklar yapıp biber salçasıyla dönmek

.

sol klarnetin hiçbir deliğini kapatmadan üflediğinizde çıkan sesin sol olduğunu bilmediğinize göre, konuyu bunun üzerinden devam ettirmek size bahsetmek istediğim şeyin -artık her neyse- gizemini daha fazla arttırır. lakin ben bundan bahsetmiyorum. bi' de leonardo da vinci gerçeği var tabi. tuttuğu bütün notlarını çözülmesin ya da anlaşılmasın diye değil, solak olduğundan ve eli yazdıklarına dokunup mürekkebi dağıtmasın diye tersten yazdığı gerçeği. ben bundan da bahsetmiyorum size. "news" kelimesi var sonra. bu kelimede North,East,West,South kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiş. doğru; ben bundan da bahsetmiyorum size. dişleriniz. alt çenenizdeki dişlerin hepsi bir sinire bağlıyken, üst çenenizdeki dişlerin her biri farklı farklı sinirlere bağlıymış mesela. tebrikler! bu seferde doğru tahmin ettiniz. ben bundan da bahsetmiyorum size. 

kısa bir süre sonra gelen edit: "evet alt çenedeki dişlerin hepsi bir sinire bağlı (n.mandibularis), ama üst çenedeki dişlerin her biri farklı farklı sinirlere bağlı değil, sadece alta göre 3 bölgeye ayrılmış,basitçe ön, orta, arka diye özetleyebiliriz" şeklinde aydınlatıcı bir bilgiyle beni düzelten Adsız (ismini vermek istemeyen bir izleyici) kişisine sonsuz teşekkürler.
mahalle bakkallarının o esrarengiz halleri çoğu çocuk için bir maceradır. yukarı bahsettiğim gereksiz bilgilerden daha esrarengiz hemde. mesela ben bizim mahalle bakkalının, ben evdeyken neler yaptığını çok merak ederdim. rafları tozlu bakkalında öylece oturup durması, bir müşteri geldiğinde yerinden kalkmadan -bazılarında kalkardı şimdi günahını almayalım- verdiği hizmeti filan..

dünya mutfakları hakkında bir vedat milor olmadığımı anlatmama gerek yok malum. dünyayı da bu şekilde ele geçiremeyeceğim aşikar olduğuna göre size biraz market maceramdan bahsetmek için geldim bu sefer. normalde yemek yaparken kullandığım malzemelerin çeşitliliği ile övünen biri değil, kısıtlı malzemeyle maksimum verim elde etmek adına elimden geleni yapan biri olduğumdan anlatacaklarım biraz garip gelebilir. çünkü mesela ben hiç teriyaki sosu yapmadım evde. yediğimi söyleyenlerde halt ediyor hatta..

bisiklet sürerken pantolonunun paçası zincire sıkışıp yağ olan, yağ olmakla kalmayıp yırtılan bir nesil heba oldu gitti. hiç kimsede çıkıp demedi ki agam bu nedir! mahalle bakkalının ne yaptığını merak etmekle kalmayıp, yine aynı mahalleyi paylaştığımız komşularının evleri de bana hep esrarengiz gelmişti. halbu ki ne kadar farklı olabilirdi ki! toplasan iki oda bir salon vardı onlarda da. kaç farklı şey yapabilirlerdi ki? o zamanlar serdar ortaç gibi fikirlerim varmış meğersem. "topu topu 7 nota var. kaç beste yapılabilir ki?" diyen adamla aynı fikre ortak olmuşum. ama işte merak ederdim hep komşuların evlerini. ne yaptıklarını değil, sadece içlerini. çocuk aklı işte; ermiyor ki her şeye..

bir hayale salık verme anlamındaki -di eki

.


iştirak etmek lazım müşterek olan her şeye. mutluluk mesela; hiçbir mutluluk yoktur ki sadece kendi başına yaşadığında anlam kazansın..

gidişte hakeza. sadece gidene yaramaz her gidiş, geride kalana da bırakır bir şeyler. sus pus oturmalar, aniden kalkıp gitmeler; hep geride kalanı acıtır..

iştirak etmek lazım. yok öle yalan dolan, her biri  yoksul iki bedene bir şeyler lazım. sefasını sürecek her kimse bu hayatın, ona da biri lazım..

dedim ya mirim, iştirak etmek lazım..


çimlere uzandığınız oldu mu?
yayılın çimlerin üzerine,
acele edin!
er veya geç
çimenler yayılacak üzerinize

                              Jaques Prevert




* iş bu yazı; uçsuz bucaksız bir kumsalda bembeyaz bir kağıda yazılmış (-dı).


bazen susmaya gelirsiniz ya

.

..hani saatlerce konuşursunuz..

"zamana karşı koymaya başladığında insan; kaybedeceğinin farkında değildir. bunu bilmeden yapar her şeyi. bilmediğinin farkına vardığında da hep bir başka sefere deyip kabul eder yenilgisini. bir yudum daha alır elindeki kadehten, bir nefes daha çeker içine bu sarhoşluğu.."

böyle tırnak içine alınmış bir paragraftır işte hayat. dört başı mahmur bir pespayeliğin tam ortasındadır kendileri. kimseye eyvallahı olmayan yırtık bir çoraptır hatta; gittiği misafirlikte kendini saklama gereği hissetmeyen. asılsız dedikoduların kaynağıdır. ikinci kere kullanılan sallama bir çaydır belki de; ilkinin tadını hiçbir zaman vermeyen..

defalarca yazıp silinen ilk satırdır en çok satan romanınızın. loş ışıklar altında sizi o ahşap masaya hapseden intihar mektubunuzdur. geride bıraktıklarınızı hiç düşünemeden çıktığınız en uzun yolculuğunuzdur belki de; belki de size sunulan onurdur..


yalnızlık ise; ağlamayı kendine şükran saymış devşirme bir gülümsemedir. kendi başına olmaktır milyonların arasında. hayranı olduğunuz grubun konserinde, gözlerinizi kapayıp o en sevdiğiniz parçayı onlarla birlikte söylemektir. sigarasını yakmak için sizden ateş isteyen birinin suratına içinize çektiğiniz sigaranın dumanını üflemektir. defol git başımdan dercesine..

gülmektir aslında hayat. buruşmuş zeytinlerle dolu o cam kaseyi buzdolabının en ücra köşesinde bulmaktır. aylardır dolapta bekleyen beyaz peynir tabağındaki peyniri, yenisiyle değiştirmektir belki de. belki de kaynayan çayın sesine uyanmaktır.. 


şimdi kimlerin peşinden gitmem lazım benim; kimlerin eteğine yapışmam lazım? hani her sabah bambaşka bir ülkenin sınırları içinde uyanmaya söz verdiğim kendime, sırılsıklam sövmem mi lazım..

döndüm sonra..

hayattan açtık kapıyı, sonra yalnızlığa dadandık. sonra tekrar hayata geçip, kendi derdimizin içinde mantarlaştık..

gülen bir insanı görmekle başladı her şey, sonrasında tuttuğunuz elin sıcaklığında akıllandı başımız. girdiğimiz suyun altında akıttığımız gözyaşlarına  inat, kaybolup gitti yaşımız..

sonra yine döndüm..




saf bir tecelliyedir bu seyr ü sefer

her insanın kendini mutlu hissettiği yerler vardır elbet. orasını daha bir sever, daha bir kendinden bulur. işte bu da ona adanmış bir yazı olsun efendim..

çoktandır aklımda olan ama yapamadığım bir projeydi bu. en mutlu olduğum yerde; yani havalimanlarında fotoğraf çekmek! biliyorum biraz garip gelecek ama bunu daha önceden de yazmıştım bir yazımda. havalimanlarının bendeki yerini. özgürlük hissi mi dersiniz ne dersiniz bilmiyorum, mutlu ediyor beni..


eğer bir yere gideceksem hep erkenden gitmişimdir havalimanına. uçağı beklemekten öte; orayı yaşamaktır amacım. sanki özgürlüğüne giden bir köle gibi; bile bile ladese elimde kemikle koşarım! hal böyle olunca bazı şeyleri de görme fırsatım olur. tıpkı bu adam gibi. beklemekten olsa gerek uyuyakalmış. onun gibi binlercesi de elbet..


garip garip bakmasına aldanmayın siz; kurdu olmuş buraların. kim bilir kaçıncı uçuşu! budur aslında bu mekanın raconu. öyle ortalarda gezerken özgür takılmak; en azından ben öyle yapıyorum :) tamamen özgür olduğumdan değil haa; sadece öyle olmayı seviyorum..


büyük olasılıkla aranızda bir camekan olur buradaki görevlilerle. ama inanın sizin yerinizde olmak için nelerini vermezler. günde bilmem kaç kişiyi gönderirler yurtdışına; ama gelin görün ki baki kalan yine onlardır..

sürekli gidenlerin içinde belki de en şanssızı onlar. işleri bu elbet; lakin her birinde bir yerde sabit kalma arzusu var gibi. "acaba bu sefer gitmesem mi?" dercesine etrafa bakınmalar, yüzlerdeki o mecburi gülümsemeler vs. hepsi bunun göstergesi. bir yerde bitecek elbet; ancak onların olan bir zaman kalacak mı bilinmez..

insanoğlu kendi belirler sınırlarını! nerede olmak isterse orada olur aslında. hem fikren hem bedenen bu böyledir. haritayı önünüze koyup basın parmağınızı ve sonra deyin ki; "bu sefer burası!" işte orada başlar aslında özgürlüğünüz, işte o zamandır sizi siz yapan beniniz. amaç 'gitmek'se, yolda oradadır yolcuda. ta ki siz hadi eyvallah diyene kadar..


aslına bakarsanız o kadar güzel ki; bütün ümitsizlikleri, bütün çaresizlikleri ve bütün bencillikleri arkada bırakıp gitmek! sadece size ait zamanların olduğu ülkelere göç etmek. "ceketimi alır çıkar giderim" diyebilmek. -ebilmek! 

işte burada sanırım bütün mesele; -ebilmek..


koşup gitme vaktidir efendim. en mutlu, en meshud olduğunuz yere. arkada ne bırakırsınız bilmem ama; vakit bu vakittir..

gülmek için belki, belki de hıçkıra hıçkıra ağlamak için;

vakit gitme vaktidir..




nedenini sordular, bende söyledim..

bundan bir ay önce "İstanbul Bilgi Üniversitesi Haber Merkezi -HaberVesaire- bölümünde muhabirlik yapan bir dost bana bloglar ile ilgili bir haber hazırladıklarını ve küçük bir söyleşi yapmak istediğini söyledi. geri çevirmek olmazdı elbette.. haber geçenlerde yayınlanmış. kendileri aşağıda. beğeninize sunarız efendim... 



- blog yazma sebepleriniz nelerdir?

+ bloğumu sadece aklıma gelen, takılan ve kendi anılarım için yazıyorum. olay sadece kendim için. başka bir şey için değil.. bir açıdan kendimi bir yerlerde ifade etme isteği sanırım. bunu ekşi sözlükte de yapabilirdim ama olay sadece bu değil tabi ki. fotoğraf çekmeyi çok sevdiğim için paylaşma imkanım var. yazılar ise her zaman ifade etmede bir araç. blogda bunu yapabilmem için bir vesile..

- bloğunuzu açarken bir çıkış noktanız ya da hedeflediğiniz bir amaç var mıydı?

blogu açarken kesin bir amacım olmadı. sadece ben bu düşündüklerimi çektiğim fotoğrafları bir yerde paylaşmalıyım mantığı. sanırım amaç sadece kişisel..

- bloğunuzun aylık ya da haftalık okunma oranı nedir? az okunduğu zaman bu durum sizi olumsuz olarak etkiliyor mu?

belli başlı okuyucularım var. onların haricinde yurtdışından blogumu okuyan insanlarda var. onlara da hitap etmek hoşuma gidiyor. fotoğraf evrensen bir şey ve bu herkesin ilgisini çekiyor. az okuması da hiç moralimi bozmaz. ben önceden de dediğim gibi asıl olarak kendim için yazıyorum..

- maddi olarak google adanse gibi yerlerden kazanç sağladınız mı? daha doğrusu maddi bir kazanç kazanmak beklentilerinizin içinde var mı?

maddi bir şey hiçbir zaman düşünmedim. bu maddiyat ile olacak iş değil bence..

ilk açtığınız zamanla bu günü karşılaştırdığınızda bloğunuzda nasıl bir gelişme var? daha geniş kitlelere seslendiğinizi hissediyor musunuz?

gelişme her türlü, her zaman var. okunma durumunun fazlalılığı da çok sevindirici. yazılarımda bu oranda daha fazla gelişti tabi ki. daha sağlam basıyorum sanırım yere.. olması gereken de bu belki de..

bu güzel söyleşi için Görkem KeserGüventürk Görgülü'ye ve onlar vesilesiyle HaberVesaire ekibine bir kere daha teşekkürler..

edit: bu arada kitap okuyan sultanahmet'te güneşin tadını çıkaran bir hanımefendi. tarihin göbeğinde satırlara dalmış. rahatsız etmek olmazdı..

hav ay med yor madır'da olası gelenler kulübü


zamanım olmadığı için izleyememiştim üzerime gelmeyin! tamam itiraf ediyorum bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim.. oldu mu??

lanet olsun ki çok güzel ve bırakamıyorum! ne yapsam, ne etsem olmuyor! bütün gece sanırım rekorum 14 bölüm üst üste. 14 bölüm x 21 dk. = 294 dk / 60 dk = 4,9 saat.. inanılmaz değil merak etmeyin. uyuya kalmasaydım emin olun daha da giderdi bu denklem ve sonundaki sayı sanırım 6'dan daha büyük olurdu!

şimdi diceksiniz ki ne yani 5 tane elemanın new york'ta yaşadığı olaylar nasıl bu kadar güzel olabilir. ezel buna on basar! bassın hatta yetinmesin ondan sonrada bana bassın.. şahsen yine fikrim değişmezdi! hatta dur lan, değişmedi. (burda ezel'in bana bastığı anlamı çıkarılmasın, çıkaranı gebertirim) neyse olay dediğim gibi bu 5 elemanın yaşadığı çılgınlıklar, kendi aralarındaki $ukelalıklar filan değil. sadece o kadar kusursuz yapıyorlar ki bu işi bırakamıyorum. "acaba öbür bölümde ne olacak?" merakı da yok hem. hepsinde ilk kez yaşana bir zevk. sanırım şu ilk sevişme durumu gibibişi bu..

hepsini geçtim,

----- spoiler başladı -----
adamların/kadınların muhabbetleri, evlerinin altıdaki bar, düğün hediyesi olarak hediye edilen vibratör filan hakikaten kusursuz bir senaryo örneği.. (tamam kabul vibratör iyi bi fikir değildi)
----- spoiler bitti -----

kendimi bulmuyor değilim bu adamlarda.(buluyorum yani) gidip new york'un bilmem ne sokağında 3. katan bir ev tutmak, altındaki pub'da iş çıkışı hang out yapmak filan.. hakikaten dets ovsımmm men, dets ovsımmmm

öle işte söyliyim dedim.. neyse ben devam eder diziye. görüşürüz..

buharın yazdığı bir kültür; hamam


geleneklerle bezeli bir simgenin aslında o kadar basit olmadığını, var olan bütün olgular gibi hamamında kendi içinde bir felsefesi olduğunu ifade eder. çağlardan beri süre gelen bu sağlam imge yığını kendini yok etmeden ama birazda olsun değiştirerek günümüze kadar gelmeyi başarmıştır.

sıcaklığın sembolüdür bir nevi hamam. buhara karşı verilen bir mücadeleden öte, ondan faydalanmak onu hissetmektir. yatılangöbek taşı bir büyüklük ifadesidir aslında. sırası vardır hep; büyük göbek taşına yatmadan küçük yatmaz. o kalkıp ferahlamadan, yaşça küçük olan yerinden kalkmaz. bunların hepsi bir dizi saygı sembolüdür. keselenmek ya da masaj hepsi birbirini takip eden kurallar bütünü... hamama ilk giren yıkanacağı kurnayı seçer. onunla birlikte giren ise ona icabet eder. bu yüzden büyük hamamdan içeri girmeden küçük girmez. büyük hiçbir zaman sabun ya da hamam tasını taşımaz. gelenek icabı büyük her daim sıranın önündedir. yıkanmaya başlamak için ilk önce terlemek gerekir. hamamın mantığında da bu vardır zaten; terlemek! kir terleyen vücudu terk ederken asıl olan her zaman akan suyla gitmesidir. bu yüzden kişi hamamda kaldığı süre boyunca buraya aittir. serinlemek için dahi olsa ilk terini sıcak su dökünerek atmadan dışarı çıkamaz. her ne kadar bünyeden bünyeye fark ederse de bu böyledir.

ilk yıkanan her zaman büyük olandır. çünkü o göbek taşına yatmak için sabırsızlanır. göstermek istediği asalet ve büyüklük kendini en fazla orada gösterir. sabun onun elinden alınır, üzerindeki köpük dökülmeden de asla geri verilmez. hep o bakar suyun sıcaklığına. onun kurnasına soğuk su girmez. hamamın mantığına terstir soğuk su! kesede ve lifte o her zaman sırasını ilk savar. beklemez sizin bitirmenizi çıkar hamam avlusuna yakar nargilesini.. onun havlusunu tellak sarar. sırtına şöyle hafiften bir vurur ki hamamdan çıktığı belli olsun. geçer sedirine uzanır ve dinlenir ne kadar isterse...

hep göz ucuyla süzmeler vardır bütün bunlar olurken. büyük hep yanında getirdiği küçük olanı ince ince süzer. hatasını yüzüne vurmaz. öğrenene kadar yaptırır sadece. defalarca kese yaptırdığı görülmüştür hatta.. içindeki saf hali dışarı çıkarana kadar bu böyle devam eder. en son peştemal alır nasibini ondan. kültürüne saygısından buruşturulup konur kalkılan sedire. ki kullanmasın ondan sonra gelen başka biri...

ikisıfırbirsıfır


şimdi ne söylemek lazım tam olarak bilmiyorum.. çoğu insan az sonra içeceği ilaç için yarım doldurduğu önünde duran su bardağa bakar saat 00:01 iken, kimi gözlerini kapalı ellerini kaldırmış bir halde kendinden geçer. ikisi içinde yıl aynıdır aslında ikibinon...

pek fazla güldürmeyen yıl değildir aslında, yoktur lan onun kabahati.. kader de değildir aslında, suçsuzdur o da. insanın kendidir aslında bahtını berbat eden. kırılası eli, kopası dilidir.. hep yenildiği nefsidir belki de!

şimdi gelecek noel babayı bekleyen bir sürü çocuk var ya? haah işte onlardır asıl kahraman. şu içine ettiğimiz dünya da bize hiç kızmayan, bir gün olsun darılmayan çocuklardır. yarınına bakmayı bile bilmediği şuan ki hayatına neler yaptık kim bilir, nelerin hakkından geldik. yazık!

iç karartan bir yazı oldu sanki bu. olsun varsın..
ben sadece görmek istemediğimiz bir gerçeği söyledim, gerisi sadece huzur!

sanırım şu anın en güzel parçası; "gamzedeyim deva bulmam, garibim bir yuva bulmam.."

ben içimden söylüyorum şuan ve o kadar mutluyum ki...

mecburi edit: mutlu yıllarınız olsun efendim.

sessiz bir savaş başladı! kazanan yine kadın..


sadece kısa giydiği için başlamıştı bu sefer,
o en beğendiği eteği giydi diye çıktıkları yemekte.
kadın hiç olmadığı kadar sakınmadı lafını,
ama yine de çıkardı eteği tek seferde.


tertemiz edit; kadının kaybettiği her savaş aslında kazandığı yeni bir zaferdir!


ineceği durağı bilmemenin verdiği tedirginlik


ilk defa gidilen şehirde yaşanır genelde.. binilen otobüste, dolmuşta hep vardır bu tedirginlik. metroda, tranvayda pek yoktur ama yinede içten içe kendini belli eder. yanına gideceğiniz kişi size "park durağında in, ben ordan alırım seni" şekline bir koordinat verir. sizde bindiğinizde ya şoföre ya da muavine söylersiniz "park durağında inicem ben, geldiğimizde haber verir misiniz" diye..

buraya kadar her şey normal seyrinde ilerler fakat durulan her durakta, geçilen her parkta bu huzursuzluk baş gösterir. artık dayanılmaz seviyeler ulaşır, saatlerdir tuttuşuğunuz çiş gibi.. muvane yahut şöföre sorulur; “ben park durağında inecektim ama, geçmedik di mi?”

isteyerek olmamıştır bu mecbursunuzdur, kısacası o muşmula suratlı adamların yüzüne pek hevesli değilsinizdir. zaten cevapta pek gecikmeden gelir; “ya tamam aklımızda, indircez biz seni. daha çok var..”

“daha çok var!”

var varda ne kadar çok? senin çok anlayışımla benim ki bir mi?

yolculuk devam eder.. yine duraklar geçilir, yine parka benzeyen garip yerler.. işin kötü yanı inen yolcular olmasına rağmen binenlerin yüzünden arkaya doğru ilerleme, şöför ve muavinin o şevkatli(!) kanatlarından ayrılma durumu olur. gittikçe arkaya doğru ilerleme, sizdeki bu huzursuzluğun artmasına ve “ya beni unutursalar” tedirginliğinin eklenmesiyle tavan yapar..

sonunda imdadınıza yolculardan biri yetişir;

- siz park durağında mı inecektiniz?
+ evet
- burası park durağı..

metal insanların sene-i devriyesi


bizim imamlardan biri bu yurtdışı tayinlerinin ilk başladığı dönemde almanya'ya gönderilmiş. tabi amaç din olsa da işin ucunda da birazcıkta para var.. neyse alışma devrelere derken bizim imam bir gün camiye gitmek için binmiş otobüsün birine. binerken de bileti olmadığından mütevellit şoföre uzatmış parasını. şoför bizim hafif kirli sakallı, kumaş pantolonlu imamı görmüş tabi, hafif bir gülümsemeyle uzatmış paranın üzerini..

neyse bizim imam hiç bakmadan koymuş cebime geçmiş arkaya doğru oturmuş bir yere.. şeytan bu ya birden bakma gereği duymuş paraya. çıkarmış cebinden paraları saymış! bakmış ki 1 mark fazla. ulan demiş acaba yanlış mı saydı? tekrar saymış hakikaten de bir mark fazla.. bizim şeytan dürtmeye devam etmiş bizim hocayı. hoca içinden; "amann götürmesem nolur sanki" deyip koymuş cebine parayı.. iman bu olsa gerek ya birden kalkmış yerinden şoföre doğru seyretmiş. gidip uzatmış bir markı, fazla verdin demiş. şoför o gülümsemeyi tekrar takınıp suratına; sen müslümansın di mi? demiş. hocam hain bir gurura meyl etmiş bir halde; "evet öyleyim" demiş. şoför patlatmış peşinden lafını; "ben sana bilerek verdim o bir markı, acaba geri getirecek misin diye merak ettim. siz müslümanlar çok dürüst insanlarmışsınız, hakkınız olmayanı almazmısşınız. acaba gerçekten öyle misiniz diye yaptım. müslümanlık bu olsa gerek diye düşündüm" demiş..

hoca durağa gelip o iki üç basamaktan inerken içinden; " ulan görüyor musun az kalsın satıyorduk dinimizi bir marka"..

nereye bağlıcam; şimdi bizde mi satalım bu toprağı 1 kuruşa, üç beş çapulcunun masasına meze mi yapalım?? hakikaten olmayacak duaya amin diyorlar, bilmiyorlar mı acaba ateşim ilk önce alevi çıkar sonra dumanı.. sıvamayın lan paçaları! zira sıvayacak bacak kalmayıncaya kadar budarlar dallarınızı!.

resmi edit: hayatta yapmıcam şeyi yaptırdınız lan bana! sokarım sizin yapcanız siyasete..


hatırlamaktan daha ziyade unutamamak


hasretinden ölüyorum bu aralar.
kaşınıyorum yani. bile bile ladese, kemik elimde koşuyorum.!

güzelliğe inancımı sarsan simgeler var



çok kısa kesicem bu sefer. ilk olarak şunu söyliyim; tanımam etmem bu hanımefendiyi. şeker kız candy kadar önlü olsa bile..!

yalnız şunu söyliyip gidicem. başlıkta da dediğim gibi; 
"güzelliğe inancımı sarsan simgeler var..!"

hepsi bu


twitter'dan esen kişisel rüzgarlar ve fantezi dükkanı


"konuşmama başlamadan önce esaret bedenlere selam ederim..!"

şimdileri öyle haller içindeyim ki; iştirakımıza gar olmuş registiration cardlara sahte isimler girip kendimi olmadık odalara check in ediyorum. 'fazla kalmıcam zaten' psikolojisine girmeye gerek olsa da, hepsinden çok kızdığım üç beş çapulcuya ayak sürüyorum. sıçıcam ağızlarına o olucak afedersin..!

neyse efendim, kendi halet-i ruhiyemle sıkmayayım sizleri. aslında bu aralar hayatım bir cebelleşmenin içinde fakat; sanrıları yastığının altına koymıuş küçücük kızlar gibi gece su içmeye bile korkuyorum. çişimi bile sabaha kadar tutar oldum. bakalım sonumuz hayr olsun.!

fotoğraftan bahsediyim birazda, aslında bakarsanız hiç mi hiç haz etmediğim fantezilerin çizgi romanını aldım mahalledeki free shop'tan. düşün nasıl bir mahallede oturuyorum free shop var evimin altında. işin garibi fantezileri hesaba yazdırıp aylık alınca öderim gibi bir durumda ne yazık ki yok. olsun varsın bakalım...

buarada beni aha bu okuduklarınızdan takip edenler buna et olarak  www.twitter.com/ugurgucarslan adresinde de takip etsinler. anlık durumumu, titreşime aldığım telefonumu, çilekli yoğurt yerken ki hazzımı buradan aktarıyorum. artık kime denk gelirse?!?

okuyun anam bunu da; www.twitter.com/ugurgucarslan nesilden nesile aktarın..

en derin sevgilerimle;

fareli köyün hayalcisi. namı değer (f)(k)(h)

şımarık edit: çok resmi oldu lan :)

telsizden gelen anons ve tırsmak üzerine


"kıç kaşıma dönemlerini yaşadığımız şu günlerde, cukkaya geçen mariz miktarında gözle görülür bir artış yaşandı. turnikeli kapılar önü bekleyişler ve beyaz borsa uygulamasında raicin belirlenmesi bu durumu tetikledi. temennimiz önümüzdeki günlerde de bu şekilde yaşanması." ama...

şimdi bu ama'dan sonra anlatılacaklarım tamamen bir sakinlik, hololuu adalarında bir dinlinlik gösterisidir. ola ki bir karşı koyuş varsa size karşı, bu sizin yapınızla doğru orantılıdır. "açık konuşsana olumm" diyeleri buradan gördüğüm için hemen açıklayayım;

efendim insanoğlu hayatını idame ettirebilmek için bir iş ile iştigah eder.
bu iştigal;
ister masa başı (bkz: bankacılık)  
isterse de ayaküstü olsun (bkz: beyaz borsacılık) 
verilecek residance kirası ile alakalı  olabilir. (bkz: bey palace)

bu oluşlar sırasında karşısına bazı engeller çıkması da kuvvetle muhtemeldir. ha aşılır mı bu engeller? aşılır. aşılır ama bu birazda onun hayat tecrübesine ve telefon defterindeki kişilerin meslek grupları ile alakalıdır.

şimdi gelelim buraya kadar ki hayat dersimizden çıkaracağımız sonuçlara...

mirim, bu polis dediğimiz karakterler kendilerini üniformalara bürünmüş batman'ın yaveri robin mi zannediyor??? şahsen umrumda değiller, çokta fifi; fakat götleri çalan bir telefonla atacaksa ve az önceki kalkık göt hemencecik inecekse hiç yapmasınlar. o üniformadaki türk bayrağına yazık. neymiş; yoksa eğer içinde bir cesaret pırıltısı, yapmıcaksın aslanım..!

karakter yoksunları sizi, muşmula suratlılar..!
çok kasmayın siz, anlayan anladı..

bir telefonla 3-5 iti muma çeviren hamza abi için gelen edit: ama abi biz onu 2 kere uyardık yaa!!!

benden gelen edit:  abin yesin sizi, ben şöyle kenarda iniyim..

gandhi'den öğüt alan dallama kardeş


hz google ile başlayalım söze; evvelki gün mahatma gandhi'nin doğum günüydü. ee hz. google'da boş durur mu hemen kutlayı vermiş logosuyla. ne diyim valla helal olsun ?!?

ayrıca cocuklara verecek bir öğüt var aklımda; abinize dikkat edin. ilk başta iyi gelirken tadı gitgide ekşimeye başlar. ha hepsi için mi geçerli? tabiki de hayır ama yine de ben söylemek istedim..

yağmurlu bir köy gününden gelen edit:; neydi o çevizli ekmekler, neydi o tadından yenmeyen meyveler, neydi o hava, mısır unundan yapılmış peynirli tava !!!

şehirlerarası otobüs fantezileri


biraz ayrı kaldım kusura bakılmaya. bayram tatili malumunuz, memleket ziyareti, aile hasreti giderme politikası, damacana su siparişleri vs. bunlar aslında insanı hayata bağlayan diyaloglar amma velakin nerede o eski bayramlar..!

olay aslında bu da değil. ben şu şehirlerarası otobüs yolculuklarında kaldım. bakın bu her zaman olan bir durum değil, zaman zaman olan bir olay da değil. sadece o gün ki şansınıza bağlı. eğer şansınız iyi ise yanınıza oturan dımbık -dımbık diyorum çünkü öyleler- size rahat bir yolculuk yaşatır. aynen insanla yatağa girmek gibi; ne kadar tecrübeli ve kendinden emin ise insan ise o kadar rahat ettirir. bindiğin at gibi, rahat gidersin yani..

neyse geliyorum memleketten ismi lazım değil bir otobüs firması ile, koltuk orta sıraların biraz arka tarafları. hatta dur tam adresi veriyim; 38 numero! neyse her zaman ki gibi senelerin verdiği tecrübeye istinaden oturdum koltuğuma -ki cam tarafı olup olmaması sorun değil- başladım sakin yolculuğumun ilk dakikalarına.

yanımda oturan -dikkat: oturma kelimesi sadece normal insanların yaptığı eylem olduğu için söyledim, bildiğin lafın gelişi- öküz tek kişilik koltuğa bir yayılmış, sanırsın kendi evinde yeni aldığı tv koltuğunda oturuyor. ulan insan biraz toplanır, biraz kişilik sahibi olur! yok anam yok, kimsede saygı kalmamış, yok olmuş vesselam...

artık özel arabamı alana kadar gitmeme kararı aldım memlekete. ben giderim adım kalır otobüslerde sonra; çekemem çalı, çırpıyı ?!?

pis edit: hepsini geçtim birde ayladır uyumamış öküz gibi böğürmez mi..! suratına kusuyum suratın...

yıkanmış yastık kılıfının mis kokulu hikayesi


aklıma gelmişten anlatıyım diyorum. hep böyle oluyor gerçi ama...

şu yatağa yattıktan 2-3 saniye sonraki rahatlık hissi. nasıl bir tekdüzeliğin algoritması bu anlamış değilim. bütün günün yorgunluğundan mıdır yoksa hepsinden fazla bir iştirake gark olma mıdır bilmiyorum sanırım herkeste var bu his. başınızı yastığa koyduktan sonra başlıyor zannımca. bu diğer rahatlıklar gibi değil. mesela; saatlerce güzel bir bayanın arkasında o mağaza senin şu mango benim gezdikten sonra o çok beğendiği elbiseyi denerken orada bulduğunuz puf koltuklara oturduğunuzda yaşadığınız gibi değil en azından... öyle olsa bütün erkekler bilirdi sanırım. (bkz: kızların mango tutkusu)

kola takılan çakma bir luis vieton çanta kadar değeri yok aslında, olmamalıda kanımca. şöyle ki; bir bayana sorduğunda "bundan sende vardı sanki ben öyle hatırlıyorum?" cevap hiçbir zaman gecikmez, emin olun gecikmez..! cevap kesin ve nettir; "yok hayatım yanlışın var. sen diğeri ile karıştırıyosun!" ulan benim bir şey karıştırdığım yok, düpedüz yalan söylüyorsun !?! aynısının 4 rengi var sende!

neyse konu dağıldı yine; o rahatlıktan bahsediyordum. dağıttınız ulan konuyu...

yakında yolları dörtlücek bankacı için gelen edit: yahu nasıl oluyorda o kadar çok yiyebiliyorsun? haa gelirken de biberli ekmekle, içli köfte rici edicem mümkünse. yanında da polca nar ekşisi, salataya neyin koyyoz biliyon mu?

kukuletalı ve soğuk yaz akşamları


çeşitli sorular geldi ev ahalisinden; " neden olmaz peki?" bunlardan ilki ve üzerine en çok basılanıydı!

cevap bulmak için çabalamalar, bugün yaptığım mercimek çorbası, istanbul'u teslim almış yağmur hepsi içindeydi bunun. senelerdir beklediğim gevrek galetalar gibiydi sanki. uzun ve ince...
her yıkamada daha da açılan bir saç rengi olması kuvvetle muhtemeldi aslında. iskandinav ülkelerinden daha yeni gelmiş, iklimime alışmaya çalışan. çalıştıkça, çabalayan; çabaladıkça da uzaklaşan. sanki yüzme bilmeyen bir insan gibi çırpındıkça diplere batan. halbuki yüzmede biliyordu!

bilmesine biliyordu da neden hep bozuk paralara eski ve çirkin mahlukatlar gibi bakıyordu.
merak ettiğim o da değildi ayrıca; hep bir ağızdan söylenilen sezen şarkıları gibi neden hep akılda kalıyordu?
alışkanlık yapıyorsun haberin olsun! alışkanlık yapıyorsun...