new york etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
new york etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

central park'ı neden sevmeliyiz?

.

siyah beyaz bir jazz öğleden sonrası, new york, 2013.. *

iş bu yukarıdaki başlığı taşıyan yazımın üzerinden tam 5 yıl geçmişken, hüviyetini kaybetmiş olma olasılığı daha çok central park'ın. milyonlarca ayak tarafından defalarca çiğnenen bir olgunun bu kadar uzun süre ihtişamını korumuş olması bile topyekün bi' tartışma konusu. hal böyle olunca içinde bulunulan sürede sizi kendine hayran bırakan ve bunu defalarca tekrar eden yemyeşil parkın, sevilme nedenlerini düşünmeye başlıyorsunuz. soruyorsunuz insanlara, hayvanlara belki de. yüzlerine dikkat ediyorsunuz çoğu zaman. kırgınlıktan, bencillikten ve en önemlisi hissizlikten uzak onlarca duygu. bunların olmadığı bir sevgililik hali belki de..  



o yüce kitapta da bahsedildiği gibi bu parkta..

"işte o sebeptendir ki o cümleyi kuranın başrolde olması; diğer tüm güzel manzaraların, şahane müziklerin, en yağlısından süzme peynirlerin ve de tüm sincapların figüran olmasını makul kılar.."



..week 27 is over!



artakalan fotoğraflar / vol #1

.

her seyahat sonrası artakalan fotoğraflarımız var bizim. diğerlerinden daha tekil, kendi başına hikayeleri olan. bunlar aslında bütün seyahatin dışta kalan kısmı gibi. hep hatırladığınız, bi' şeyler ifade eden ama bir o kadar da manasız. bana hep daha güzel gelen kısımları aslında, bu kesin. çünkü elimde fotoğraf makinesi olan bütün yolculukların, böyle sade betimlemeleri de olmalı kanısındayım. öfkemin şiddete dönüşmeye başladığı birer barış antlaşması gibi, kendi içinde çelişkileri olan, oldurulan. bütün belleklerin boşatılması ardından geride kalan bir megabayt yığını belki. silinmeye kıyılamayan kördüğüm argoritmaları..


bazen bir metroda ayakta beklerken..


bazen bir kafenin içinde sinmiş, dışarıda oturanlara bakarken..


bazen bir altgeçitten çıkarken central park'a..


bazen de caddenin ortasında bütün trafiğe inat..

biraz solgun, akşamüstü anıları new york'tan. hayaline iştirak ettiğimiz milyonların, petrol varillerinde yakılan ateşlerin ve tenzih edilen onlarca düşün sonuncusu. sağı solu belli bitişlerin, başlangıcı olmadığından hüsranlara gebe olması gibi. sevginin, algıya dönüşmesi bu, başka bi' şey değil..


..week 26 is over!


bahsi geçen diğer şehirler ve biraz daha new york


.

şehirlerin insanlara sağladığı olanakların en güzeli sanırım hareket edebilme özgürlüğü. çünkü insanoğlu, devinimini yeni tamamlamış varlıklar arasında hareket etme ihtiyacı hissedenlerin en başında geliyor. yaşam olanaklarını irdelerken bile hareket etmesi gerekiyor insanın. düşünürken, hatta severken bile hareket etmesi gerekiyor. peki şehirler? işte işler burada sarpa sarıyor. rivayet olur ki new york, kurulması gereken yerde değil de tam tersi bir yerde kuruldu. bu yüzden de planlanandan daha güzel çıktı meydana. hal böyle olunca şehir, bütün olanaklarını sundu içinde yaşadığı insanlara..


insanlarsa konunun bütünün bağımsız her şeyin bir sebebi olmalı düstürü ile devam ettiler yaşamlarına. binalar arasında kendini yalnız hissetmek varken, şehrin göbeğinde duran bir park mıydı bütün sebebi? yoksa sayısız millet için ayrılmış bir mahalle mi? her aradığınızda ulaşabildiğiniz o hiç olmayan malum şahıs belki de new york. farklı iklimlerde bile bu kadar güzel olan kaç şehir var ki zaten. casey bile vazgeçemiyorken bu şehirden, hayatının bir kısmını geçirmiş insanların öyle kolay vazgeçebilecek olması öngörülmüyordu bütün aristokratların toplandığı, 7 ile 24'ün kesiştiği o garip partilerde..



..24 week is over.



parça başı çalışan şehirlerde bugün; new york..

.

binaların sırt sırta verdiği çoğu şehrin hikayelerinde büyük ayrılıklar var. kimi yoksun zannedilen, kiminin de eskik dürtüleri olduğu için ayrılan kadınlar, erkekler mesela. hiçbiri new york için sevmemişti oysa ki birbirini. belki de sonrası için yapılmadık plan bırakmamış; safi kin ve nefret tohumlarıyla yetiştirilmiş nesilller bırakmak için geriye ilk fırsatı kollamışlar kendi muhitlerinde. metrolarında, caddelerinden biraz daha derin izler taşıyan bir hiyerarşik düzenin ürünü olan new york, işte bu tarihsel devinim sırasında elinde kokteyl kadehiyle kenarda beklemiş ve bunu da sonuna kadar haketmişti..


en ufak açılardan bile güzel görünmeyi başarması, sanırım onu ziyaret edenleri ve orada yaşayanları birbirine düşürmüş olacak ki, çoğu çekişmelerin müsebibi olmuş. şimdi şöyle düşünmek de lazım. dünyanın en popüler şehirlerinde birinde oturuyorsunuz ve orayı görmek için gelen insanlar yüzünden adım atacak zamanınız da sabrınız da kalmıyor. bu sanki evine misafir istemeyen ev sahibi tavrı gibi oluyor ama yine de kabul edilir onlarca yanı var. yine de bir yerlere sokuşturuyor, bırakmıyor öyle ulu orta. 


tek düzeliğin senfonileri çalınsa da caddelerinde, sırf renkleri sarı diye bile binilecek taksileri vardı bu şehrin. londra'da da hakeza.. kiril alfabesi'yle bile yazılsa tarihi, sevilirdi. new york böyle güzel, böyle nazik davranırken insanlara; ona karşı gelen tonlarca kasırganın hiç mi suçu yoktu? bizim kendi yoksunluğumuz bu, belli. çünkü biz saatlerce uçak yolcuğundan sonra yüzde bilmem kaçı turist olan bir şehre imrenerek bakmamamız lazımdı. bakın, sevgisizlik konusuyla gündeme gelmek istemiyoruz; çünkü sevdiğimiz, aşık olduğumuz şehirler de oldu.


ama new york, imkanlarını size daha çok sunan bir killi toprak yığınından farksızdı. o yüzden bu dışavurumumuz..



..week 23 is over!



sokakların bir şehre kattığı anlamlardan sadece bazıları..

.

komin hayatı adında tiyatrolar oynanıyordu 7 ile 24'ün kesiştiği bölgede. kimin aklına gelebilirdi ki sahnenin bütün ihtişamının alfred'in üzerinde olacağını. lastik değiştirmeye durduğumuzu söylemiştik polis memuruna ve statik boya ile boyanmış mutfak dolabı kulplarımızı vermiştik evrak olarak. inceledikten sonra siyah yerine beyaz olması daha anlaşılabilir gelmiş olacak ki "bugün şanslı günündesin" diyerek uğurladı bizi. işte bütün hikaye de öyle başladı new york'un arka mahallelerinde. kendimizden emin adımlarımız olduğundan hikayenin bundan sonrasını daha cesur anlatacağım. korkumuz kimseden olmadığı için kendimize bir nebze cesaret pompaladık sayın okuyucu. sonrası sizin insafınız ve inşanız arasında gelip gitmek üzere kuruldu. kolay gelsin..


dünyada sokakları en çok fotoğraflanmış şehir olabilirdi new york. 2007 senesinin sonbaharına doğru kendimizi new jersey'den zor atmıştık center station'a. ki bu bir atış değildi inanır mısınız? hatta  bu new york ile ilk sevişmemizdi. çünkü sahillerine vurmuş çok az balinası vardı new york'un. bizim için çok şey ifade etmese de, sancılı bir serüvenin iç gıçıklamaları olarak tarihe geçtiğini biliyorduk. neyse.. new york için hissettiklerimiz hakkında bir kaç kelam etme gafletine düştüğümüzü, sonrasında ise böyle garip hislerimizin olmasının ne kadar da enteresan olduğunu yine farklı bir sokağında keşfetmiştik. hangimizin böyle hislerin yoktu ki farklı şehirler için. hem kendimiz, hem de hayallerimize dürüst olmak gerekirse -ki bu sanırım zor bir durum- new york aldığı iltifatların bazılarını hakederken, orada yaşayanlar için külfet olduğu konularda da tahtını diğer eyaletlerine bırakıyordu, 5 vakitlik namazların bazılarında..


sabit bir kaç fotoğrafla da yapmıyordu bunu hatta. kaldığımız evin sokağından tutun da, hiç kabul etmediğimiz bir kaç gökdelenin gölgesinde de bu tavrı vardı koskoca şehrin. nüfuzunu kullanıyordu bütün devlet dairelerinde sanki. herkesin yüzyıllarca isteyip de yapamadığını o bir kaç yüzyılda başarmış, geldiği durumla herkesin ağzını açık bırakmıştı. insanların bu şekilde değişim gösteren şehirlere hayranlıkları olduğunu yavaş yavaş anlamıştık biz de. mesela ben, daha önce atlanta'ya hayran olmuştum bir kaç mevsim. ama new york, bütün sıfatları tek bir cümle için kullanarak herkese ne kadar özel bir şehir olduğunu kanıtlamıştı..


sonra mı?

filmlerde görünce kıskanılan çok şehir peydah oldu televizyon tarihi boyunca. oğlunun beyzbol maçına yetişemeyen babalar gibi türediler yanı başımızda. işte biz de bu yüzden aralarından birini seçmek zorunda kaldık, antenimiz elverdiğince. bir nesil heba oldu parliament sinema kulübü izleyemeden yattığı için hatta. izleyenler için de hangi şehir bu anlattığım sınıfa dahil bilemem ama; new york bu hikayede hep en güzel rollerin kahramanı oldu..

onu sevenler cemiyeti tarafından!



..week 22 is over!


let's talk about america..

.

her amerika seyahatinden dönüşte olayın aslında amerika'ya gitmek değil, kalmak olduğuna inanıyorum. vakit geçirdiğim şehirlerin cazibesinde kapıldığımdan filan değil, her bir dakikanın zevkine varabilmek için gözümü bile kırpmadan binlece km yol yapmama imkan sağlayan bir ülke olduğu için. çünkü imkanlar, sizin hayal gücünüzün sınırlarını da belirler bir yerde. gerçekleştirmek için çaba harcadığınız bütün fikirleri, imkanları dar olan herhangi bir yerde ne kadar başarabilirsiniz ki. bunu seyahat etmek kavramıyla bütünleştirdiğinizde, size engin topraklar sunan coğrafyaları sevmeniz kadar doğal bi' şey olamaz sanırım. işte abd'yi bu yüzden seviyorum. nedenleri hakkında çok fazla argüman varken, salt olarak "sebepsiz" demek sanırım en kolay yol olacak bu kıta için..


aynı zamanda şu da var, siz bir ülke severken aynı zamanda bir kıtayı da seviyorsunuz. bu da yukarıda bahsettiğim konunun argümanı oldu sanki. imkanlar.. ayak bastığınız toprakların anlamını sonrasında idrak ederken, belki farkına varmadığınız ve pişman olduğunuz güzellikleri özlemek gibi. sizi oraya ait hissettiren ama biraz da yalnız kalmak için çabalayan.

işte bütün bu hislerin bütünü olan amerika'dan bahsedeceğim size gelecek haftalarda. kaç hafta devam eder bilmiyorum. tek bildiğim bunu yapmaktan çok mutlu olacağım.

hem de çok..


..week 21 is over!


siyah beyaz bir jazz öğleden sonrası

.

itiraf etmem gerekir ki müzikle olan tek bağım, zaman zaman elim alıp üflediğim neyim şu sıralar. divan edebiyatı konusunda eğitim almaya başladığım andan itibaren -ki bu amatör olarak ilkokulda başlamıştı- tasavvuf müziğine karşı garip hislerim vardı. onun da bana varmış ki yollarımız bir yerde kesişti. kısaca boş değildik birbirimize. ilk başlarda okuduğum beyitlerin anlamlarını saatlerce arardım mesela. neyi ne için kullanmış şair, burada kastettiği neydi filan diye. sonraları ona olan tutkumu kendisine açmaya karar verdiğimde durumun vahameti, avuç içleri terleyen bir çocuğunkinden farksızdı. seviyordum, gittim konuştum. ilerisini düşünmek yerine saf ve bir o kadar da derin anlamlar aramaya başladım içimde. beyitlerin arasında kayboluşlarım, neyimi elime aldığımda daha derin olmaya başlamıştı. dede efendi'den dinliyordum çoğu zaman. canlı ne kadar ses varsa ney'den çıkan bulmaya çalışıyordum. artık ne kadar üflüyorsam tek seferde, başım ağrıyordu. nefesimi boş bir kamışın içinden evrene sunmak dünyanın en güzel zevkiydi bana.. 

zaman zaman hala öyle aslında. ben bi' nevi dergahını şaşırmış bir derviş gibi oradan oraya savrulurken, neyin bahşettiği o istikamet her zaman bana en mantıklı yol olur.. olsun da zaten. evrenin bizim üzerimizde oynadığı oyunlara inat, eskiye olan hayranlığımız nüksetsin. başkasının eskisine olmasına gerek yok, bizim eskimize nüksetsin. sizin eskinize hatta..

işte böyle anların birinde rastladım efendim bu jazz üstadına. neyimin yanımda olmaması değiştirirken ruhaniyetini, fotoğraf makinemin izdırabı kapladı bütün new york'u. çünkü o idi bütün mu muhteşemliği hafızasına alan, gören gözlerden daha sakin ve katî!


central park'da ne kadar sincap var acaba diye merak edip hepsinin peşinden koşarken, karşımıza çıkan bu kendine has adamı seyre daldık. bütün sincapları boş vermiştik bi' anda. hepsi ağaçlardan yere bile inmişti halbusa ki. deli gibi bıraktık onları oracıkta. bu sanatsal devrimin içine daldık..


allah bizim cezamızı versindi!

elimizden geldiğince rahatsız etmedik bu sanatsal devrimi. hatta onun birer neferi olduk. bütün herkes buna karşı gelirken biz, soğuk mevsimlerini de merak ettiğimiz new york'u yaşıyorduk. klasik bir jazz eserinin eşliğinde. gelip geçenlerin anlamayıp bizim anladığımız neydi, bunu merak ediyorduk. mesela benim fotoğraf çekmem daha çekici geliyordu insanlara. orada bu adam dururken neden new york'daki bir çok insanın yaptığı şeyi yapan birini izlerlerdi ki?


itiraf etmek gerekirse dinlerken ile bunları çekerken arasında düşündüklerimin farklılığı, insanların neden bu devrime iştirak etmediklerini az biraz açıklıyordu. ama sonucunu bulmaktansa onu dinlemek ve biraz da size izlettirmek istedim. ne iyi de ettim, ne güzel de ettim..

biz ülkecek o cânım küvetlere, o plastik tabureleri koyduğumuzda bittik aslında. o uzun zincirli siyah tıpalar asla affetmeyecek bizi. ve biz her zaman bu yokluğun içinde bir bestenin nakaratına mahkum kalacağız. oysaki ne güzel inatlaşıyorduk hayatla. o bize rest çekiyordu, biz ise onun derdiğini çekiyorduk. aynaları bile müzik yapan bir ırkın kıskançlığını yaşıyorduk hep birlikte. canlı yayında ne söyleyeceğini unutan birer yarışmacıydık ve hayat bizimle dalgasını fena halde güzel geçiyordu..