siyah beyaz bir jazz öğleden sonrası

.

itiraf etmem gerekir ki müzikle olan tek bağım, zaman zaman elim alıp üflediğim neyim şu sıralar. divan edebiyatı konusunda eğitim almaya başladığım andan itibaren -ki bu amatör olarak ilkokulda başlamıştı- tasavvuf müziğine karşı garip hislerim vardı. onun da bana varmış ki yollarımız bir yerde kesişti. kısaca boş değildik birbirimize. ilk başlarda okuduğum beyitlerin anlamlarını saatlerce arardım mesela. neyi ne için kullanmış şair, burada kastettiği neydi filan diye. sonraları ona olan tutkumu kendisine açmaya karar verdiğimde durumun vahameti, avuç içleri terleyen bir çocuğunkinden farksızdı. seviyordum, gittim konuştum. ilerisini düşünmek yerine saf ve bir o kadar da derin anlamlar aramaya başladım içimde. beyitlerin arasında kayboluşlarım, neyimi elime aldığımda daha derin olmaya başlamıştı. dede efendi'den dinliyordum çoğu zaman. canlı ne kadar ses varsa ney'den çıkan bulmaya çalışıyordum. artık ne kadar üflüyorsam tek seferde, başım ağrıyordu. nefesimi boş bir kamışın içinden evrene sunmak dünyanın en güzel zevkiydi bana.. 

zaman zaman hala öyle aslında. ben bi' nevi dergahını şaşırmış bir derviş gibi oradan oraya savrulurken, neyin bahşettiği o istikamet her zaman bana en mantıklı yol olur.. olsun da zaten. evrenin bizim üzerimizde oynadığı oyunlara inat, eskiye olan hayranlığımız nüksetsin. başkasının eskisine olmasına gerek yok, bizim eskimize nüksetsin. sizin eskinize hatta..

işte böyle anların birinde rastladım efendim bu jazz üstadına. neyimin yanımda olmaması değiştirirken ruhaniyetini, fotoğraf makinemin izdırabı kapladı bütün new york'u. çünkü o idi bütün mu muhteşemliği hafızasına alan, gören gözlerden daha sakin ve katî!


central park'da ne kadar sincap var acaba diye merak edip hepsinin peşinden koşarken, karşımıza çıkan bu kendine has adamı seyre daldık. bütün sincapları boş vermiştik bi' anda. hepsi ağaçlardan yere bile inmişti halbusa ki. deli gibi bıraktık onları oracıkta. bu sanatsal devrimin içine daldık..


allah bizim cezamızı versindi!

elimizden geldiğince rahatsız etmedik bu sanatsal devrimi. hatta onun birer neferi olduk. bütün herkes buna karşı gelirken biz, soğuk mevsimlerini de merak ettiğimiz new york'u yaşıyorduk. klasik bir jazz eserinin eşliğinde. gelip geçenlerin anlamayıp bizim anladığımız neydi, bunu merak ediyorduk. mesela benim fotoğraf çekmem daha çekici geliyordu insanlara. orada bu adam dururken neden new york'daki bir çok insanın yaptığı şeyi yapan birini izlerlerdi ki?


itiraf etmek gerekirse dinlerken ile bunları çekerken arasında düşündüklerimin farklılığı, insanların neden bu devrime iştirak etmediklerini az biraz açıklıyordu. ama sonucunu bulmaktansa onu dinlemek ve biraz da size izlettirmek istedim. ne iyi de ettim, ne güzel de ettim..

biz ülkecek o cânım küvetlere, o plastik tabureleri koyduğumuzda bittik aslında. o uzun zincirli siyah tıpalar asla affetmeyecek bizi. ve biz her zaman bu yokluğun içinde bir bestenin nakaratına mahkum kalacağız. oysaki ne güzel inatlaşıyorduk hayatla. o bize rest çekiyordu, biz ise onun derdiğini çekiyorduk. aynaları bile müzik yapan bir ırkın kıskançlığını yaşıyorduk hep birlikte. canlı yayında ne söyleyeceğini unutan birer yarışmacıydık ve hayat bizimle dalgasını fena halde güzel geçiyordu..




mesela ben iştahımı hep kahvaltılara saklıyordum. akşam yemeklerinde yiyeceğimiz bütün her şeyi sanki birer zaruriyetmişcesine yediğimden olsa gerek, kahvaltılar hep daha bi' güzel geliyordu. jazzdan aldığım zevki hiçbir şeyden alamam gibi de geliyordu ama yanılıyordum. divan edebiyatı'ndan beslenmiş taksimler getiriyordum aklıma bu gaflete her düştüğümde. hiç şüphesiz ki her seferinde de galip geliyordum. sürrealist çılgın bir salağın tekiydim ben, bunu söylediğime dahi inanmıyordum..


parkta bu kadar jazz konuşulurken ikimiz arasında, kendisini izlediğimden rahatsız olacak ki göz ucuyla beni süzüyordu muhtelif zamanlarda..


sanırım yavaş yavaş toplanma vakti gelmişti ikimiz için de. ben sahneyi son sözleri için kendisine bırakırken, kulaklarımda bir devrimin o muhteşem melodisiyle kahvaltıda yediğim murray's bagels'ları kalıyordu damaklarımda. arasındaki peynirin çok olduğundan dem vurulmuş dahi olsa da! iş bu konuda dostumuz güney'in kulaklarını çınlatıyorduk olur olmadık zamanlarda. tavsiyelerinin ihtişamını, yattığımız istişarelerde görüyorduk..

sonraları sahne bizsiz daha bi' güzelleşiyordu..


siyah beyaz bir jazz öğleden sonrası, central park, new york

tarih: siyah- beyaz bir jazz öğleden sonrası




9 fikre tercüman olmuş:

ilksen dedi ki...

Bazen bazı cümlelerin yükleminin I.çoğul şahısta çekilmesi nasıl da huzurla doldurur okuyanın ruhunu.

İşte o sebeptendir ki o cümleyi kuranın başrolde olması; diğer tüm güzel manzaraların, şahane müziklerin, en yağlısından süzme peynirlerin ve de tüm sincapların figüran olmasını makul kılar.

Herşeyi bilen adam dedi ki...

Ne Ny ya tek bi saksafoncu central parkın 1/400ünün bi kısmının

Buket dedi ki...

ne yazık ki yazılarını geç keşfedenlerdenim. aslında nasıl keyifli
bir köşeymiş burası.. selamlar...

gezilecek yerler dedi ki...

Ben de geç farketsem de takip listeme ekledim şimdiden. Saygılar..

Aygülce dedi ki...

fotoğrafları geçtim, cümlelerle dans etmişsiniz. hayran kaldım açıkçası.

''parkta bu kadar jazz konuşulurken ikimiz arasında, kendisini izlediğimden rahatsız olacak ki göz ucuyla beni süzüyordu muhtelif zamanlarda..''

Güneş AKDOĞAN dedi ki...

Kontrastı bol, kadrajı kıskançlık sebebi fotoğraflar hep...

rosehearted dedi ki...

Hem edebi hem muzip bir dil kullanmak her yiğidin harcı değildir tebrikler

Erkut OZEN dedi ki...

Ben bayıldım.. Fotoğraflara daha fazla.. Tebrikler.. Kolaylıklar..

Fatma Nur Bayraktar dedi ki...

Bu yazıda en çok neyi sevdim diye düşünüp bi şey bulamadım :}
Topyekûn kelimesini en çok bu durumda seviyorum:
Topyekûn sevdim.
Gören gözüne, işiten kulağına, imgelemine sağlık ;)

Yorum Gönder

hani duşa girersin de su ısınana kadar geçen süre içinde yaşadığın üşüme vardır ya?

hahh işte o anlarda aklına takılan bir yorum olsun..