bazen susmaya gelirsiniz ya

.

..hani saatlerce konuşursunuz..

"zamana karşı koymaya başladığında insan; kaybedeceğinin farkında değildir. bunu bilmeden yapar her şeyi. bilmediğinin farkına vardığında da hep bir başka sefere deyip kabul eder yenilgisini. bir yudum daha alır elindeki kadehten, bir nefes daha çeker içine bu sarhoşluğu.."

böyle tırnak içine alınmış bir paragraftır işte hayat. dört başı mahmur bir pespayeliğin tam ortasındadır kendileri. kimseye eyvallahı olmayan yırtık bir çoraptır hatta; gittiği misafirlikte kendini saklama gereği hissetmeyen. asılsız dedikoduların kaynağıdır. ikinci kere kullanılan sallama bir çaydır belki de; ilkinin tadını hiçbir zaman vermeyen..

defalarca yazıp silinen ilk satırdır en çok satan romanınızın. loş ışıklar altında sizi o ahşap masaya hapseden intihar mektubunuzdur. geride bıraktıklarınızı hiç düşünemeden çıktığınız en uzun yolculuğunuzdur belki de; belki de size sunulan onurdur..


yalnızlık ise; ağlamayı kendine şükran saymış devşirme bir gülümsemedir. kendi başına olmaktır milyonların arasında. hayranı olduğunuz grubun konserinde, gözlerinizi kapayıp o en sevdiğiniz parçayı onlarla birlikte söylemektir. sigarasını yakmak için sizden ateş isteyen birinin suratına içinize çektiğiniz sigaranın dumanını üflemektir. defol git başımdan dercesine..

gülmektir aslında hayat. buruşmuş zeytinlerle dolu o cam kaseyi buzdolabının en ücra köşesinde bulmaktır. aylardır dolapta bekleyen beyaz peynir tabağındaki peyniri, yenisiyle değiştirmektir belki de. belki de kaynayan çayın sesine uyanmaktır.. 


şimdi kimlerin peşinden gitmem lazım benim; kimlerin eteğine yapışmam lazım? hani her sabah bambaşka bir ülkenin sınırları içinde uyanmaya söz verdiğim kendime, sırılsıklam sövmem mi lazım..

döndüm sonra..

hayattan açtık kapıyı, sonra yalnızlığa dadandık. sonra tekrar hayata geçip, kendi derdimizin içinde mantarlaştık..

gülen bir insanı görmekle başladı her şey, sonrasında tuttuğunuz elin sıcaklığında akıllandı başımız. girdiğimiz suyun altında akıttığımız gözyaşlarına  inat, kaybolup gitti yaşımız..

sonra yine döndüm..




hayat ne güzel böyle kendinden bahsetmek filan


  • dikkat! bu yazı çok fazla "ben" içerir..



çoğu zaman fotoğraf çekmeye fırsatım olmuyor. daha doğrusu son zamanlarda bu böyle. hatta ekmek almaya giderken bile makinemi yanıma filan alıyorum. belki bir kaç bir şey çekerim diye. bu yazıda göreceğiniz fotoğraflarda işte bu anların bir demeti efendim. fırsat bulduğumda ne kadar utanmaz olduğumun alamet-i farikası belki de..

ya o muallayı sandala atıp, "ruhunda hicranını" söyletme hikayesi..
bazı zamanlarda aklınıza, dilinize takılan şarkılar vardır ya; benim de şu sıralar aklımda da dilimde de bu şarkı var. levent yüksel'den "dedikodu" hele de şu muallayı sandala attığı bölüm! bitiyorum yeminle. çok güzel çok nezih bir duygunun şarkısı. o eski zamanları akla getiriyor. şu elinde şemsiye, yüzünü peçeyle kapatmış güzel mi güzel kadınların; yakışıklı erkekler alsın diye yere attıkları mendilleri filan. yok yok anladım ben. o zaman daha güzelmiş sanırım bazı duygular..


kahve fallarına inanılmaya başlanılan zamanlarda yazılmıştır insanların hayalleri. bu anlarda bekler onları boş sandalyeler; gelsin otursunlar diye! bir umut içindir her şey, bir çay kaşığı kahveden arta kalan. şeker işin raconundandır. inceden bir sızıyı anlatır çoğu zaman bu fallar. yalan da işte bunun raconundandır..


silkelenip kendine gelsin hayat, söyleyin akıllı olsun..

ciddiyim bu konuda. kendi açımdan bunu düstur edindim en azından. böyle diklenmeler filan hoş oluyor. bildiğin kafa tutuyorum ızdırabın dibene. demli çaylardan daha bir zevk alıyorum. yemek yapıyorum boş olduğum her an. yemesem de mutlu oluyorum. tahrik olmuşken objektif olamıyorum bazen, bazen birilerinin adına dünyayı kurtarıyorum. para almadan! zevk için yapıyorum bütün bunları. o kadar masunsunuz ki küçük hanım; size boş zamanlarımda kurtardığım dünyalardan birini armağan ediyorum..


küçükken adımın neden uğur olduğuna dair sorular sorardım hep anneme; geçiştirirdi. sonra bir gün annem abimi ekmek almak için uzaktaki bir fırına yolladı. abim gittikten bir süre sonra döndü. yolda giderken annemin ekmek alması için verdiği parayı düşürmüş. annem üfleye püfleye yine para çıkardı o mutfak dolabının muhtelif bir yerinden. sonra bana verdi parayı ekmek almam için. artık abimin tekrar o parayı düşüreceğinden mi korktu nedir beni yolladı. daha ya altı, ya yedi yaşındayım. fırına giderken yolda az önce abimin düşürdüğü parayı buldum. işte o gün bıraktım adımın neden uğur olduğunu anneme sormayı..


burası evime yürüdüğüm yol. her gün gelip geçiyorum ama ilk defa bugün fark ettim bu kadar güzel olduğunu. sanırım her zaman böyleyiz. bizi birbirimize bağlayan her ne varsa sonraları fark ediyoruz ne kadar güzel, ne kadar özel olduklarını. ortak yanımız olsun olmasın bu böyle. izini kaybettiğimizde korkuyoruz takip ettiğimiz her şeyi. farkına varırsak ne ala, varamazsak işte o zaman başlıyor keşkeler..


dövme yaptırmaya karar vermemin bilmem kaçıncı yıl dönümünü kutlarken, acaba ne yaptırsam fikirleri dönüp dolaşıp hep aynı şey üzerine yoğunlaşıyor. ne olduğunu söylememi beklemeyin, yaptırınca görürsünüz. hem neden tüyo vereyim ki. -burada gülücük sımaylı var-  şu kadarını söyleyim; eğer istediğim gibi olursa hakikaten o dövme ile ölebilirim. evet yapabilirim..


çok megaloman takıldım sanırım bu sefer. hep kendi fotoğraflarımı çekmeler filan. aslında her fotoğraf çekme girişiminde bulunsam kendimi görmek isterim. bunu görebileceğim açılar yakalamaya çalışırım hep. bazen olur bazen de hiç göremem. bu da onlardan biri işte. nerede ne zaman bilmiyorum. benim işte efendim. fotoğraf çekerken ki ben..


uzun uzadıya yazıp kaçmak isterdim; lakin pek bir peksimet tadındayım. ısırınca dağılan cinsten. yazmak için yazmadım ha! yapmam öle şey. sadece haylazlığım üzerimde biraz. bahçedeki erik ağacından erik çalasım var. dallarını kırmadan ama. sonra tekrar geleceğimizi bildiğimizden yapmayız bunu. küçük bedenlerimizde bu kadar düşünceli ruhlar taşırdık işte biz. çocukken..


yok yok ben iyice dağıttım bu sefer. hani şu omuzlarını silkerek "banane banane" diyen çocuklar vardır ya; işte onlar gibi oldum. bu şahs-ı muhterem de ben efendim. kürdili hicazkar makamında bir taksimin tam ortasında, haber bile vermeden yapılmış bir yansıma. çekenin ellerine sağlık demekten başka bir şey gelmiyor elden. ha bir de üflediğimiz taksimi ona armağan etmekten..

elimize ne geldiyse koyduk kefemize. bu sefer böyle olsun..

sonrasında telafi etmek üzere,

selametle efendim,

devletle.



fuar mankeni olmanın dayanılmaz hafifliği

kalk kalk gidiyoruz! 
nereye dememe bile fırsat vermeden tuttu kolumdan bir şahs-ı muhterem. yolda anlatmaya başladı nereye gideceğimiz. auto show 2010 muş meğersem istikamet. iş bu yüzdendi heyecanı. benim bu filmdeki rolüm ise fotoğraflarını çekmek elbette. [ araba alacak değil ya bana. "yazar burada birilerine mesaj gönderiyor" ]

pek çok fuar deneyimim olmuştu ama auto show ilkti benim için. arabaları sevmediğimden değil, sadece onlara o kadar para veremeyecek oluşum asıl mesele. [ bir mesaj daha geldi ] neyse efendim biz biletleri aldıktan sonra girdik mekan-ı huşuya. son model tasarımlar, teknolojinin bilmem kaçıncı harikası modeller filan hepsi inanılmaz hakikaten. lakin benim dikkatimi çeken nokta; araçlardan çok orada görev yapan mankenlerin daha fazla ilgi görmesiydi. yani aklımdan geçiyordu; ama bu kadar olabileceğini tahmin edememiştim. [ meğersem auto show'un raconu buymuş. benim cahilliğim işte ]


insanlar araçlara bakmak yerine nedense onlar hakkında bilgi vermek için orada olan [ ki kabul ediyorum dikkat çekmekte var bunun içinde ] cins-i latiflere ilgi gösteriyordu. zor olsa gerek diye düşündüm bir an için. hakikaten de öyleymiş. zorluk aslında o kalabalıkta işini yapmak için orada olmanın verdiği mecburiyet değil, seviyesiz münasebetlere gebe oluşu. 


sorunda burada başlıyor zaten. hakikaten araba almak için gelen müşteri ile oraya neden geldiği çok belli olan [ anladınız siz ] davetsiz misafirlerin ayırt edilemiyor oluşu. işleri o kadar zor ki; bazen yaşadıkları seviyesizliklere karşı verdikleri tepkileri kontrol dahi edemiyorlar haklı olarak. bağırdıkları bile oluyor hatta...


bütün gün ayakta durmanın üzerine bir de böyle alakasız muhabbetler sanırım onların en büyük sorunu. kısa molalarında tükettikleri sigaralara rast geldim bir ara. öyle mutlu ediyordu ki; o duman onları, bir ara içerideki o düzeysizlik bu dumandan daha da zararlı gibi geldi bana. ne yalan söyleyeyim öyle de aslında..


güzel olup olmadıklarına hakkında yorum yapmak haddim değil. yapmayacağım da! sadece merak ettiğim o an orada olan ve yüzlerinden "artık bitse de gitsem" cümlesi okunan bu kadınların suçunun ne olduğu? yok elbet, olamazda! bu elbet bizim ülkemize has bir durum değil. küçük bir araştırma sonrası diğer ülkelerde de yapılan fuarlarda da benzer manzaralara rastladım. yukarıda da dedim ya; kaba tabirle işin raconu bu olmuş..!


toplumsal bir yaraya parmak basmak değil niyetim yanlış anlaşılmasın. sadece otomobil fotoğrafı çekmek için gittiğim bir fuarda, [ ki fuarın amacının bu oluşu en büyük etkendir buna ]  bir tane bile çekememiş olmam. 

içimden; "bu arabalara bu kadar para veren insanların olduğu bir dünyada, sadece tanıtım için orada olan bir kaç güzel kadının fotoğrafı sanırım daha güzel olur" fikri geçti. bende öyle yaptım. 

iyi ki de yapmışım. malum bazı güzellikler parayla ölçülemiyor...



incir satan bir insan için en güzel şey

..
zaman döner dolaşır hep aynı yerde verir molasını. hep bir yerde kalmışları toplar getirir; aman sakın olmasınları serer gözümüzün önüne..

bu fotoğrafı çektikten sonra altına; "ateş ne kadar çok yanarsa; gerçek o kadar açıktır.." yazmak geldi içimden. yazdım da.. 

sonra döndüm etrafımda, bir yerler aradım kendimi koyacak. öyle ayakta durmak pek gelmedi içimden, geçtim bir köşeye sindim! böyle aciz, öyle bensizdim ki..

sebepler aradım kendimce. ilk kez nefes alır gibi baktım; yoktu efendim kimse. yoktu..


bir gün Nemrut, Hz. İbrahim'i ateşe atmaya karar vermiş. o kadar büyük bir ateş yakmış ki; kendisi bile yaklaşamaz olmuş ateşe. insanların yüzlerine sıcaklık öyle şiddetli vuruyormuş ki ateş; sanki hepsinin içinde yanıyor gibiymiş. gökyüzüne öyle bir yükseliyormuş ki ateş; başka ülkelerden bile görünür hale gelmiş. bütün hayvan haşarat kaçışmaya başlamış. hepsi bir yana koşuşturmaya başlamış yanmamak için..

yaktığı ateşe gururla bakan Nemrut, küçücük bir karınca görmüş. karınca o küçücük cüssesiyle ağzına bir damla su alıp ateşe doğru gidiyor, ateşe dahi yaklaşamadan oracığa bir yere bırakıyormuş ağzındaki bir damla suyu. Nemrut şaşırmış halde sormuş;

- ey biçare karınca ne yaparsın sen? o küçücük cüssen ile o koca ateşi söndürebileceğini mi sanarsın?

karınca kendinden emin cevap vermiş Nemrut'a;

- bilirim ey Nemrut hemde çok iyi bilirim o ateşi söndüremeyeceğimi.ben sadece safımı belli ediyorum..

... iş bu ahvaldir efendim bizim de fikrimiz. safımızın belli olması. yerimizin, yolumuzun düzgün olması. bu yüzdendir iştirakımız bu hayata, bu yüzdendir devrimize hayranlığımız!

işte bu yüzdendir; incir satan bir insan için en güzel şeyin; incir satmak oluşu...



saf bir tecelliyedir bu seyr ü sefer

her insanın kendini mutlu hissettiği yerler vardır elbet. orasını daha bir sever, daha bir kendinden bulur. işte bu da ona adanmış bir yazı olsun efendim..

çoktandır aklımda olan ama yapamadığım bir projeydi bu. en mutlu olduğum yerde; yani havalimanlarında fotoğraf çekmek! biliyorum biraz garip gelecek ama bunu daha önceden de yazmıştım bir yazımda. havalimanlarının bendeki yerini. özgürlük hissi mi dersiniz ne dersiniz bilmiyorum, mutlu ediyor beni..


eğer bir yere gideceksem hep erkenden gitmişimdir havalimanına. uçağı beklemekten öte; orayı yaşamaktır amacım. sanki özgürlüğüne giden bir köle gibi; bile bile ladese elimde kemikle koşarım! hal böyle olunca bazı şeyleri de görme fırsatım olur. tıpkı bu adam gibi. beklemekten olsa gerek uyuyakalmış. onun gibi binlercesi de elbet..


garip garip bakmasına aldanmayın siz; kurdu olmuş buraların. kim bilir kaçıncı uçuşu! budur aslında bu mekanın raconu. öyle ortalarda gezerken özgür takılmak; en azından ben öyle yapıyorum :) tamamen özgür olduğumdan değil haa; sadece öyle olmayı seviyorum..


büyük olasılıkla aranızda bir camekan olur buradaki görevlilerle. ama inanın sizin yerinizde olmak için nelerini vermezler. günde bilmem kaç kişiyi gönderirler yurtdışına; ama gelin görün ki baki kalan yine onlardır..

sürekli gidenlerin içinde belki de en şanssızı onlar. işleri bu elbet; lakin her birinde bir yerde sabit kalma arzusu var gibi. "acaba bu sefer gitmesem mi?" dercesine etrafa bakınmalar, yüzlerdeki o mecburi gülümsemeler vs. hepsi bunun göstergesi. bir yerde bitecek elbet; ancak onların olan bir zaman kalacak mı bilinmez..

insanoğlu kendi belirler sınırlarını! nerede olmak isterse orada olur aslında. hem fikren hem bedenen bu böyledir. haritayı önünüze koyup basın parmağınızı ve sonra deyin ki; "bu sefer burası!" işte orada başlar aslında özgürlüğünüz, işte o zamandır sizi siz yapan beniniz. amaç 'gitmek'se, yolda oradadır yolcuda. ta ki siz hadi eyvallah diyene kadar..


aslına bakarsanız o kadar güzel ki; bütün ümitsizlikleri, bütün çaresizlikleri ve bütün bencillikleri arkada bırakıp gitmek! sadece size ait zamanların olduğu ülkelere göç etmek. "ceketimi alır çıkar giderim" diyebilmek. -ebilmek! 

işte burada sanırım bütün mesele; -ebilmek..


koşup gitme vaktidir efendim. en mutlu, en meshud olduğunuz yere. arkada ne bırakırsınız bilmem ama; vakit bu vakittir..

gülmek için belki, belki de hıçkıra hıçkıra ağlamak için;

vakit gitme vaktidir..




dönmeye niyet etmek..



akgün akova bir şiirinde;

"...
 kimin elini tuttuysam 
 gökkuşağının  altından geçti."  der..

fotoğraf çekmeye başladığım ilk gün çektiğim ilk kare bir insandı. sonrasında düşünecek çok fırsatım oldu elbet; nedir fotoğrafı fotoğraf yapan diye. cevap çok ama çok açıktı; insan! 

bende böyle başladım işte o küçük delikten baktığımda insanları görmeye. bu da onlardan biri efendim. yemek yerken görmüştünüz onu ilk kez. o zaman yemeğini beklerken yaşadığı tedirginliği, yemeğine kavuştuğunda nasılda atmıştı..



sonra daha ne kadar gülebilir acabayı aradım. bazen çok fazlasını buldum, bazende hiç olmayacak kadar doğalını. bu yüzden belki insan fotoğraflarını çekmeyi bu kadar çok seviyorum. doğal olmayı hiç farkında olmadan başarabildikleri için. aniden bastığında o küçük düğmeye, bu kadar içten göründükleri için..


mesela burada. o küçük tavşanların birinden çektiği niyeti okurken. daha başlamadı okumaya. sanki pek ümidi yokmuş gibi bakıyor kağıda değil mi? okuduktan sonraki halini yakalayamadım ne yazık ki. ama bu halinden emin olun daha güler haldeydi..


"bazen.."  

bu kelimeyi sevmiyorum aslında. nedense bir öncekinin hüznünü yansıtıyor hep. hani şu hatırlanmak istemenyenleri. zor elbet, öyle bir anda silinmiyor eskiler. burada biraz o var sanki. toplayıp bir yere kaldırılmış, kapatılmış üstü. yakılıp külleri savrulmuşları bilirim hatta. üflemeye fırsat kalmadan rüzgarın alıp götürdüğü. sanki tamburi cemil bey'in hicaz peşrevi gibi. bazen tınıları kulaklarda çınlayan..


bitecek elbet bu hikayede. ama ben bu yazıyı yazmaya başladığımdan beri geçen süreye bakıyorum da; sanki fotoğrafları çekerken geçen süreden daha uzun. iş böyle olunca acaba artık fotoğrafları bırakıp sadece yazsam mı diyorum. zor elbet! senelerdir elimde duran sigara gibi, artık bir parçam olmuş. gidip gelişlerimi hep kayda almış. hangi ülkeye gitsem o var yanımda! zor yani mirim zor..

haa unutmadan o küçük tavşan bu fotoğrafların sahibine şunları söyledi o küçük kağıtta;

"sana gelen müjde iyidir. her iş sabırla olacaktır, sabrın sonu ise her zaman selamettir.
 hayırlı haberler alacaksın. mesut ve bahtiyar olacaksın.."

31.03.2010 \ istanbul



eli kalem tutan bir delinin defteri

her şey gitmekle başlar ve her şey yolculuktan gelir..
 
öyle derin mevzular üzerine konuşmak değildir haddim; hatta yaptığım bile söylenemez. ben sadece eli vicdanında bir seyyahım. yola da yolcuya da minnet borçluyum. bir gün öder miyim bilinmez; lakin ben daima gittiğim her yer, gördüğüm her şey ve herkes için bir anı bırakırım. bu ya çektiğim bir fotoğraf olur ya da yazdığım bir yazı. işte bu yüzden aslında hep oradayımdır. aklımın, fikrimin bir yanı hep orayı çağırır..

bu fikr ü zaruretle gitmiş, döndüğünde de bu niyetinden hiçbir şeyi kaybetmeyen; hala bir yanı çocuk, hala her yanı gezgin eli kalem tutan bir delinin fikridir bunlar. artık eskisinden daha özgür daha bir huşu içinde hemde..

budur efendim sözün kısası, budur elimizden gelenin ardımıza konmadığı kelamlar. sonrası için fazla bekletmemek sözünü verip sonlansın lafımız tekrar gitmelere andımızı içerek..
ama bu sefer daha bir çabuk dönmelere niyet edip!


..

vakt-i ayrılıktır..


...

zamanın behrinde yolu bir dergaha düşen fakir bir adam; bir grup bektaşî ve mevlevînin oturmuş sohbet ettiğini görünce yanaşmış yanlarına. dergahlarını tanımak ve nasıl zikredildiğini öğrenmek istediğini söylemiş. dervişler nezaketten ödün vermeden başlamışlar kendilerini anlatmaya. bu arada onları dinleyen fakirimizin gözleri bu dervişlerin giysilerine takılmış..

mevlevîlerin giydiği kıyafetin kolları o kadar geniş ve uzunmuş ki; içine üç kişi daha sığarmış. hatta öyleymiş ki; sadece kollarını değil ellerini bile kapatıyormuş. bektaşîlerin kıyafetleri ise tam tersi daracık ve sadece kollarını kapatacak kadar kısaymış. sebebini merak eden adam sormuş mevlevî'ye"pirim, neden sizin kıyafetlerin kolları o kadar geniş ve uzun; var mıdır bir sebebi?" diye..

mevlevî biraz şaşırmış halde kollarını yukarı kaldırmış ve iki elini birleştirip şöyle buyurmuş: "evet vardır! biz insanların ayıp ve günahlarını başkaları görmesin diye örter, onları kapatırız.." demiş..  

bu yanıttan baya hoşnut olan adam bu seferde bektaşî'ye dönüp sormuş: "peki siz pirim; sizin kıyafetlerinizin kollarını neden bu kadar dar ve kısa. siz insanların ayıp ve günahlarını örtmez misiniz?

bektaşî kendi kollarına bakıp birkaç saniyelik dalgınlıktan sonra gülümseyip cevap vermiş: "biz mi? bizim geniş ve uzun kıyafetlere ihtiyacımız yoktur. çünkü biz insanların ayıp ve kusurlarını hiç görmeyiz!".. demiş.



 ...bunu anlatmamın sebebine gelince. uzun zamandır yapmam gereken vatani görevimi yapma vakti gelip çatmış. iş bu ahvalden mütevellit aranızdan bir süre ayrılmak zorundayım. kütahya'da hava kuvvetleri komutanlığında bir acemilik devresinden sonra nereye gideceğimi bilemediğim dört aylık bir süre daha, sağ elimi başıma götürüp selam verir halde olucam..  

şimdi fazla söz söylemeye gerek yoktur zannımca. yalnız, buraya yazdığım her satır her kim içinse affına sığınırım. her kim için ise çektiğim fotoğraf aslen onundur. ben sadece onun anına şahitlik etmiş fakir bir kulum. bu sebepten sizden ricam yukarıdaki hikayeden kendinize bir saf tutun. ister o fakir, ister bektaşî, isterseniz de mevlevî olun; ama görmeyin kusurumu..

şimdiye kadar her kim bu günlüğe girip okumuş, yorum yapmış ise minnettarım kendisine. bundan sonrası için de burada olmak dileği ile..

selametle efendim, devletle..






kudüs'ün kutsallığında bir mekke yağmuru

...
- biraz zamanınız var mı acaba?

gün gelir öyle insanlarla karşılarsınız ki; hiç olmadık duygular yaşatırlar size. bir kişi değillerdir çoğu zaman. çiftlerdir. birbirlerine duydukları aşktan olsa gerek, hep daha fazlasını verirler size. dudaklarında bıraktıkları tuzu konuşurken tattırırlar. ve mutlulukları daima yüzlerinden okunur..


evet vardı zamanım.. hele de böyle içten, böyle muhteşem insanlar için. hatta bütün günümü bile harcayabilirdim onlara. sadece yüzlerindeki gülümsemeyi görmek için bile yapardım bunu! yaptım da..

eğer bir gün yolunuz sirkeci'ye düşerse oradan galata kulesi'ne çıkın. böyle aradan, taş merdivenli bir yol vardır orada. biraz yorucudur itiraf ediyorum ama hayal gibidir. tarih kokar, silemezsiniz üzerinizden. işte böyle bir günde karşılaştım bu iki güzel insanla. ellerinde makineleri birbirlerinin fotoğraflarını çekiyorlardı. tabi biraz zorlanarak..

- peki neden gelip sormadın bize fotoğrafınızı çekebilir miyim diye? eğer sorsaydın kabul ederdik ki biz! ama olsun biz sorduk, değişen bir şey yok. hadi başlayalım..


sonrasında ne olduğunu anlamadan galata'nın sokaklarında bulduk kendimizi. ikisi de birbirine öyle pozlar veriyorlardı ki; dedim acaba ben kenara çekilsem de onlar mı devam etse..

olmadı tabi ki, bırakamadım.. her zaman çıkmaz malum karşınıza böyle modeller. bir önceki yazımda da böyle bir modelle çalışmıştım ve hala onun mutluluğu var yüzümde. gitmiyor da.. bu sefer böyle oldu işte. harika iki modelle güzel bir çalışma oldu. bir sürü fotoğraflarını çektim ikisinin de. her zaman ki gibi beyefendi biraz daha çekingen, hanımefendi ise daha cesurdu. sanki o daracık sokaklar uçsuz bucaksız tarlalara dönmüş, yerimize sığamaz olmuştuk. tarih o kadar belliydi ki galata'da sizi içine hapsediyordu. eski taş binaların arasında biz değil, tarih bizden kaçmaya başlamıştı. ama yakaladık işte..


işte böyle güzel bir istanbul gününü, böyle iki muhteşem insanla geçirme fırsatı yakalamış birinin cümleleridir efendim bunlar. onları izlerken yaşadı hazzı, yazarken bir kere daha yaşamış; dirsek çürüttüğü ahşap sıraları hatırlamıştır. böyle saf, böyle masum aşkların gölgesinde kalmışlığım mahmurluğu, hafif soğuk havanın verdiği titremeyle birleşince ortaya bunlar çıkmıştır..


gelenek haline mi geldi bilmiyorum ama; bu yazıyı da bir şiirle bitirmek istedim;

sevmek gibi geliyordu her şey,
sevmek gibi gidiyordu kadın.
adının anlattığı canın teni yakmasıydı,
bir bulut, evet ama aslolan; bulutun suyu yağmasıydı..

şiirle biter dedim ama bitmedi. gelip bunu da söylemek istedim;

devrine hayran olduğum bu zaman için olsun yazdıklarım. öyle beter bir hal aldık ki artık; geride kalmışların en güzeli bile meşgul, en güzeli bile..


*daha fazla fotoğraf için; [bkz: fotoğraf albümü]



sipariş edilen yemeğin aşka dönüşmesi


eğer sokrates yemek yemenin felsefesini anlatmaya kalksa;

"ne gerek var söylemeye bakın işte budur"  
 derdi..


iş bu ahvalden mütevellit fazla konuşma gereği duymuyorum. duyamıyorum hatta.. 

bir insanın en sevdiği yemeği sipariş etmesi, sonra onu en sevdiği insanı bekler gibi beklemesi sanırım en güzel duygulardan biri. böyle olunca her anın bir portresini çizmek, o portrede yer almayı istemek suç olmasa gerek! işte böyle anların biridir efendim bu da. günlerdir belki de haftalardır yemek için beklediği yemeği önüne konmasını arzu eden, keşkelerini girişteki portmantoya asmış biri. çıkarken almayı istemediği de yüzünden belli..

yemek yemenin felsefesinden bahsetmicem elbette. haddim değil çünkü.. sadece onu beklemenin insana verdiği huzurdan, birazda heyecandan bahsedicem. fotoğrafa baktığınızda nedense bir eksiklik var gibi. sipariş ettiği yemeği bekleyen bir heyecan. kimi anların hüznünü yansıtan, kimi zamanda yemekten önce gelen salataya ekmek bandıran..


sormam lazım; neye değişirsiniz bu gülümsemeyi?? aklınıza ilk gelen şeyi söyleseniz dahi inanmam. allah aşkına nasıl bir mutluluktur ki bu insanı hiç etmediği kadar mutlu etsin! hani böyle hiç ummadık bir zamanda eski bir arkadaşını görmek, çoktandır istediğin ama alamadığın ayakkabıyı almak gibi..

unutun önceden yazdıklarımı siz benim. tanık olduğum bu anın ihtişamına kapıldım gidiyorum. sonrasında ne mi yaptım? sadece durup izledim.. bütün tabak bitip, arkasına yaslandıktan sonraki mutluluğunu görene kadar..

şimdi bu yazıyı bitirirken aklıma gelen bir şiiri yazmak gerek;

ölüp yok olma korkuların saçma,
yoktan varsa yükselen dalga oldukça;
sevgiyle isa gibi dirilmişsin sen,
ölüm yok artık sana dünya durdukça.



yalan söylemek için bir gerçek aramak



hadi bana bir yalan söyleyin. bundan gerçek olsun ama..


soğuk öyle bir hal alır ki bazen; iliklerinize işler, kanınızı dondurur. bazen de öyle anlar yaşarsınız ki; ne soğuk kondurur kanınızı, ne de yalan söyleyecek bir gerçek ararsınız. işte böyle anların birinde gördüm bu küçük kızı. şişli'nin arka sokaklarının birinde..

hani mağaza önlerinde sıcak hava üfleyen küçük mekanizmalar vardır ya; işte onların birinin üzerine oturmuş, soğuktan üşüyen ellerini ısıtıyordu. ilk defa bu kadar saf bir sıcaklık vardı dünya üzerinde. güneş bile ısıtmamıştı bu kadar dünyayı. lanet edecek ne kadar çok şey varsa ettim. susmak haddim bile değildi!


hala gülüyordu.. fotoğraflarını çekip oradan ayrılırken bir kaç adımda bir duraksadım. ne yalan söyleyeyim hayatımda onun kadar içten gülmedim, belki de onun kadar üşümedim bile. ayak uçlarıma bakıp yürümeye başladım sonra. her adımda sanki bir şeyler ezip geçtim. dur diyemedim, "gel" demek aklımın ucundan bile geçmedi. şimdi düşünüyorum da; her yağmur yağdığında oraya gitsem, sonra orada ellerini ısıtan küçük bir kız çocuğu görsem ve desem ki; "ben söyleyecek bir yalan bulmadım, sen bana gerçeği söyle.." acaba benim de yüzümde böyle saf bir gülümseme olur mu?

unutmadan; siz söyleyecek bir yalan buldunuz mu? bunun kadar gerçek ama..!


bir gülümseme için beklenen bir başkası


hava soğuktu biraz. aslında yürümek için idealdi ama yine de titretiyordu insanı. böyle anların birindedir efendim bu hanımefendi ile karşılaşmamız. kendisi beyoğlu'nun bilmem hangi sokağında; dışarıda bomboş duran masaların birine tek başına oturmuş, o soğuğa aldırmadan içkisini yudumluyordu. bense bu durumu garipsemiş halimle yanından geçerken bir an duraksadım ve sordum kendisine; "-fotoğrafınızı çekebilir miyim?"

"- tabi sorun değil.." dedi, şaşırmış ve hafif çekingen bir gülümseme ile. biraz yürüdükten sonra bu gördüğünüz pozu çektim. gidip hemen gösterdim kendisine. "-demek fotoğrafta da belli oluyor ne kadar sinirli olduğum.." dedi. bunu söylerken öyle bir hali vardı ki; sanki ben hiç orada yokmuşum gibi içten ve kararlıydı. tek kelime etmedim, edemedim! hafif yokuş aşağı yoldan yürüdüm ve ileride durdum. şimdi yapmam gereken bir kaç poz daha mıydı, yoksa çekip gitmek mi? 


ben ikincisini yaptım! durdum ve bu yukarıdaki pozu yakalayana kadar bastım deklanşöre. bundan önce ne kadar fotoğraf var elimde ya da kaç defa bastım deklanşöre inanın saymadım. ama eminim otuzun üzerindedir. hepsinde o ilk fotoğraftaki, kendi deyimi ile "-sinirli" hali vardı. ne içindi ya da neyeydi bu sinir inanın bilmiyorum. sorsam söyler miydi inanın buna da emin değilim! 

bu gülümsemenin sebebine gelince efendim; bir arkadaş. ya sinirli  haline sebep olmuş, bundan önceki otuz bozu verdiren arkadaş ya da onunla hiç alakası olmayan sadece o derde ortak olmak için gelmiş bir arkadaş..

bu gülerken gördüğünüz hanımefendinin karşısına oturdu kendisi. sadece ona bu gülümsemeyi vermedi elbette. bana da oradan gönül rahatlığı ile ayrılma huzurunu verdi..

dicek pek söz yok! dostlukları daim olsun..

*bu arada fotoğraf albümü kısmında bir kaç fotoğraf daha var bu anın hatırası.

"şimdi yeni şeyler söylemek lazım.."


babam olup olmadık zamanların adamıdır. hep bir yerde sabit kalamayanlardan birazda. sürekli "tebdil-i mekanda ferahlık vardır.." der durur. ben tabi sonraları anlıyorum ondaki bu değişim, gelişim olgusunu..

şu içinde bulunduğunuz mekan-ı levazımattan bahsediyorum efendim. görüldüğü üzere değişti, bir garip haller oldu kendisine. uzun süredir değişmeye yüz tutmuş bu halini bir şekle şemale sokmak isterdim, sonunda oldu. sabahlamalar, kod ayıklamalar derken bunu çıkarabildim ortaya. renkleri hazır bir şablonun üzerine bunu inşa ettim yeni baştan. artık fotoğraf ablümüm bile var :] daha büyük boyda, teşhire daha müsait. FKH adamının kim olduğunu gözler önüne seren bölümümüzde güzel oldu bence :] bütün kirli çamaşırlar ortada. daha gelişir mi? elbette! iş bu durumdan mütevellit efendim; takdir de sizin, tekdir de.. 

Hz. Mevlana'nın da dediği gibi;

"Ne kadar söz varsa düne ait
 Şimdi yeni şeyler söylemek lazım."


nedenini sordular, bende söyledim..

bundan bir ay önce "İstanbul Bilgi Üniversitesi Haber Merkezi -HaberVesaire- bölümünde muhabirlik yapan bir dost bana bloglar ile ilgili bir haber hazırladıklarını ve küçük bir söyleşi yapmak istediğini söyledi. geri çevirmek olmazdı elbette.. haber geçenlerde yayınlanmış. kendileri aşağıda. beğeninize sunarız efendim... 



- blog yazma sebepleriniz nelerdir?

+ bloğumu sadece aklıma gelen, takılan ve kendi anılarım için yazıyorum. olay sadece kendim için. başka bir şey için değil.. bir açıdan kendimi bir yerlerde ifade etme isteği sanırım. bunu ekşi sözlükte de yapabilirdim ama olay sadece bu değil tabi ki. fotoğraf çekmeyi çok sevdiğim için paylaşma imkanım var. yazılar ise her zaman ifade etmede bir araç. blogda bunu yapabilmem için bir vesile..

- bloğunuzu açarken bir çıkış noktanız ya da hedeflediğiniz bir amaç var mıydı?

blogu açarken kesin bir amacım olmadı. sadece ben bu düşündüklerimi çektiğim fotoğrafları bir yerde paylaşmalıyım mantığı. sanırım amaç sadece kişisel..

- bloğunuzun aylık ya da haftalık okunma oranı nedir? az okunduğu zaman bu durum sizi olumsuz olarak etkiliyor mu?

belli başlı okuyucularım var. onların haricinde yurtdışından blogumu okuyan insanlarda var. onlara da hitap etmek hoşuma gidiyor. fotoğraf evrensen bir şey ve bu herkesin ilgisini çekiyor. az okuması da hiç moralimi bozmaz. ben önceden de dediğim gibi asıl olarak kendim için yazıyorum..

- maddi olarak google adanse gibi yerlerden kazanç sağladınız mı? daha doğrusu maddi bir kazanç kazanmak beklentilerinizin içinde var mı?

maddi bir şey hiçbir zaman düşünmedim. bu maddiyat ile olacak iş değil bence..

ilk açtığınız zamanla bu günü karşılaştırdığınızda bloğunuzda nasıl bir gelişme var? daha geniş kitlelere seslendiğinizi hissediyor musunuz?

gelişme her türlü, her zaman var. okunma durumunun fazlalılığı da çok sevindirici. yazılarımda bu oranda daha fazla gelişti tabi ki. daha sağlam basıyorum sanırım yere.. olması gereken de bu belki de..

bu güzel söyleşi için Görkem KeserGüventürk Görgülü'ye ve onlar vesilesiyle HaberVesaire ekibine bir kere daha teşekkürler..

edit: bu arada kitap okuyan sultanahmet'te güneşin tadını çıkaran bir hanımefendi. tarihin göbeğinde satırlara dalmış. rahatsız etmek olmazdı..

güneşte ısınan öğle yemeği


iştah açmak için yapmıyorum baştan söyliyim.. 

beyoğlu'nun arka sokaklarında bir restorant mekanımız. güneş o kadar güzel vurmuştu ki üzerine artık zamanı gelmişti deklanşöre basmamın. yemeğin sahibi güzel bayan fazla yemeden hallettim bende işimi. tam manasıyla neyi yediğini görmek için buraya tıklamak kafi. ha ondan sonra hakkında yapacağınız yorumları (hakarette olabilir) göğüslemeye hazırım :]

hadi iyi acıkmalar size.. :]

fotoğraf 75x300 minolta lens ile baya uzak bir mesafeden çekildi.

bir ayakkabının başına gelenler


istanbul'da bir sokak.. 

olması gerekenlerin bir hiyerarşisi var karşınızda. ayakkabıyı boyatan hanımefendiyi şuan görmüyorsunuz. kendisi; amcamızın yanındaki yüksek taburede kısa eteğinin verdiği dikkat çekiciliğin keyfini süren, elinde deri evrak çantası ve şık takımı içinde bir holding çalışanı. o an ki tek amacı yüzlerce lira verdiği ayakkabısının parlaması. bu amacına da ulaşmışa benziyor..

gelelim amcamıza. aslında onun da tek derdi o ayakkabının parlaması. yoksa alacağı en fazla beş lirayı filan düşünmüyor bile. çünkü hiç yapmamış böyle bir şey, düşünmemiş parayı. tek derdi memnun etmek müşterisini ki bir daha gelsin ayakkabı boyatmaya..

bir de ayakkabı var tabi bu fotoğrafta. bu hikayenin baş aktörü olduğundan habersiz üzerindeki yükü kaldırmaya çalışıyor. kadının istediği her zaman temiz ve parlak olması, amcamızın ise geçerken uğramasına olan hasreti!

şimdi sormak lazım. elindeki boya lekesi hiçbir zaman silinmeyen amcamız mı asıl kahraman, yoksa yüzündeki makyajı silmek için verdiği kremin parasıyla on kere ayakkabı boyatabilecek hanımefendi mi? 

1614 km'de barcelona, valencia, madrid, roma {bölüm ve sahne 5 \ extra}



başlarken bir de extra bölümümüz olacak demiştim hatırlarsınız belki :] aslında çok düşündüm ama sanırım yapmasam bir sürü şey eksik kalırdı.. işte bende kalmaması için yazıverdim efendim. baştan söyliyim; "kimse bana bunun suç olduğunu söylemesin, göz hakkı denen bişey var kardeşim bu dünyada!"

bölüm 1 {planlama}


efendim bu aşamada araç sürerken kendimi(z)i oyalayacak, böyle ne biliyim atıştıracak bir şeylerin olmasının hepimiz [ben, mcd, sem] için faydalı olacağını düşündük. bu yüzden de konuyu daha derinlemesine incelemek için çeşitli planlar yaptık! sade ve öz planlardı ama bunun kimse bu şekilde olacağını tahmin etmemişti. 

valencia'dan madrid'e giderken alışılmamış bir şey dikkatimi çekti. konuyu netleştirmek ve kendime yandaş bulabilmek için o an [genelde sürekli] uyuyan iki kişiye başvurdum. kendileri de bana hak verdi. konu mu? haa pardon; efedim konu yol boyunca sağlı ve sollu hiç bitmeden devam eden portakal ve mandalina bahçeleri idi. onlarda bana onay verdi. bunun bir göz hakkı olmalıydı! oldu da..

bölüm 2 {artık dayanacak gücümüz kalmamıştı}


evet kalmamıştı. valencia -> madrid yolunun kaçıncı km'idik hatırlamıyorum çektim kenara ve bu mandalina bahçesine doğru koşmaya başladım :\ kolay olmadı tabi etrafı metal bir çit ile çevriliydi. sahibi var mı yok mu hiç düşünmedim şahsen! umurumda da değildi hatta. eğer yakalanırsam dicektim  "al abi parası ne kadarsa" (yerse tabi!)


telaş!!! hemde haddindan fazla. yarabbim nasıl bir koku.. ben hayatımda bir bahçenin bu kadar güzel koktuğunu görmedim. nasıl bir mandalina kokusu, nasıl bir cezbediştir inanamazsınız :] itiraf ediyorum zamanım olsa oturur biraz daha koklardım yeminlen. yoktu tabi ki.. dedim ya telaş. ulan diyorum bizim orada olsa adama "yapma be dayı, iki mandalin için yapılcak iş mi?" dersin ama elin ispanyoluna nasıl anlatıcan derdini?!? tamam telaş var ama benim gözüm doymuyor ki kardeşim. koku o kadar güzel ki kendime hakim olamıyorum :] aldıkça alasım geliyor.{çaldıkça demiyorum farkındaysanız!} deim yeter artık bu kadar topukla..

bölüm 3 {yeter lan artık kaç kaç}


bu fotoğrafı koyup koymamak için çok düşündüm aslında. sonradan utanır mıyım dedim ama nerde bende o yüz :] yaa bi dakka ya! neden utanıcam ki? ben kalkmış taa türkiye'den gelmişim, iki mandalina {tamam 16 da olabilir} aldık diye idam edilecek değiliz ya? onlar gelse buraya bahçeden mandalina aldı diye kızacak mıyız adamlara? tabi ki hayır. eğer sahibi orada olsa isticektim izin ama yoktu napıyım?! 


ya bir de ne biçim çit yapmışlar telden!  zor tımandım valla. sanki gece gelip bütün hasadı toplucaz :] aldığımız bi kucak mandalina. neyse ben topukladım olay mahallinden. arkama bakma fırsatım olmadı, olsa bakardım :] çitten atlarken ganimeti çimlere atıp atladıktan sonra geri toplayacaktım. sonrasında aklıma cebime doldurup atlamak geldi ama başarılı olamadım :] 


neyse atladıktan sonra bütün ganimeti tekrar toplayıp arabaya doğru yürüdüm! tamam tamam koştum :] valla itiraf ediyorum sahibinden izin alıp yeseydik o mandalinaları bu kadar zevkli olmazdı. tamam belki yaptığım yanlış ama dedim ya "göz hakkı" denen bişi var bu dünyada. hem masumduk yaa, valla masumduk. en azından ben öyleydim :]

unutmadan bu fotoğrafları çeken sem'e dicek lafım yok! adama binbir zorlukla dalından mandalina topluyoruz adam bizi kayda alıyor. hiç utanma arlanma kalmamış bu adamlarda hiç!! :]

dakikalar sonra gelen edit: gururluyum çocuklarım için çaldım! :]