ikisıfırbirsıfır


şimdi ne söylemek lazım tam olarak bilmiyorum.. çoğu insan az sonra içeceği ilaç için yarım doldurduğu önünde duran su bardağa bakar saat 00:01 iken, kimi gözlerini kapalı ellerini kaldırmış bir halde kendinden geçer. ikisi içinde yıl aynıdır aslında ikibinon...

pek fazla güldürmeyen yıl değildir aslında, yoktur lan onun kabahati.. kader de değildir aslında, suçsuzdur o da. insanın kendidir aslında bahtını berbat eden. kırılası eli, kopası dilidir.. hep yenildiği nefsidir belki de!

şimdi gelecek noel babayı bekleyen bir sürü çocuk var ya? haah işte onlardır asıl kahraman. şu içine ettiğimiz dünya da bize hiç kızmayan, bir gün olsun darılmayan çocuklardır. yarınına bakmayı bile bilmediği şuan ki hayatına neler yaptık kim bilir, nelerin hakkından geldik. yazık!

iç karartan bir yazı oldu sanki bu. olsun varsın..
ben sadece görmek istemediğimiz bir gerçeği söyledim, gerisi sadece huzur!

sanırım şu anın en güzel parçası; "gamzedeyim deva bulmam, garibim bir yuva bulmam.."

ben içimden söylüyorum şuan ve o kadar mutluyum ki...

mecburi edit: mutlu yıllarınız olsun efendim.

sessiz bir savaş başladı! kazanan yine kadın..


sadece kısa giydiği için başlamıştı bu sefer,
o en beğendiği eteği giydi diye çıktıkları yemekte.
kadın hiç olmadığı kadar sakınmadı lafını,
ama yine de çıkardı eteği tek seferde.


tertemiz edit; kadının kaybettiği her savaş aslında kazandığı yeni bir zaferdir!


sebeb-i telif: vol 13


>>> artık zamanı gelmişti her zaman ki gibi bir sebeb-i telif'in. geldi de geçiyordu bile. fazla ara vermeden bir kaç dokundurma yapmak lazımdı bazı dertlere. tuz basmak lazımdı.. ahanda onu yapıyorum efendim. az sonra okuyacaklarınız fazlasıyla öznel kokacaktır. bundan mütevellit merak-ı iştirakınızı şahsıma savuracağınız küfürlerle gösterebilirsiniz. laf edersem kıçımda sivilce çıksın..

>>> renklere takılmamın sebebini açıklıyım hemen. genelde tekdüze bir hayat sürmem ama normalde bir kaç sıradanlığım vardır herkes gibi. iş bunların başında gelir. şu dönem bununda içinde olduğu hareketli dakikalar yaşadım. yaşattım belki de kendicazıma.. ondan seçtim bu fotoğrafı. renkli olsun, bizden olsun diye.. neredeyse bütün ana renkler var. beğendiğinizi alın, bendensiniz bu sefer.!

>>> evi değiştirdiğimi söylemiştim bundan bir önceki sebeb- telifte. şükürler çok olsun inanılmaz memnunum. yani eskisine nazaran boğazdan yalı almış gibiyim hatta. şu yeni hayatımıza giren residance /rezidıns diyolar/ mantığı gerçekten farklı bir yaşam tarzı. eve girişte sizi karşılayan hostesler. tertemiz basamaklar, sessiz sakin komşular /zaman zaman tabi/ hepsi güzel. evin konforu filan detsss ovsımmm ayarında. alışmadığım bütün lükslerim var şahsen.. hava mı atıyorum acaba? yok lan gerçek işte.. bildiğin saray yavrusu..

>>> ev demişken apartmanda oturan bekar hostese olan hayranlığımı atlamamak lazım. kendileri hadd-ı zatında bir asalet imgesi. hafif topuklu ayakkabılarının üstünde taşıdığı beden-i şahaneleri bir için votır! asansöre bıraktığı o parfüm kokusu desen cinayet işletir.. kendisine olan hayranlığımı ahan da buradan okuyabilenzi. ağızların da suyu akanzi..

>>> evet yine kafama esti. yaptım yine yapacağımı.. gidiyorum yine sırt çantamı alıp../inşallahları duyar gibiyim/ bu seferki durak ispanya efendim. tamı tamına 7 gün. hayat felsefesinde gitmedik yer bırakmayacağına and içmiş birisinin yazılarına okuduğunuzdan olsa gerek; buna da inanın bence. aldım biletimi.. bunu da yapıcam anlıcanız bir sorun olmaz ise. olmasın diye de elimden geleni yapıcam ayrıca.. amaç biraz aşk, biraz hayat felsefesi diyelim. "aşk" dediysek tabiki arma-forma aşkı. renklere olan aşktan başka bişey değil kısaca. dedik maden iapanya'da oynayacak takım, bizde orada iken yalnız bırakmak olmaz.. bunu da yapar bu beden dedik.. yapıcaz inşallah.. bu sefer üçlüyü atletico madrid'in stadını inletirken dinlicek televizyon başındakiler. şimdiden mübarek olur gazamız inşallah..

>>> anlatıcak çok şey varmış yazdıkça geliyo aklıma.. yahu benim master bitti malum. ee şimdi bunun bir de askeri master'ı dediğimiz vatan borcu kisvesi altına gizlenmiş kısmı var. yapıcaz bizde tabi.. kaçtık kaçacağımız kadar. yumurta geldi bilmem nerelerime.. o yüzden kafamda belirlediğim tarihte /söylemem ama/ yol göründü bu kişiye. içim rahat.. geride kalan sadece anne-baba! onlarda alıştı zaten bu delinin başını alıp gitmesine.. yeter gayri durduğumuz..

>>> annemi yaptığı o lahana turşusunu için buradan bir kez daha kutlamak isterim. şahsen bir insanoğlu bir lahana sebzesini bu kadar lezzetli hale getiriyorsa ben bu işte bir kusursuzluk kokusu alırım.!!! ben böyle bir lezzet görmedim hacı. nasıl bir kıvamdır nasıl bir demagojidir lahananın kendi içinde anlamış değilim vallahi. lahanaya sorsan kendinden utanır vallahi. yapar bunu.. hayır sordum ondan biliyorum.

>>> hacım şu twitter olayı baya güzel bişey. şimdi; "feybukun olmayan biri olarak konuştuğum için böyle olabilir" deyin bir kaç kişi var aramızda ama değil bro değil. olsa söylerim valla değil..

>>> hayatında bot giymeye alışmamış, yağmurda hep ıslanmış ayakla eve gelen biri olarak küçük bir itirafta bulunmayı yanlış görmüyorum. bot iyidir, bot candır!  evet anladığınız üzere artık ara sırada olsa bot giyiyorum. artık ayaklarım kuru, keyfim yerinde. annemi duyar gibiyim şimdi.

- oğlum hiç bakmıyosun kendine! hasta olursun allah korusun..

>>> anlattıklarım böyle gittikçe kısalıyor ya, işte buna bayılıyorum lan :) valla güzel oluyo böyle uzun uzun başlayıp yavaştan kısaltmak. tek tükte olsa arada giydirmeler filan. iyi iyi..

bitiriyim artık buraya kadar gelmişken. yeni yıla da az kaldı.. unutmadan o günde bir yazım var. hemde güzel bir süprizle birlikte. küçük ama hakikaten güzel bir süpriz. küçük bir ipucu vermeden edemeyip fotoğraf aslında diyim ben siz başka bişey anlamayın...
neyse öyle işte anlattım birikenleri. aslında daha fazla ama onlar süzgeçten geçenler. bunlarda kalanlar. önemli olanlar. gerisini salla gitsin.. hayat malum detayları pek önemsemiyor. en azından benim için öyle..
kısa bir süre sonra görüşmek üzere..

sütyen kullanmayan memeli hayvan ankara stüdyolarımızdan bildirdi...

iyi seyirler..

insan kaynaklarından aylin hanım ile görüşmek


kendisinin bir de saçma sapan tavırları vardır. "siz geçin görüşme odasına geliyor kendisi" gibilerinden! zannedersin reys-i cumhur gelecek.. gelir 15-20 dakika sonra topuklu ayakkabısı ve elinde bir ajanda ve dosyayla. oturmadan sorar; "bişey içer misiniz?" ulan sanki "evet içerim, şalgam ver" desem verecek. yahu iş görüşmesine gelmiş, kaderi senin elinde olan bir insan senden içecek bişey ister mi hiç? mantıklı düşün azıcık..!
başlar konuşmaya.. ilk sorusu hep; "neden biz?" olurdur.. nasıl bir soru bu hacım ya. ulan bin tane vardı da ben seni seçmedim ki. ben başvurdum işsiz olduğum için sen aralarından beni seçtin. asıl sen söyle neden ben?.. ama işte sorulmaz, el kol bağlı tabi..
sorulan sorular, tecrübeler filan hepsi bittikten sonra yavşak bi gülümseme ile sorar;
- benim soracaklarım bu kadar, var mı sizin soracağınız bişey? 
yoktur tabiki.. kaderiniz o ajandanın içindeki kariyer netten alınmış çıktının içindedir. ve işin kötü yani olay bu ablamızda biter..

foto için edit:  yazık lan çocuklara..

yeni yıkanan kotun uzun süre kurumaması

bence yüzyılın sorunlarından biri bu. günler önce yıkanmış, itinayla kurutma askısına asılmış kot pantolon nedense kurumaz. camlar açılır, sobanın yanına konur ama nafile.. genellikle bel kısmında ve cep bölgelerinde olur bu.. içindeki kumaş parçası genellikle ıslaktır ve giyince tene değdiğinden üşüntü gelir bünyeye..
yattığım yerden yetkililere sesleniyorum; bi el atın şu işe..

dıt dıt edit: şimdi baktım haala kurumamış. oha lan!

ineceği durağı bilmemenin verdiği tedirginlik


ilk defa gidilen şehirde yaşanır genelde.. binilen otobüste, dolmuşta hep vardır bu tedirginlik. metroda, tranvayda pek yoktur ama yinede içten içe kendini belli eder. yanına gideceğiniz kişi size "park durağında in, ben ordan alırım seni" şekline bir koordinat verir. sizde bindiğinizde ya şoföre ya da muavine söylersiniz "park durağında inicem ben, geldiğimizde haber verir misiniz" diye..

buraya kadar her şey normal seyrinde ilerler fakat durulan her durakta, geçilen her parkta bu huzursuzluk baş gösterir. artık dayanılmaz seviyeler ulaşır, saatlerdir tuttuşuğunuz çiş gibi.. muvane yahut şöföre sorulur; “ben park durağında inecektim ama, geçmedik di mi?”

isteyerek olmamıştır bu mecbursunuzdur, kısacası o muşmula suratlı adamların yüzüne pek hevesli değilsinizdir. zaten cevapta pek gecikmeden gelir; “ya tamam aklımızda, indircez biz seni. daha çok var..”

“daha çok var!”

var varda ne kadar çok? senin çok anlayışımla benim ki bir mi?

yolculuk devam eder.. yine duraklar geçilir, yine parka benzeyen garip yerler.. işin kötü yanı inen yolcular olmasına rağmen binenlerin yüzünden arkaya doğru ilerleme, şöför ve muavinin o şevkatli(!) kanatlarından ayrılma durumu olur. gittikçe arkaya doğru ilerleme, sizdeki bu huzursuzluğun artmasına ve “ya beni unutursalar” tedirginliğinin eklenmesiyle tavan yapar..

sonunda imdadınıza yolculardan biri yetişir;

- siz park durağında mı inecektiniz?
+ evet
- burası park durağı..

metal insanların sene-i devriyesi


bizim imamlardan biri bu yurtdışı tayinlerinin ilk başladığı dönemde almanya'ya gönderilmiş. tabi amaç din olsa da işin ucunda da birazcıkta para var.. neyse alışma devrelere derken bizim imam bir gün camiye gitmek için binmiş otobüsün birine. binerken de bileti olmadığından mütevellit şoföre uzatmış parasını. şoför bizim hafif kirli sakallı, kumaş pantolonlu imamı görmüş tabi, hafif bir gülümsemeyle uzatmış paranın üzerini..

neyse bizim imam hiç bakmadan koymuş cebime geçmiş arkaya doğru oturmuş bir yere.. şeytan bu ya birden bakma gereği duymuş paraya. çıkarmış cebinden paraları saymış! bakmış ki 1 mark fazla. ulan demiş acaba yanlış mı saydı? tekrar saymış hakikaten de bir mark fazla.. bizim şeytan dürtmeye devam etmiş bizim hocayı. hoca içinden; "amann götürmesem nolur sanki" deyip koymuş cebine parayı.. iman bu olsa gerek ya birden kalkmış yerinden şoföre doğru seyretmiş. gidip uzatmış bir markı, fazla verdin demiş. şoför o gülümsemeyi tekrar takınıp suratına; sen müslümansın di mi? demiş. hocam hain bir gurura meyl etmiş bir halde; "evet öyleyim" demiş. şoför patlatmış peşinden lafını; "ben sana bilerek verdim o bir markı, acaba geri getirecek misin diye merak ettim. siz müslümanlar çok dürüst insanlarmışsınız, hakkınız olmayanı almazmısşınız. acaba gerçekten öyle misiniz diye yaptım. müslümanlık bu olsa gerek diye düşündüm" demiş..

hoca durağa gelip o iki üç basamaktan inerken içinden; " ulan görüyor musun az kalsın satıyorduk dinimizi bir marka"..

nereye bağlıcam; şimdi bizde mi satalım bu toprağı 1 kuruşa, üç beş çapulcunun masasına meze mi yapalım?? hakikaten olmayacak duaya amin diyorlar, bilmiyorlar mı acaba ateşim ilk önce alevi çıkar sonra dumanı.. sıvamayın lan paçaları! zira sıvayacak bacak kalmayıncaya kadar budarlar dallarınızı!.

resmi edit: hayatta yapmıcam şeyi yaptırdınız lan bana! sokarım sizin yapcanız siyasete..


kırmızının asıl hikayesi


kırmızının tonları konusunda çeşitli araştırmalar yapılıyor bilimadamaları tarafından. hangisinin daha canlı hangisinin asıl kırmızı olduğuna dair..

şimdi bunların hepsini bir kenara bırakıp asıl olanın insan olduğu hiç ama hiç el değmemiş bir asilliğin metabolizmasına beraber bakalım. efendim, malumunuz heraklitostan beri insanoğlu savaşır. kimi kazanmak için savaşır, kimi mecbur olduğundan dem vurur. ama eninde sonunda dökülen kandır! rengi ise malum.. mantığını aradığım için değil sadece merakımdan ötürü yazıyorum bunları.  bakıldığında hiç bir vakit kan dökülmeden elde edilmemiş üzerine bastığımız toprak, aslında hep kazanan da o olmuş. biten savaşın sonunda  o içmiş hep akan kanı, o çekmiş içine... şimdi bir kez daha düşünmek lazım zannımca nerede bunun kazananı?? hangisi galip bu savaşta??


tekrar geri dönelim asıl kırmızının hadd-ı zatına. bakalım hangisinin asıl kırmızı, hangisi gerçek kanın testlerde çıkan sonucu...

zamanın behrine adamın biri camiden içeri girmiş. geçmesine az bir süre kalmış namazını kılmak için geçmiş caminin bir köşesine almış tekbiri.. namaz vakit olmadığından camii boş, kimsecikler yok. adam tekribi aldıktan sonra kılmış akşam namazının farzını kısacık bir sürede. toplasan üç rekat, işide acele neredeyse bir dakika bile sürmemiş namaz. adam selamını vermiş kalkmış giderken yanı başında kur'an okuyan yaşlı amca seslenmiş bizimkine;

- sen ne yaptın az önce?
+ namaz kıldım amca, allah kabul ederse..
- cahil cahil konuşma! öyle namaz mı olur yatıp kalktın alelacele.. kıllınmaz öyle namaz otur adam gibi tekrar kıl!..

bizimki artık yaşlı adama saygısında mıdır nedir bilinmez tekrar dönmüş kıbleye almış tekbiri, durmuş namaza.. bu sefer sakin, yavaş bir halde kılmış namazını. ilk kıldığının neredeyse üç katı sürede..

vermiş selamı, etmiş duayı kalkıp giderken bizim yaşlı amca sormuş tekrardan;

- allah kabul etsin delikanlı.. söyle bakalım hangisinden daha çok zevk aldın kıldığın namazların, ilkinden mi yoksa ikincisinden mi?

bizimki kendinden emin tok bir sesle; "tabiki ilkinden" demiş..

yaşlı amca kızgın bir sesle, hafiften de bağırarak; "dalga mı geçersin bire deyyus! öyle hızlı namaz mı olur. birde ısrar edersin yanlışında!" demiş..

bizimki kendinden daha da emin sakin bir ses tonuyla; "ey amcacım, ilk kıldığım namazı allah rızası için kıldım, ikincisini ise senin için. işte bu yüzden daha güzeldi.." demiş..

asıl kırmızının hangisi olduğuna gelince; eğer varsa içinde rengini verdiği kandan bir damla bile, asıl kırmızı o değildir.! gerisini inanın ki bilmem...

hayata dair iç burkan detaylar *


artık ülkenin içinde bulunduğu durumdan mıdır, yoksa türk insanının alçak gönüllüğünden midir bilmiyorum otobüste rastladığım bir telefon konuşması...

bazı zamanlar siz aslında karşı taraftakinin ne dediğini duymazsınız da, duyduğunuz insanın verdiği cevaplardan karşıdakinin ne sorduğunu az çok çıkarırsınız ya işte öyle bir hikaye. artık iç mi burkar, yoksa bunu okuyan bir kaç cebi dolgunun ya da oturduğu koltukta bir imza atmak için sizi köpek yerine koyan makam sahibinin yutkunamamasına mı sebep olur bilmem. hepsinin sütüne vicdanına..

sonbahar yağmurunun aniliği, havaya güvenip üzerine bişey almamanın acizliği. hepsini üstünde toplayan bir şehr-i sitanbul akşamı.
otobüs hiç olmadığı kadar sakin, hatta boş denecek kadar az kişi var. işin garibi saat geçte değil, millet işten çıkalı toplasan 2 saat olmuş. nerede bu insanlar der gibi bakıyorum etrafa... sonra duraktan sırılsıklam olmuş hırkasıyla bir adam bindi. akbil basmadı, belki de basamadı.. geçti cam kenarındaki koltuğa oturdu. otururken de hafif bi tebessümle küçük bi selam. otobüsün boş olmasından mıdır dedim ama adam tıka basa dolu olsa bile verirdi o selamı zannımca..

parasını verdi muavine, üzerini aldı. bakmadan cebine koydu. içimden dedim; "ulan adamdaki güvene bak, belki eksik verdi!.."
sonra koluyla buğulanmış camı sildi. ezberlediği yolu bir kere daha görebilmek için. bakadurdu yorgun bir halde yarenine.. birden elini cebine attı, telefonunu aldı. ama sanki bir şey söylemeyi unutmuş ta geç kalmadan araması lazımmış gibi aceleyle. aradı..

karşısındaki sanki onun arayacağını tahmin etmemiş gibi açtı. adam şöyle söyledi alodan hemen sonra; "benim hilmi abi tanımadın mı?"
başladılar hoşbeşe. kimseciklerin olmamasından bütün muhabbet inliyodu otobüste. o kadar yalın ve saf bir konuşmaydı ki; telefondakini duymasam bile ne sorduğunu, ne söylediğini çok rahat çıkarabiliyordum. hal hatırdan sonra karşı taraftan can alıcı soru geldi. "başladın mı çalışmaya?"

- evet hilmi abi. başladım çok şükür..

kısa, öz ve şükreden cinsten! karşıdaki devam etti soruya; "nerde, fabrika işi mi?"

- öyle hilmi abi fabrika işi, tekirdağ'da.

kaldım! dedim oturduğum yer tekirdağa 85 km. adamın bindiği yer ise oraya en az 110 km. içimden nasıl olur filan derken karşı taraf hikayenin asıl kahramanını sordu. "ee maaş nasıl peki?"

- çok şükür hilmi abi. idare ediyor. 780 maaş, sigorta, yemekte fabrikada. hanım bırakmıştı işi biliyosun. o bırakmasa iyi olacaktı ama hayırlısı. evi değiştirdim bende. - halbu ki değiştirmek istediği konu- biraz yakına geldim iş için. -yakın dediği 110km- kirası da iyi 500 milyon. iyi ısınıyo allah'tan. diğer evde biliyosun çocuğun halini..

ben halen aklımdan o basit matematik problemini çözmeye çalışıyorum. 780-500= ...
ulan diyorum içimden nasıl yani! alınan para, kalınan ev, yenilen yemek, yakılan soba, bakılan çocuk! hangisi bu filmde başrol oyuncusu?? hangisi asıl kahraman, iyi mi bitecek bu filmin sonu??

bilmiyorum nasıl bitiyor, ya da bitecek mi. tek bildiğim camın buğusunu sildiği hırkasının ıslaklığı, camınkinden kat kat fazla olduğu.. ve ne yazık ki aldığı para üstü yarın sabah bineceği dolmuşun parasının yarısı..


başlık sözlük jagonudur, itibar eyleye..

böyle buyurdu ev ahalisi vol: 2


şimdi okuyacakalarınız son iki (belki üçtür) doğum gününü birlikte kutlayan 3 kişinin arasında geçen bir pasta kesme merasimi sırasında geçmektedir.. ve işin garibi tamamen gerçektir..!

+ : kendi halinde, src belgeli bir nagget manyağı..
-  : dünyaları versen de doğum gününde mutlu olmayan/olayaman bir bankacı..
/  :  ailesinden habersiz çeşitli haltlar karıştıran bir ne iş olsa yaparımcı...


-  bir daha ki doğum gününü swiss otel'İn yatında yapıcam! buna inanıyorum..
+ ethem'in dolmuş bugün gelirken yine kaymış! zaten hergün kayıyor!
/  sanıyorlar diz çöker aşk önümüze, önümüze..
+ kanka dolaptan şeker versene. şekerlik yok ama haa, şeker ver sadece..
/  şu küçük absolute de açsak mı acaba.?
+ hımmm muhteşem bir fikir..
-  pastayı kaça aldınız??


taa içten gelen edit: doğum günün kutlu olsun bankacııııı..!

fotoğrafta uyuyan küçücük bebeğe gelince; ben bunu istiyorum işte..

son tahvilden uyarılar

aslında böyle fikirlerle gelmem pek. nedendir bilmiyorum artık bazı şeylerin tedavülden kalkma vakti geldi. insanlar da dahil buna.. bir engizisyon mahkemesi eksik hatta, şöyle en keskininden giyotinler filan..

hayır anlamadığım nokta ne istiyorlar?? ben ki hayatım boyunca hep alttan alan taraf oldum. haa gocundum mu? vallahi de billahi de hayır! sadece merakımdan soruyorum, neden? ulan ne istediniz de yapmadık, ne söylediniz de hayır dedik? biri cevap versin kuzu kesicem lan, ahdım olsun kuzu kesicem..!

haa bunun için koydum bu fotoğrafı da! süzmem lazım artık hayatımı, tortusu kalmalı ki suyuna pilav yapıyım.. işin şakası, hakikaten zamanı geldi bazı şeylerin. artık buna terk-i diyar mı dersiniz, aslına rücu mu bilemem. ben söyliyim de benden çıksın, sonradan dememişti demeyin..

yerel saat; 04:16

alttan ikinci çekmece


bu bir istatistik midir yoksa bir tesadüf mü bilmiyorum, her ne ararsak arayalım hep alttan ikinci çekmecededir. çorabından tutunda, bitmiş zımba telime kadar her şey. son zamanlarda daha da dikkat eder oldum bu konuya. bildiğin meraktan sormaya başladım. çoğunda -ki bu oran %80 civarında- hep aynı cevabı verdi; alttan ikinci çekmece..

sonra kendimde aradım kusuru. ulan dedim ben mi hep o çekmecede olan şeyleri soruyorum, ondan mı hep o çekmeceyi söylüyolar diye; hayır abi bildiğin tam tersi. her ne sorsam hep o çekmecede..

korkmaya başladım yeminle, rüyama filan girer oldu...

tesadüfi edit: şimdi bişey almaya gidicem o da alttan ikinci çekmecede..

hatırlamaktan daha ziyade unutamamak


hasretinden ölüyorum bu aralar.
kaşınıyorum yani. bile bile ladese, kemik elimde koşuyorum.!

ugg botlar üzerine didaktik dakikalar

şimdi efendim şu yandaki akkkabılar sadece cameron diaz giydi diye ünlü olduysa lafım yok. hakikaten bişey demicem, hatta bitiricem bu yazıyı burda. kapatıp gidicem..

amaaa;  "yok valla bilmiyodum ilk onun giydiğini. ben bizim çisilsu'da gördüm ilk, cadde'de buluştuğumuz gün ayağındaydı.." diyosanız yazıklar olsun size!..

şöyle bir durum var ki artık yavaş yavaş bir fenomen olma yolunda bu botlar. hatta efsaneleri bile anlatılır oldu. haa şimdi bunları anlatıyorum diye karşı olduğum filan düşünülmesin. hatta güzel bile buluyorum bazı zamanlar. yakışana tabi...

faaakat gööözeller bu hakikaten bir beceri işi. herkesin beceremeyeceği hem de. yahu ben şimdi tutup olmadık bir günde beyaz keten bömleğimin altına dedemin çizgili pijamalarını giysem olur mu? olur aslında da, olmaz. oldurulmaz yani.. kocasını eve gelen muslukcuyla aldatan menapoz teyzeler yapar bunu anca, onlarda eline yüzüne bulaştırır..

bazısına fena yakışıyor şimdi allah var. ne biliyim, alta siyah tayt -ki bunun desenlilerini gördüm geçen milano'da acayip güzel- üste de şöyle geniş yakalı bolero tarzı döklümü bir kazak. altına da saygı değer ugg [ag diye okunuyormuş] botlarımız.. şimdi bunu naparsın???


neyse konuya dönelim. birde bunların erkekler için olanları var ki pek revaçta değil. haa olsa satar mı? abercrombie t-shirt gibi hemde. (peynir ekmekten farkı kalmadı ondan örnek verdim. sosyal bir mesaj kaygısı güttüm yani) yakında bunları da görürüz. belki de vardır da ben dikkat etmemişimdir. inşallah olmaz! temennim bu yönde lakin olursa da ayamızın altında yeri var..

valla yapmıcam şeyleri yaptırdınız bana. cadde modasından söz açtırdınız. hayır gitmişliğim, oturup söyle bol kepçeden föndü yemişliğim, sonrada tutup 78 tl hesap ödemişliğim olsa anlıcam ama o da yok..!

öyle işte göözeller; siz siz olun kendinize yakışanı giyin. bir düşünürümüzün de dediği gibi; "güzellik, insanın kendine yakışanı giymesidir.!"

sizde bu felsefeye göre hareket edin. malum kollar patlıcan.. 

kızın poposuna bakmak için ona yol vermek


her erkeğin hayatında bir kez olsun yaptığıdır. din kardeşiyiz şimdi..

meraktandır aslında biraz. kızı merak eder erkek. yüzünü, saçını, boyunu, endamını, poposunu bide.
erkek dediğimiz canlı bunları görmek için elinden ne gelirse yapar efendim. binbir türlü çare üretir, hatta kendini tüketir bu uğurda.

hanım kızımız dar paça kotunun altına da son günlerin modası ugg botunu çekmiş, kollar patlıcan vaziyette salınıvermektedir. er kişi ise bunun farkınedalığının zirvesinde, aklında dolaşan 40000 bin tilkiden en abazanını seçmiş ve kendisine bir açık aramaktadır.

bu açık her zaman gökte değildir tabiki. yerdedir efendim, ayaklarının altındadır hemide.
kızımınız arkasından geldiğinden haberdar vaziyette vites küçültmekte ve motor freni yapmaktadır. amaç bellidir; yol vermek!

hanım kızımız belki bunun farkında belki değil, fönlü saçlarının korteji eşliğinde, önünde uygun adım yerinde sayan er kişimizin yanından geçiverir.

er kişi ise numaradan çalarmış gibi yaptığı ve kulağına götürdüğü cep telefonunu kötü emellerine alet edip hatun kişimizin kaba tabirle kıçına bakar. evet yapar bunu, hem de hiç utanmadan.

şimdi tekrar düşünün ey ahali! hangimiz yapmadık bunu?

arayışlar komedyasında ilk perde


her insan yoğun zamanlar geçirir. bazı zamanlar o kadar sosyalleşir ki aklı almaz. gece gezmeleri, barlar, arkadaşlarla buluşmalar falan. hepsi ard arda gelir birde, cepte 5 kuruş kalmayıncaya kadar da devam eder ne yazık ki.

normalde olması gerekende budur aslında. ama nedense bu zaman böyle olmaz. çalıştığınız işten, aldığınız paraya; o gün giyeceğinmiz gömleyin kirli olmasına ya da evinizin istanbul'a değil de bulgaristan sınırına daha yakın olmasına  kadar hepsi etkiler bunu. iyi de eder aslında. iyi eder diyorum çünkü birde tam tersi var bunun...

işte tam tersi; sosyal hayatınız yoktur!

evet bildiğiniz yoktur. aslında kendinize ayırdığınız, sizi siz yapan bir zaman yoktur. özlediğiniz, keşke olsa da konuşsam biraz, dinlesem daha çok dediğiniz biri, yoktur! işte tam bu haddedeyim şu sıralar. kişiliksiz takılıyorum aynaya bakınca. aslında buraya daha başka hakaret arasım ama en uygunu buydu emin olun.

özet: kendimi arıyorum..! bilen var yerimi?  tutsun elimden artık..!

sebeb-i telif: vol 12



inat ediyorum hayata, yüzüme suyu her çarpışımda;
öyle vakitlerde kalkıyorum ki uykudan, uyanamıyorum!
her ney sesinde arıyorum seni, her tambur sesinde;
bu son dizeye yazacak kelime bulamadığıma, inanamıyorum!




şimdi biraz yalan söylemek lazım, aklımın ucundan geçirdiklerimden hemde. onları söylemem lazım ki kalmasın içimde! haa yalan dediysem de inanmayın siz. doğrunun dik alası, alamet-i farikası belki de..

başımın ağrısından fezaya çıkıyorum şu sıralar, zira bedenim ağır geliyor içimdeki bene. öyle hazlar yaşıyorum ki şu sıralar, kendimi gönderiyorum hiç doğmamış bir kavme..

bir dostum söyledi geçenlerde; "eskisi gibi yazamıyorsun!"
içimden gelen cevabı söylemeye ramak kala sustum; "eskisi gibi yaşatmıyorsun!"


anlayamadığım edit;  ilk defa fotoğraf koymadan bir yazı yazıyorum..!

hemen gelen edit; bir de yazdırana sormalı ???

banyoda çok uzun kalınca elleri büzüştüren edit; pazar günü yemek yiyelim beraber, bitsin bu hasret..!

güzelliğe inancımı sarsan simgeler var



çok kısa kesicem bu sefer. ilk olarak şunu söyliyim; tanımam etmem bu hanımefendiyi. şeker kız candy kadar önlü olsa bile..!

yalnız şunu söyliyip gidicem. başlıkta da dediğim gibi; 
"güzelliğe inancımı sarsan simgeler var..!"

hepsi bu


patates püresinin azlığından nerelere

kimisi için bir gereksinim sanırım, kimisi içinse olmasa da olur listesinde! aşık olmaktan bahsediyorum. merak ediyorum düpedüz, sırılsıklam merak ediyorum hemde?!?

ama bundan daha çok merak ettiğim; sürekli gördüğünüz birine mi, yoksa hayatınız da daha önce hiç görmediğiniz birine mi kolaydır aşık olmak?

şimdi düşünün. sürekli gözünüzün önünde olan, neye ne tepki vereceğini bildiğiniz, makarnanın yanına ketçap mı, yoksa mayonez mi ister ya da sade mi sever onu bile bildiğiniz birine aşık olmak???  tek taraflı da olabilir ha, illa onunda sizi sevecek diye bir zorunluluğu yok!

şimdi gelelim diğerine; yani hayatınız da hiç görmediğiniz, adını bırakın hangi ülkenin vatandaşı olduğunu bile bilmediğiniz birine mi aşık olmak daha kolay??? tamam belki nereden biliyim diyebilirsiniz; ama bunu yaşayan yahut bir kere bile olsun deneyen olmuştur hayatında. belki de her birimiz bir kere olsun bunu yaptık. kimisi suçlu hissetti kendini, kimisi gurur duydu yaptığıyla... bakın ben size bir şey söyliyim mi; eğer içinizde dolanan bir kurt varsa yarın ortadan iki ye herşeyi, çıksınlar dışarı. bekletmenin, kurusun diye tepsiye sermenin bir manası yok! hem kim fayda görmüş ki bundan? kim ohh iyi ki beklemişim demiş ki? geçin bunları geçin, içiniz ferahlasın delikli olips yiyip üzerine soğuk su içince.!

  belki ortada kestim konuyu belki "ee sordun cevabını almadan gittin" diasporaları verilebilir arkamdan, ya da bir güzel sövülebilir bana; amma velakin yoktur gayrı bunun bir cevabı?  eğer var sa ve biliyorsanız söyleyin, söyleyin de biz de bilelim. mecbur edit: dağıttığım evrakları ve hesapları toplayan sayın hanımefendiye yemek sözlümü unutmadığımı buradan 70 milyonun önünde beyan ederim..zıkkım edit:  önümdeki dana rostaya patates püresini az koyan yüzsüz aşçıya yapacaklarımın daha bitmediğini söylemeden edemicem. ayıptır be! kocaman rostaya bi kaşık püre yeter mi?                                    kasmış edit: ayrıca ben vejeteryanım!

twitter'dan esen kişisel rüzgarlar ve fantezi dükkanı


"konuşmama başlamadan önce esaret bedenlere selam ederim..!"

şimdileri öyle haller içindeyim ki; iştirakımıza gar olmuş registiration cardlara sahte isimler girip kendimi olmadık odalara check in ediyorum. 'fazla kalmıcam zaten' psikolojisine girmeye gerek olsa da, hepsinden çok kızdığım üç beş çapulcuya ayak sürüyorum. sıçıcam ağızlarına o olucak afedersin..!

neyse efendim, kendi halet-i ruhiyemle sıkmayayım sizleri. aslında bu aralar hayatım bir cebelleşmenin içinde fakat; sanrıları yastığının altına koymıuş küçücük kızlar gibi gece su içmeye bile korkuyorum. çişimi bile sabaha kadar tutar oldum. bakalım sonumuz hayr olsun.!

fotoğraftan bahsediyim birazda, aslında bakarsanız hiç mi hiç haz etmediğim fantezilerin çizgi romanını aldım mahalledeki free shop'tan. düşün nasıl bir mahallede oturuyorum free shop var evimin altında. işin garibi fantezileri hesaba yazdırıp aylık alınca öderim gibi bir durumda ne yazık ki yok. olsun varsın bakalım...

buarada beni aha bu okuduklarınızdan takip edenler buna et olarak  www.twitter.com/ugurgucarslan adresinde de takip etsinler. anlık durumumu, titreşime aldığım telefonumu, çilekli yoğurt yerken ki hazzımı buradan aktarıyorum. artık kime denk gelirse?!?

okuyun anam bunu da; www.twitter.com/ugurgucarslan nesilden nesile aktarın..

en derin sevgilerimle;

fareli köyün hayalcisi. namı değer (f)(k)(h)

şımarık edit: çok resmi oldu lan :)

aldatmak üzerine detaysı düşünceler

şimdileri insanlarda bir bağımlılık var; seks!

ha bu sadece şimdilerde mi? hayır! sadece artık eskisinden daha fazla gündeme gelir, daha çok konuşulur oldu...

bunun sonucunda da aldatma dürtüsü baş gösterdi tabi. erkek ya da kadın farketmeden hemde. yaptıkları konusunda bir istatistik tutabilir pozisyonda olduğumdan mıdır nedir yazıyorum bunları.

şimdi kimse bana kadınlar yapmaz bunu, hele de türk kadınları asla demesin! yapıyor efendim, baya da güzel yapıyor. şimdi kimseyi töhmet altında bırakmıyorum, suçlamıyorum hiçbirinizi. ben sadece gördüğümü söylüyorum...

aldatmak için nasıl bir ruh hali gerekir bilmem. fakat bu dürtüyü herkesin gitgide yaşayacak oluşu sanırım korkulacak bir hadise!

bunu hayvanlarda yapmıyor değil tabiki. ister ırkının elverdiği düzeyde, isterse de renk ayırt etmeden.

haaa; şimdi hayvanlar yapıyor, sizde yaptınız o zaman sizde hayvansınız gibi bir önermede bulunmıcam (bkz: p=q) sadece bir örnek olması hasebiyle verdim bu bilgiyi.

unutmadan! bilgi verirken aklım hep ince detaylara takılır, hep bir şeyleri daha detaylı görürüm. aldatmakta da hep detal olarak kalmış bir durum var; " bir kereden bir şey olmaz! hem nerden bilcek ki?" hadisesi. aldatan kişi kullanır hep bunu. (bkz: erkek ya da kadın) aslında bakarsanız karşı taraf bilmedikten sonra olmaz, burada hemfikirim. ancak bu işteki detayda şu efendim;

* bir kişinin ölümü trajedidir, bin kişinin ölümü ise; istatistik!

iş bu ahvalin verdiği huzursuzluktan gelen edit: huzursuzluk dediğime bakmayın, kimisi bunu zevk için yapar olmuş...

telsizden gelen anons ve tırsmak üzerine


"kıç kaşıma dönemlerini yaşadığımız şu günlerde, cukkaya geçen mariz miktarında gözle görülür bir artış yaşandı. turnikeli kapılar önü bekleyişler ve beyaz borsa uygulamasında raicin belirlenmesi bu durumu tetikledi. temennimiz önümüzdeki günlerde de bu şekilde yaşanması." ama...

şimdi bu ama'dan sonra anlatılacaklarım tamamen bir sakinlik, hololuu adalarında bir dinlinlik gösterisidir. ola ki bir karşı koyuş varsa size karşı, bu sizin yapınızla doğru orantılıdır. "açık konuşsana olumm" diyeleri buradan gördüğüm için hemen açıklayayım;

efendim insanoğlu hayatını idame ettirebilmek için bir iş ile iştigah eder.
bu iştigal;
ister masa başı (bkz: bankacılık)  
isterse de ayaküstü olsun (bkz: beyaz borsacılık) 
verilecek residance kirası ile alakalı  olabilir. (bkz: bey palace)

bu oluşlar sırasında karşısına bazı engeller çıkması da kuvvetle muhtemeldir. ha aşılır mı bu engeller? aşılır. aşılır ama bu birazda onun hayat tecrübesine ve telefon defterindeki kişilerin meslek grupları ile alakalıdır.

şimdi gelelim buraya kadar ki hayat dersimizden çıkaracağımız sonuçlara...

mirim, bu polis dediğimiz karakterler kendilerini üniformalara bürünmüş batman'ın yaveri robin mi zannediyor??? şahsen umrumda değiller, çokta fifi; fakat götleri çalan bir telefonla atacaksa ve az önceki kalkık göt hemencecik inecekse hiç yapmasınlar. o üniformadaki türk bayrağına yazık. neymiş; yoksa eğer içinde bir cesaret pırıltısı, yapmıcaksın aslanım..!

karakter yoksunları sizi, muşmula suratlılar..!
çok kasmayın siz, anlayan anladı..

bir telefonla 3-5 iti muma çeviren hamza abi için gelen edit: ama abi biz onu 2 kere uyardık yaa!!!

benden gelen edit:  abin yesin sizi, ben şöyle kenarda iniyim..

artık olmayacaklar listesi #2


zaten yoktu da artık hiç olmayacak sanırım..

insanoğlunun doğasında var sanırım bu; geceleri uyumak yani. malumunuz doğduğumuzdan beri hep gündüzleri çalışıp sabahları uyuduk. normal olarak bu da bünyemize işledi. tabiki tıbbi bir açıklaması olacaktır bunun ama iş dolayısı ile bunu değiştirmek sanırım bünyede farklı hasarlara sebeiyet veriyor. en azından ben bunu görüyorum..

26 sene olmuş gece uyalı, az ya da çok. sorun uyumakta da değil haa, zaten sevmem uyumayı; ama bir kere işlemiş bünyeye farklı bir şekilde insanı deli ediyor. gündüz zaten 3-4 saatten fazla uyuyamıyorsunuz. güneş tepede; kaldı ki psikolojiniz buna elverişli değil. ne kadar isteseniz de uyuyamıyorsunuz!

bunun için bir çalışma yapılmasını talep ediyorum. araştırsını birileri bunu. gündüz uyumaya başlasaydık, gece nasıl olurdu? tabi bunun yaşayanlarda var, orası ayrı. şu sürekli gündüzü yaşayan dımbıllar. onlara da sorabilirler. ben unuttum şimdi neresi olduğunu...

unutmadan lan. bunun niye anlattın derseniz; artık gündüzleri uyuyorum.

çalışıyor muyum peki?

size ne..

tiyatro perdesinden gelen edit: sabırsızlıkla bekliyoruz..!

mahalle sütçüsünü inekle aldatmak


anam, yavrum, bidenemli dakikalar var aklımın bir köşesinde. buda onlardan biri olsa gerek...

hanım kızımız masumiyetin en şehvetli dakikalarında, hiç olmadık iştahlara bürünmüş. hani evde yalnız olsak, hiç kimseler olmasa yanımızda yap diyivericem. ama nedir bu işgal, nedir bu fethediş gönülleri???

ciciler içindeki celfinizmiz* semizlik ve kıştan beri besili ineğimizin altına yatıvermiş, aklına çocukluk anıları gelmişcesine sömürmekte ineği. tamam belki canı çekti, belki hiç olmadığı kadar istedi bunu ancak; biz ona neler verdikte almadı. tontoşum benim...

yok anam yok, fantazi dedikte bu kadar demedik. sen tut koskoca ineğin altına yat, em memelerini, em memelerini ?!? ayıp denen bişey var.

neyse ben kendisine bu durumdan ne kadar rahatsız olduğumuzu belirten bir tezhip ileticem. artık neremden emerse..

sırıtan edit: diğer meme boş kalmış gitsem mi acaba???

*: halk arasında gencecik, tazecik hanım kızlara verilen isim.

sebeb-i telif vol: 11

bir araya giriştir bu yaptığım, küçük bir debelenme çabasıdır;
hededir, hödödür..!


>>> bir önceki girdide bahsettim diye yazmıyorum bunları. saat 4:27 oldu diye de değil ayrıca. unutmadan ben elimde kavalı dolaşıp duran bir seyyah filan da değilim! artık zamanı gelmiştir perdeyi açmanın; söylemenin zamanı gelmiştir gerçeği..

>>> "rem" dinliyorum bunları yazarken ve her seferinde ne kadar saçma olduğunu bildiğim bu şarkıya bir kere daha hayran kalıyorum. lanetliyorum evreni, serinlik geliyor bir yerden susuyorum!

>>> döndüm hatıraların en koyu olduğu ayazı kulak kesen memleketimden. bu sefer hiç olmadığı kadar mis geldi kokusu. köyden olsa gerek bir iştah açtı bünyemde. yemek babında değil haa, özlemek hakkında. yeni bir kitap yazdım, arıyorum birisini bastırmak için. yalan söylüyorum her seferinde, kıs kıs gülüyorum.

>>> hiç bu kadar yakın olmadı gerçek sanırım bana. belki de ben hiç bu kadar koz vermedim kaderin eline. nedense bu sefer elimde kağıt olmamasına rağmen giriyorum ihaleye. neyime güveniyorum bilmiyorum. ya batarım ya da çıkarım gibime geliyor. ve ben biliyorum ki; eğer bir şey benim gibime geliyorsa hiçte iyi bir salık verilmemiştir bu en şerefli erkana...

>>> sırtımı dayayacak biri lazım aslında bana. derdimi dinleyecek değil, dert yaratmayacak. taksimin göbeğinde duyduğu ik klasik jazz senfonisinde benimle dans edecek biri. yanında geçtiğimiz bahçeden elma çalacak, yıkamadan yiyecek biri.

>>> en acısını artık daha iyi anlıyorum. uyandığımda yanımda olan bütün kadınlardan tiksiniyorum. defalarca sigarayı bırakmış biriyim sanki, her seferinde tekrar başlıyorum!!! bildiğin tiksiniyorum..

>>> öyle sancılı bir adet ki bu, sıcak su torbasıyla bile geçmez sanırım. utanmasan ağlayıp zırlıcam.

>>> bak yine yaptım; kendimi kandırdım. hiç utanmadım ki; hem de hiç. bir kere bile demedim ben yapamam! yaptım hemde en manyağını. yine yapıyorum; tek odada 10 kişiyle vals yapıyorom!

>>> büyükten küçüğe geçiş devresi var şimdi. 3+1'den 1+1'e geçiş. sepet sallıcam artık bakkala. santrali arayıp çişim geldi dicem. yapıcam sonra, gelip sifonu çekin dicem. (bkz: yeni bir eve taşınmak)

>>> siz hiç deli gibi sarhoş olmuş, oturduğu masaya 500 tl üzerinde hesap bırakmış ve bunun iki katını koluna taktığı bir rus orospusuna vermiş birine; "buyrun efendim burada sevişin!" dediniz mi? ben diyorum işte. bakmayın öyle şaşkın şaşkın. karnımı doyuruyorum!

>>> hiç anadolu yakasında geçesim yok biliyor musun? sana diyorum sana. hiç hemde hiç. dikkatinizi çekerim, tekil konuştum!

>>> "yok olmaz erken daha, biraz geç kalın ne olur. hiç hazır değilim henüz..."

olmadık zamanda gelen edit; "imtihan içinde imtihan vardır. derlen toplanda ufak bir imtihana satma kendini"  Hz. Mevlana

dilden düşmeyen edit; "uyan ey gözlerim, gafletten uyan.." Sultan III. Murat Han

sabahlayınca gelen baş ağrısı ve yaş işler


uzun süre uyumadığımda ya da uyumam gereken geceleri uyanık kalıp sabahladığımda yaşadığım o baş ağrısı..

dişçi koltuğunda geçirilmiş uzun saatlere eş değer sanırım (geçirdiğimden değil haa)
aklım fikrim gidiyor, mantıklı düşünme ortalamam azalıyor; göz bebeklerimin içi yanıyor. hele o göz altı torbalarımın şimesi yok mu !?!..

artık bunlara alışmam gerektiği fikrine kapılıyorum. geceleri salık verilmiş her türlü rivayete yoksunluk belirtisi gösteriyorum. bu yoksunluğu da kendimde görmeye başlarsam işte o zaman işim yaş!

bu arada yeni bir sebeb-i telif yazma vakti gelmişte geçiyor. çok önemli şeyler yaşadığımdan değil, sadece böyle olması lazım'''

karın doyuran edit: balla-petekli, karpuzlu-reçelli, ıspanaklı-börekli elleri dopdolu gelen bankacıya en derin sevgilerimle. numaratöründe numaran az, verdiğin krediler sağlam olsun innnşallahhh :)

gandhi'den öğüt alan dallama kardeş


hz google ile başlayalım söze; evvelki gün mahatma gandhi'nin doğum günüydü. ee hz. google'da boş durur mu hemen kutlayı vermiş logosuyla. ne diyim valla helal olsun ?!?

ayrıca cocuklara verecek bir öğüt var aklımda; abinize dikkat edin. ilk başta iyi gelirken tadı gitgide ekşimeye başlar. ha hepsi için mi geçerli? tabiki de hayır ama yine de ben söylemek istedim..

yağmurlu bir köy gününden gelen edit:; neydi o çevizli ekmekler, neydi o tadından yenmeyen meyveler, neydi o hava, mısır unundan yapılmış peynirli tava !!!

pembe gözükler arkasındaki ilginç protesto


ahanda bu ciciler ukraynalı genelev çalışanları. hemde ssk + yol + yemek + primle çalışıyorlarmış.

günün birinde elin oğlu gelmiş bunların işine keser atmaya başlamış, bu hanım ablalarımızda çareyi grev yapmakta bulmuşlar. yani hakları tabiki dicek lafım yok ama; kardeşim genelevinde grevi mi olurmuş demeden geçemiyor insan ?!?..

kendilerini canı gönülden destekliyorum, hepsinin arkasındayım*** hiç endişeleri olmasın hanım kızlarımızın, ben oldukça arkalarında sırtları yere gelmez.

yalnız anlamadığım bir konu var? kızlarınız o dipdiri vücutlarıyla nasıl bir grev yaptıklarını merak ettim??? neyden kısıyolar acaba, neyi az kullandırıyolar???

neyse destelemek boynumuzun borcu, arkalarındayız...

masa altına sümük yapıştırma gibi bişey


gece vakit (saat: 01:31) nereden geldi bu yazacakalarım aklıma bilmiyorum. o yüzden dikkat etmek lazım söylediklerime, fazla cekmemek lazım fişini. malum bozulur makine !?!

kimi insan eline aldığı kalemle çizer hayatını, kimi bekler kendi çizilsin diye. bir emek harcamıyor değildir tabiki, eğer onu yapmıyorsa şuan bunu okuyanlar lafım size değil. olmaması da lazım hatta. ne gerek var bunlara sizin için, siz dolapta duran soğuk suyu için. eğer doldurduysam tabi..!

onu diyorum işte. eğer bazı hayalleriniz varsa; bunların başında bir devinime peydah olmak, "öyle an gelir ki bunların hepsi bir anda düzelir", "hepsi hiç olmadık zamanda bir anda gerçekleşir" dediğiniz durumlar var ise anahtarınızı alıp yukarı çıkın odanız hazır???

çok ciddiyim ben, ben o kadar ciddiyim ki hemde sizlerin hayallerinizde görmediklerinizi, göremiceklerinizi size söylerim. heee şımarığım. kendimi beğenmişim hatta. bırakın allahınızı severseniz yaa. kendi yolunuzu çizmiş, herşeyiniz güzel gideken ben senin yolunu da çizicem, gel bakalım buraya tripleri bozar bizi. sizi de bozar ama; neyse...

dediğim gibi koçlar, siz biraz sirkelenin bakalım, biz şöyle yerimize geçelim. geçelim ki dağılmasın saçlar, saçaklar !?!

uzun bar koltuğundan gelen edit: eğer saat gece 02.00 olmuşsa hiç durmayın yatın. tiksiniyorum sizden..!

şehirlerarası otobüs fantezileri


biraz ayrı kaldım kusura bakılmaya. bayram tatili malumunuz, memleket ziyareti, aile hasreti giderme politikası, damacana su siparişleri vs. bunlar aslında insanı hayata bağlayan diyaloglar amma velakin nerede o eski bayramlar..!

olay aslında bu da değil. ben şu şehirlerarası otobüs yolculuklarında kaldım. bakın bu her zaman olan bir durum değil, zaman zaman olan bir olay da değil. sadece o gün ki şansınıza bağlı. eğer şansınız iyi ise yanınıza oturan dımbık -dımbık diyorum çünkü öyleler- size rahat bir yolculuk yaşatır. aynen insanla yatağa girmek gibi; ne kadar tecrübeli ve kendinden emin ise insan ise o kadar rahat ettirir. bindiğin at gibi, rahat gidersin yani..

neyse geliyorum memleketten ismi lazım değil bir otobüs firması ile, koltuk orta sıraların biraz arka tarafları. hatta dur tam adresi veriyim; 38 numero! neyse her zaman ki gibi senelerin verdiği tecrübeye istinaden oturdum koltuğuma -ki cam tarafı olup olmaması sorun değil- başladım sakin yolculuğumun ilk dakikalarına.

yanımda oturan -dikkat: oturma kelimesi sadece normal insanların yaptığı eylem olduğu için söyledim, bildiğin lafın gelişi- öküz tek kişilik koltuğa bir yayılmış, sanırsın kendi evinde yeni aldığı tv koltuğunda oturuyor. ulan insan biraz toplanır, biraz kişilik sahibi olur! yok anam yok, kimsede saygı kalmamış, yok olmuş vesselam...

artık özel arabamı alana kadar gitmeme kararı aldım memlekete. ben giderim adım kalır otobüslerde sonra; çekemem çalı, çırpıyı ?!?

pis edit: hepsini geçtim birde ayladır uyumamış öküz gibi böğürmez mi..! suratına kusuyum suratın...

yıkanmış yastık kılıfının mis kokulu hikayesi


aklıma gelmişten anlatıyım diyorum. hep böyle oluyor gerçi ama...

şu yatağa yattıktan 2-3 saniye sonraki rahatlık hissi. nasıl bir tekdüzeliğin algoritması bu anlamış değilim. bütün günün yorgunluğundan mıdır yoksa hepsinden fazla bir iştirake gark olma mıdır bilmiyorum sanırım herkeste var bu his. başınızı yastığa koyduktan sonra başlıyor zannımca. bu diğer rahatlıklar gibi değil. mesela; saatlerce güzel bir bayanın arkasında o mağaza senin şu mango benim gezdikten sonra o çok beğendiği elbiseyi denerken orada bulduğunuz puf koltuklara oturduğunuzda yaşadığınız gibi değil en azından... öyle olsa bütün erkekler bilirdi sanırım. (bkz: kızların mango tutkusu)

kola takılan çakma bir luis vieton çanta kadar değeri yok aslında, olmamalıda kanımca. şöyle ki; bir bayana sorduğunda "bundan sende vardı sanki ben öyle hatırlıyorum?" cevap hiçbir zaman gecikmez, emin olun gecikmez..! cevap kesin ve nettir; "yok hayatım yanlışın var. sen diğeri ile karıştırıyosun!" ulan benim bir şey karıştırdığım yok, düpedüz yalan söylüyorsun !?! aynısının 4 rengi var sende!

neyse konu dağıldı yine; o rahatlıktan bahsediyordum. dağıttınız ulan konuyu...

yakında yolları dörtlücek bankacı için gelen edit: yahu nasıl oluyorda o kadar çok yiyebiliyorsun? haa gelirken de biberli ekmekle, içli köfte rici edicem mümkünse. yanında da polca nar ekşisi, salataya neyin koyyoz biliyon mu?

öyle bir e mail düşünün ki...


geçmişten haber veren bir haberci. evet geçmişten haber veren!

bu site çok basit mantıkla; sizin bugün yazdığınız bir maili en az 30 gün, en çokta 30 yıl sonra size gönderiyor.
şimdi diceksiniz ki bunun ne anlamı var?

o zaman şöyle düşünelim; 2 sene önce bugün ne yapıyordunuz? hadi iki seneyi geçtim 1 sene önce?
tamam belki bu durum bazılarımız için çok önemli bir konu olmayabilir fakat her insan çoğu zaman eskiyi hatırladığında az da olsa bir sevinç yaşar. bunu inkar eden fatihtir, ürektir! yalan mı?

site çok basit bir mantıkla çalışmakta.
ilk önce mail adresinizi yazıyorsunuz, daha sonra bu mailinin konusunu ve daha sonrada istediğiniz her şeyi..
bundan sonraki süreç istediğiniz tarih. yukarıda da dediğim gibi an az 30 gün, en çok ta 30 yıl sonrası istediğiniz bir gün. kullanıcıları genellikle kendi doğum günlerini seçiyor.
ha bu demek değil ki sadece kendi mailinize gönderebilirsiniz. isterseniz kişiye, sevdiğinize ya da çok değerli bir arkadaşınızada gönderebilirsiniz..

mesela ben; geçenlerde bilmem kaç sayfalık bir mail yazdım. şuan ki hayatımın, yaşadıklarım, arkadaşlarım vs. hatta yazarken ki güncel olaylardan da bahsettim. günün haberleri, doların ve euronun fiyatı bile. işin güzel tarafı ne biliyor musunuz? bu mail ban 25 yıl sonra gelecek !..
garip geldi di mi? gelmesin efendim gelmesin. girin ve aklınızda ne varsa şuan ne hissediyorsanız yazın. yazın ki her zaman uçan kelimeler yerine, aklınıza mıh gibi çakılan yazılar kalsın.!

burayı tıklayınca yollayabilirsiniz. çekinmeyin tıklayın...

yağmurlu bir italya gününde...


italya'nın dar sokaklarından birinde hafif ıslanmış ceketini sirkelerken cebinde sallanan bir şey fark etti. halbuki cebine bir şey koymamıştı, boştu cebi! ne olduğunu merak etti, elini ceketinin içine attı. bir kağıt parçası, ufak hafif ıslanmış üzerinde bir kaç numara yazılı bir kağıt parçası. ıslandığından birkaç numaranın mürekkebi akmış, okunmuyor fazla.
neydi diye düşündü bir süre; hatırlayamadı!

hiç kimseden numara almamıştı, kimseye de numarasını vermemişti oysaki. ceketini sirkelemeyi bırakmış, havanın soğukluğuna aldırmadan devam etti bu numaralarının ne olduğuna. kimin di bu telefon numarası?
üşümüştü artık; ama hala merak ediyordu kimin numarası olduğunu...

hem dinlenmek hem de biraz ısınmak için karşı sokaktaki küçük italyan cafesine doğru yürüdü. küçücük, şirin bir cafeydi. italya'daki diğer bütün cafeler gibi. cam kenarında bir yere oturdu her zaman ki gibi! bir kahve söyledi, az şekerli. yine her zaman ki gibi. ceketini cafede yanan küçük şöminenin karşısına koydu. ne de olsa giyecekti tekrardan.

tekrar düşünmeye başladı. kimindi bu numara? hayır kendi el yazısı da değildi. eğer birinden aldı ise neden şimdiye kadar görmemişti ya da aramamıştı. son bir kaç gündür kimseyle de tanışmamıştı hatta. birinden numara alması için bir ortamda olmamıştı. kahvesi geldi bu arada. saçını üstten tutturduğu tokasını açtı birden, şu küçük kıskaçlı olanlardan. parmağındaki yüzüğü de çıkarttı koydu masaya. nedenini bilmeden yaptı hepsini...

italya'ya geleli 3,5 sene olmuştu. son 1,5 senedir de italyancasını geliştirmişti. teşekkür etti cafenin sahibi orta yaşlı bayana; ringrezimenti! neden sevdiğini düşündü bu kısacık anda italya'yı, bulamadı, bulduramadı!

birden aramak geldi aklına kağıtta yazan numarayı. cafedeki eski ahşap masanın üzerinde duran telefona doğru yürüdü. sormadı bile kadına. ahizeyi kaldırdı;

- o erkekler beni italyaya götürcek mi? italya da beni görecek mi?

+ şimdi bizim bir kiler vardı küçükken evde. hep orada bisküvi olurdu. annem saklardi bizden. dedim sebebi ne olabilir diye. meğersem hep kendi yermiş çayla filan. bir gün buldum yerini yedim de yedim... öyle işte..

- meğer kandırılmışım. doğum gününde ne istiyosun sorusu heveslendirip sonra da aynı hızla yere çarpılmam içinmiş :(

+ bak hele sen, tripte yaparmış. yesinler :)
tamam yaa alıcam sana bir hediye. söz valla ilk zirvede de vericem :)

- bende boşta bir kalp var onu versem. hem bayadır boşta, belki faydası dokunur ???

+ sıfır mı?

- el değmemiş. bildiğin sıfır yani...

+ kaça gidiyo peki? piyasayı bilemiyorum

- normalde kaskolu alırsan bunları baya pahalı. ama biz uzun süreli garanti veriyoruz. aslında piyasısı yok bunun; çünkü çok nadir bunlar. kalmadı, özel üretim diyebiliriz..

+ normalde erken kapatıyoruz ama madem doğum gününüzmüş biraz daha bekleriz. ayıralım isterseniz?

- madem tekti. bence daha iyi alıcılar çıkar. ben hakkını yemeyeyim başkalarının.

ceketini aldı şöminenin önünden. sımsıcak olmuştu; aklına senelerdir hasret duyduğu o el sıcaklığı geldi, yutkundu!
giydi ceketini, o sıcaklığı teninde de hissetti. bu sefer yutkunamadı! yağmurda dinmişti artık...

kukuletalı ve soğuk yaz akşamları


çeşitli sorular geldi ev ahalisinden; " neden olmaz peki?" bunlardan ilki ve üzerine en çok basılanıydı!

cevap bulmak için çabalamalar, bugün yaptığım mercimek çorbası, istanbul'u teslim almış yağmur hepsi içindeydi bunun. senelerdir beklediğim gevrek galetalar gibiydi sanki. uzun ve ince...
her yıkamada daha da açılan bir saç rengi olması kuvvetle muhtemeldi aslında. iskandinav ülkelerinden daha yeni gelmiş, iklimime alışmaya çalışan. çalıştıkça, çabalayan; çabaladıkça da uzaklaşan. sanki yüzme bilmeyen bir insan gibi çırpındıkça diplere batan. halbuki yüzmede biliyordu!

bilmesine biliyordu da neden hep bozuk paralara eski ve çirkin mahlukatlar gibi bakıyordu.
merak ettiğim o da değildi ayrıca; hep bir ağızdan söylenilen sezen şarkıları gibi neden hep akılda kalıyordu?
alışkanlık yapıyorsun haberin olsun! alışkanlık yapıyorsun...

sabahın altısında ateş mücadelesi


saatlerce düşünmüş ve karar vermiştim artık; kahvemi alıp yürüyecektim biraz. sabahın erken saati kimsecikler yok sokakta diye saldım çayıra kendimi. aslında kaç zamandır planlanan bir yalnızlamak libidosu birikmişti bedenimde. dışarı atılması lazımdı tez zamanda...

genelde şort giyerim yazları, dışarıda da içeride de hep rahatlık unsuru oluşturur bünyede. nedense bazıları ne çorapsız çıkabilir dışarı nede pantolonsuz. aslında bu her zaman bir tezat olur, hep biri diğerini eksik bırakır. o olmadan o olmazmış gibi gelir hep. oysaki çorabın üstüne şort giymek bir ingiliz geleneği. kısa bağcıklı ayakkabılarının içinde ekose desenli çoraplar giymiş ingilizler gelir hep akla ekose çoraplar görüldüğünde. hep onlar vardır dehrizlerde, belki de kendi iç deformasyonumuzda...

- günaydın. açıksınız öyle değil mi.
+ günaydın. evet evet buyrun.
- kahve alabilir miyim? sütlü lütfen ve olduğundan sıcak olursa sevinirim...
+ tabiki efendim hangi boy?
- grande lütfen
+ biraz beklecem izniniz olursa
- tabiki sorun değil, bekliyorum.

normalde sabahın köründe açık olmasını bile beklemediğim bir hazır kahve frençayzinginin içinde kendi ogolarımı tatmin etmek için oradaki çalışan kızdan yardım almaya başlamıştım. ne de güzel yardım etti bana bu bencillik yarışında, sabahın 6 sı olmasına rağmen !?!
yine o sese takıldı kulağım, hani şu "fuuffffşşşş" şeklinde kahvenin sütünü buharla ısıtan küçük metal çubuğa. hep bir şekilde kullanımını merak ettiğim, halbuki hiç bir özelliği bünyesinde barındırmayan bir metal parçasına. ingiliz amcaların ekose çoraplarındaki acizliğimden midir nedir bilmiyorum, bunda da bir üşüntü geldi omuzlarıma. kahvemi istememden geçen bilmem kaç dakikada sayısız çıkarımlar üreten beynim sanki; "hadi al artık şu kahveyi de gidelim" der gibiydi...

+ kahveniz hazır efendim. sütlü ve normalinden çok sıcak.
- aa teşekkür ederim. evet baya sıcakmış. neyse kolay gelsin size, iyi çalışmalar.
+ sağolun, iyi günler.

yine geç kalmıştı birisi, çoğu zaman olduğu gibi ben demiştim diyememişti.

* pardon ateşiniz var mı?
- sabah sabah, ateş!
* yok mu?
- hayır yokta, biraz erken değil mi?
* evet ama içmeden uyanamam ki ben, neyse iyi günler size.
- bi dakika bi dakika, nasıl uyanamam?
* siz mesela kahve içiyorsunuz sabahın 6 sında, bende sigara. işte bunun gibi..
- ...

soğumuştu kahve, sütün köpüğü filan da kalmamıştı...

kornişe yanlış takılmış tülden daha salak olan erkekler


türk erkeği garip kardeşim. bünyesinde barındırdığı maço erkek hayvanını bir türlü içinden çıkaramamış, bir öğünde onun için yemektedir her gün. gittikçe büyüyen bu hayvan bir yandan da dışarı çıkacağı günü iple çekmektedir...

nerden geldik buraya?

hemen anlatıyım efendim, elif şafak kişisinin kitabı aşk ile bir anıdan kaynaklarınır bu anlatacaklarım. bilindiği gibi kitabın kapağı uzun bir süre pembe renkte çıktı. belki de bu yüzden bu kadar fazla sattı, genelliklede bayanlar arasında. erkelerde okudu tabiki; ama nedense dışarıda değil, otobüste değil, parkta dahi değil!!!

sonradan baktı yayıncı kuruluş olmayacak böyle siyah kapaklısını çıkarıverdi. (bkz: çıkarıvermek) ee tabi erkek canlılarımız pembe renge karşı bakış açısını ibnelikle bütünleştirdiğinden hep bir açıklık kalır iki kapı arasında, oradan da rüzgar eser işte, ceyran, kabız yapar...

alışık değiliz efendim biz otobüste kitap okuyan insana. hele de erkek ise. horul horul uyusun bizim erkeğimiz, saçının yağıda cama sürülsün, aksın aşağıya doğru...

neyse bu ahvale uyan ama yinede elinde bir kitap olan adam oturuverdi yanıma otobüste. baktım ne okuyor diye ama kapağını göremedim. biraz dikkat ettim neymiş bu kitap diye. bir de göreverdim ki kitabın kapağında gazete kağıdı kaplı. ulan dedim noluyoruz yasaklı bir eser mi bu? sonra amcamızın sayfaları değiştirme hızının yavaşlığından sayfanın üst kısmındaki yazıyı okudum. elif şafak / aşk!!!

meğersem amcamız kitabın kapağı pembe olduğundan ve bunun göstermekten korktuğundan gazete kağıdı ile kaplamış. durdum, düşündüm dedim sanırım biz hakikaten akıllanmaz bir milletiz!!!
sanır ki idare etmekten hoşnut olunan bir ırkın sahibi, hooşştt ordan gavat. kimsin sen, kimsin ha!!!

parmaklara yeni sürülmüş ojeden gelen edit: gelmeyin bana sende erkesin neden yazdın bunları diye. dağılın lan..!

suya hasret kaldıktan sonra damacanadaki bayana ve lady diana


sudan bahsedicem bugün. ama tutup; "hayat kaynağı, ne kadar güzel di mi içellim, içirelim" şeklinde rutin bir beyanatla değil tabiki...

aklıma mahalle maçları gelir hep. koşardım deli gibi, bir de mahallenin en iyi topçusu olunca tabiki beklenileni vermek lazım. bundan mütevelli su konusunda acı anılara sahibim. koçaman bahçesi olan bir evde büyüdüm ben, içinde bilmediğim envai çeşit meyveler vardı. tabiki onları sulamak içinde bir çeşme; ama ucunda hortum takılı...

o koşmaların sonrası o kadar susardım ki, çeşmeye gidip kana kana su içmek için bir o kadar daha koşardım. buraya kadar hepsi çocukluğumun neşeli anıları anladığınız kadarı ile...
gelelim acıklı tarafına; o çeşmeye takılı bilmem kaç metrelik hortumun ucu öyle bir yere giderdi ki, onu bulmak için kafayı yerdim. uzun bir çabanın sonucunda buldum diyelim birde o hortumun içindeki ısınmış ve günlerdir bekleyen suyun akmasını beklemek varya işte o ölüm gelirdi. o su akacakta peşinden soğuk, buz gibi gelecek. bekle de gelsin !?!

şimdi bakıyorum da yukarıda dediğim gibi güzel anılar değilmiş, en azından suyu bekleme durumları __
ne vardı bize de yukarıdaki gibi hatunlar verseydi suyu, onların elinde içseydin üzerimizdeki çocuk masumiyeti kostümünü çıkarmadan !!!

5 ay taksitli edit; yine çok yedik ya! güya yavaş yavaş yicektik, şiştim ben valla..!