biraz monterey ve okyanus kıyısı muhabbetleri..

.

monterey kısmında biraz takıldık sanki. ziyadesiyle burjuva kokan çok mekan gördüm denebilir ama monterey bunların içinde kendi egemenliğini ilan etmişti çoktan. her halükarda eksikleri olmalıydı, kaçınılmazdı ama olmadı işte. kimsenin derdi yokmuş gibi mocca içtiği, soba kovası boşaltmadan büyümüş, kanepe minderi arasından kabuğun soyulmamış antep fıstığı bulmadan geçen gençliklerin sahipleri olarak monterey haklı; merasimlerin ve diğer aktivitelerin zul olduğunu pahalı evleriyle ciddi şekilde dile gitiriyordu. tahmin dahi edilmediği, edilmeyen, edilmeyecek bir çok suçlu profili içinde; merdivenden en son iten kişiyi tahmin etmek kadar saçma bir mesuliyet hissi bile çok ama çok geliyordu bünyemize. misafir geldiğimiz yerden ev sahibi gibi ayrılmaya yemin etmişcesine içimize çekiyorduk kokusunu oysa ki. kişiliğimize işlemişti mürebbiyeler tarafından büyütülme fikri, yadsıyamazdık. her defasında örselenmiş, tok bir siyonizm öfkesiydi bu. yeşermemiş olması da bir o kadar normal hissizlikler bütünü..


monterey için söylenecek çok şey var aslında. belki okyanusa karşı gelmiş de allah onu taş yapmış olması son cümlelerim olabilir. yalnız bu bile yavan kalırdı, hiç kimsenin serbest kalamayacağı suç mahallerinde..




..week 38 is over!



kimse belçika'ya rızasıyla gitmez!

.

çok farklı anlamlar taşıyan filmlerden biri hakkında konuşma gereği duyuyorum. "in bruges"den yani. öyle ki bunun zihnimde yer etmesi bile güzel geliyor çoğu zaman.. lanet bir çekiciliği var ve bu her zaman da öyle kalacak. gerçi filmden öte belçika'dan kaç kelam etmek gerek. nedense böyle bir ülkenin varlığı bile başlı başına teferruat. olmasa da olurlardan bir diğeri. çünkü neydüü belirsiz kesitler bırakıyor hafızanızda. kaç gün, kaç saat, kaç yıl kadığınızın önemi yok. bunu kendisine erişmiş herkese yapıyor.. elbette brüj hariç! yollarında yürürken bile bunu hissediyorsunuz. çok fazla noksanlık var ve lanet olsun ki bir türlü tamamlanmıyor. şuan bile kondurabildiğim bir yeri yok koskoca ülkenin benliğimde. sanatsal dürtüler, belki biraz aşk, seks belki de. küsmüş ve terbiyesini bir kenara bırakmış çocuk gibi masum hareketleri de cabası. hangi akla hizmet, ya da hakka cürret bu özgüven. 


işte bu yüzden  kimse belçika'ya rızasıyla gitmez.

elbette brüj hariç..




..week 37 is over!


artakalan fotoğraflar / vol #2

.

güneşli öğleden sonraları hakkında bir nevi canhıraş sürtüşmelerimiz oldu bizim san francisco ile. kendi başımızın çaresine, yine kendi başımıza bakamadığımız seri cinayetlerimiz hatta. çok sevgi talep edip çok sezgi bulduk ve bu her zaman bize ait olmayan çelişkileri gündeme getirdi. sefa sürmek için bile cefaya ihtiyacımız vardı. bunu mantıklı düşündüğümüzde doğru gelse de, ahlaki olarak ne kadar yanlış olduğu hepimizin malumu..






bitiyordu bitmesine ama sanki gelecek güzelliklerin az da olsa habercisiydi.

kendi sınırlarında, kendi eyaletinde!



..week 36 is over!


sahibine ulaşmayan kartpostallara ne olur?

.


seyahat ettiğimiz ülkelerden sevdiğimiz insanlara kartpostal göndermek gibi garip ama dürüst huylarımız var bizim. buna biraz geç başladık, bizim hatamız. sadece hatıra kalması için yaptığımız bir dürtüyü, ileride yüzlerde azıcık tebessüm bırakması için adet haline getirmeye çalışsak da; buna ziyadesiyle engel olmaya çalışan kurum ve kuruluşlarımız var bizim. özellikle türkiye'de posta kavramı inanılmaz kötü çalıştığından, sizin hayallerinizi hüsrana uğratan bu kurumlar farkında olmadan hiç beklenmedik bir şeye sebep olur. sahibine ulaşmayan kartpostallara.. 

düşündüğünüzde çok normal sanki. gönderilene ulaşmayan herhangi bir mektup ya da posta gibi. her tarafından doğallık akıyor hatta. ama kartpostallar sanki bu durumun biraz dışında. hatta baya bir dışında. çünkü sahibine geri dönen bir kartpostala henüz rastlamadım. konu şurdan geldi aslında aklıma; porto seyahatinde bir kaç kartpostal gönderme fikri geldi aklımıza. yazdık, doldurduk ve gönderdik. kimileri ulaştı, kimileri ulaşmadı -ki bunlar türkiye'deydi- sonra aklıma sahibine ulaşmayan, teslim edilemeyen kartpostalların durumu geldi. ne yani, teslim edilmediği için postanelerde yığınlar halinde duran kartpostallar mı vardı? bu sanki kağıt yığınlarından ziyade, yaşanmış anıların bir toplama kampı gibi olmalıydı. fikrinizden dökülen bütün zerreleri işlediğiniz nakışların -ki bundan sonra kartpostal olarak adlandırılacaktır-, yeni sahiplerine değil de ait olmadıkları yerlerde depolanmasıydı bu. binlerce, yüzbinlerce sahipsiz kartpostalı karanlık çuvallarda saklayıp, üzerilerindeki cümlelerle adressiz yerlere hapsetmenin bir açıklaması olmalı. mesela ben; böyle bir şeyin olduğunu / olabileceğini hiç düşünmemiştim. şimdi ise bunu gurur meselesi haline getiresim var.

kimse bana tek yapraklık üzerinde manzara fotoğrafı olan bir kağıt parçasının değersiz olduğunda filan bahsetmesin. öyle ki bu kartpostallar, ileride gizbe odaların gizli yerlerinde bizleri tehdit etmek için kullanılacaktır;

buna eminim..




..week 35 is over!


keskin kokular, pier 39 ve biraz da karides..

.

eksik yoktu sanırım. bütün yaşananların ardından şehrin en popüler mekanına doğru adımlıyorduk yavaş yavaş. halimiz vaktimiz yerindeydi meçhul mahalde. defalarca tereddüt ettiğimiz ama yine de yapmaktan vazgeçemediğimiz pisliklerimiz vardı bizim. biraz daha kalabalık olalım diye hemen her adımda şiddetleniyorduk. bu bizim için devrimdi. bunu farklı görüşlerde olduğumuz için yok sayanlarla bile aynı safta yürür olmuştuk ki, zaten san francisco'nun özünde yatan temel sebep de buydu. hiç ortada yokken bile nahoş duruşlar yaşatan, yaşattığı için de pişman olmayan lanet olası bir pislikti. acımasız, acınası.. peki bu kadar karmaşanın için tekdüze bir sevişmeyi nasıl başarıyordu?


bunun açıklamasını içimizden sadece ben yapabilirdim. çünkü ahşap bir spatula ile dünyayı kurtarırken bile sakin kalan ben, böylesine bir açıklama için biçilmiş kaftandım. öyle de oldu. san francisco'nun araba altı vurduran rampalarında bizleri hırçın birer çita gibi gösteren her detayı, bizim ona olan direncimizi arttırıyor, ele güne karşı mahçup etmiyordu. seramoniler ve az da olsa salon beyefendileri. irdeledikçe çirkinleşen hayatlar, leziz midyeler.. 


etik davranmak gerekirse san francisco; hiç olmadığı kadar yalnız bırakılmış ve kimseye etmediği şikayetleriyle kendine çeki düzen veren bir beyefendinin teki..

hepsi bu.




..week 34 is over!


san francisco üzerinden karakterli şehir aldatmacaları..

.

biraz ara vermiş olmak bir şehre, onun hatıralardan silinmiş olması gerektiği anlamına gelmemeli. bunu son bir kaç haftadır yazamamış olmam sonra düşünür oldum. çünkü zaten uzun zaman önce beynime yer etmiş hatıraların bir birikimi olanları yazıyordum ama bu projeye başladığımdan beri aksatmadan yazmış olmak filan derken bu sefer biraz eksiklik oldu. ihanet denemez, denmemeli buna. sonuçta bir önceki yazımda da belirttiğim gibi hayat, sizi yazmanız için değil de yazınıza malzemeniz olsun diye yoruyor. bu yüzden yazdıklarını aslında yaşadıklarını değil, hayatınız oluyor.. 


san francisco'da buna sebep olan şehirlerden olsa gerek. çünkü yaşadığım onca şeyin beynimde bıraktığı kalıntılardan biri ya da bir kaçında onun da izleri var. olmaya da devam ediyor hatta. çünkü hatıralarından eksik kalmış süregelen bir çok serzeniş sarfiyatı, bu şehir için az bile. siz kendisine ne kadar uzun baksanız o kadar çok çeviriyor kafasını. nasihatler, tek dizelik şiirler filan. bunların hangisine kanacak diye düşünüp dururken siz, o kendince senaryolarında başrol oynuyor. peki bunda kendi karakterini yaratmış bir şehir olması etkili mi? işte biraz da bunu konuşmak lazım.. biz genelde bize hoş gelen şehirleri severiz. ama hoş gelme sebepleri yatırıldığında masaya, aslında sırf bize hoş geldiğini de farkederiz. başkaları için içinden çıkılamaz cehennemlere gebe bir yer olabilir mesela. bu yüzden "şehrin karakteri" dendiğinde biraz genel bakmak lazım. çoğu insan san francisco için karakteri olan şehir diyebilir, hakettiği de doğru olabilir hakeza. merak konusu, bunu nasıl hakettiği.. bu kadar fazla turist çeken, gündemdeki şehir için iddialı bir söylem olsa da; san francisco bence bunu la'den daha fazla hakeder konumda. dediğim gibi göreceli. ki zaten burası da benim sayfam olduğuna göre azıcık lüksüm olmalı. sözün özü; bir şehri karakterli yapan kavramları, olguları, yapıları mı yoksa bize yaşattıkları mı? bence asıl sormamız gerekn asıl soru bu..

yoksa hepimiz karaktersiz şehirlerde yaşayan başlı başına birer karakterleriz..




..week 33 is over!


peki bütün her şey böyle mi başladı?

.



geçenlerde aldığım bi' mail üzerine bahsetmem gereken bir konu olduğunu anladım. mailin içeriğine, detaylarına girmeye gerek yok. kısaca şuydu konu;

"neden bazı yıllar çok fazla yazınız varken blogda, bazı yıllar neden daha az var?" 

mailie cevap vermeden önce üzerine düşünmeye başladım. çünkü ben "yazmak" eylemini yaparken bunun bir sebebin sonucu olarak yapmıyordum. durum tamamen olması gerektiğinden ileri geliyordu. benim yazmam lazımdı ve konu hiç olmadığı kadar basitti. yazmam lazımdı.. peki bunun bir zamanı, sayısı, miktarı olmalı mıydı? konu tam da burda asıl noktaların birleştiği sarmallara geldi işte. bu bir görev miydi; yoksa tamamen benliğin diplerinde dolanıp durun düşüncelerin, anıların kendi belirlediğim kurallar çerçevesinde harflere dökülmesi miydi? ben düşünmeden ikinci şıkkı işaretledim ama bunun daha net ifade edilmesi lazımdı. ben de öyle yaptım..

yazmak; anlam itibariyle kolay gibi görünse de, bir kaç kelimeyi bir araya getirip onlara anlam katmak tahmin edildiğinden de zor. kimisinin dertten, kimisinin neşeden içtiği bu dünyada; yazmak için sebep aramak bile başlı başına bi' uğraş. sebep aradığımdan değil tabi ki, sadece bir konu hakkında kelam edebilme yetisi sonradan kazanılan yetilerden değil. silip silip tekrar yazmak dahi çok zor. şimdi bunları okuduktan sonra "amma abarttın lan sen de iki kelime yazdın diye" düşünenler olacaktır. anlatmaya çalıştığım konunun zorlupu değil zaten, amacım insanların neden bazı yıllar / dönemler daha az yazdığı. burada da konu direkt "insan olmak" olgusuna varıyor. duyguları, hisleri olan varlıklara yani. başta da dediğim gibi; dertten ya da mutluluktan beslenen yazıların çoğunluğundan sıkılmış bünyeye sahip benim, farklı bir sebep aramasına gerek yoktu. olması gerekiyordu, yazmam lazımdı yani. böyle olduğunda bunun bir rutine dönüşmesi gerekir miydi tartışılır. mesela şuan öyle oldu.. bu projenin her hafta bir blog postu ile devam etmesi gerektiği benim bir amacım oldu. çünkü olması gerekiyordu artık. beynimdeki, ruhumdaki bütün anıları buraya taşmam gerektiği kadar, bunun bir de adı olmalıydı. o yüzden bu projeye bir ad verdim, bu yüzden yazıyorum 30 haftadır ara vermeden.. öncesinde daha az yazdığım, zaman mefhununu kaybettiğim, koskoca yılda sadece bir post girdiğim bu defterde, bu yıl başka olmalıydı.. öyle de oldu.. oluyor.

anlatmaya çalıştığım nokta şu; zaman ve yazmak kavramları tamamen içli dışlı gibi görünse de birbirlerine engel oluyorlar. farketmeden, kuralsız ve aniden. böyle olunca hangi dönemde çok yazmanın, hangi dönemde az yazmanın da bir kuralı olmuyor. akıp gidiyorsa kelimeler amenna; lakin olmadığı zamanlar da oluyor..

tıpkı geçmişte olduğu, gelecekte de olacağı gibi..



..week 32 is over!




aşık olmak berlin'e, bir haftasonu..

.

dönüp dolaşıp berlin'e geliyoruz.. geçen hafta dört günlüğüne berlin'e yolum düştü tekrardan. ama bu sefer yaz ayında, havalar muhteşemken. işin garip tarafı kışın bu kadar anlamadığım, sevemediğim şehre bu sefer aşık olarak döndüm. size tonlarca sebep sayabilirim, cidden. ama öncesinde neden bu kadar hayram kaldığımın temellerini kuralım birlikte. döndükten hemen sonra bu kadar stressiz geçen bir seyahatin sebeplerini araştırmaya başladım. sonucunda şu araştırmaya denk geldim. araştırmada da görebileceğiniz gibi, dünya'da en stressiz şehirlerin bir sıralamasını yapmışlar. gariptir ki ilk 10 şehrin dördü almanya'dan. bu ilk 10 şehrin içinde berlin yok belki, belki en üstlerde göremiyorsunuz ama konu zaten bu değil. olay, bir ülkenin mentalitesine yer etmiş kuralların; insanların hayatlarına nasıl etki ettiğini, onların hayatlarını nasıl kolaylaştırdığına şahit oluyorsunuz. kurallar dediysem öyle katı, herkesi kısıtlayan şeyler değil. klasik insanı ve gerekli ufak detaylar. araştırmada da gördüğünüz gibi baktıkları noktalar insanın aslında normal ihtiyaçlarının karşılanması yönünde. ulaşım, sağlık, yeşil alanlar, trafik yoğunluğu, hava kirliliği, satınalma gücü vs.. düşünün, bunlar aslında sizin hiçbir uğraş vermeden sahip olmanız gereken gereksinimler. ama malum ülkede bunlara erişmek her yiğidin harcı değil. işte berlin'de bunların nasıl kolay ve ulaşılabilir olduğuna yaşayarak şahit oldum..


bir kere şehir tamamen yeşilden oluşuyor. bildiğiniz koskoca bir ormanın içine şehir kurmuşlar da siz de bu ekosistemin içinde şehircilik oynayan küçük canlılarsınız. iyi ki de öylesiniz.. çünkü evinizden işinize giderken bile ufak ormanların, göllerin kenarlarından geçiyorsunuz. hava 32 derece olsa bile serin bir ortamdasınız bu ormanlar sayesinde, ki bu bile tercih sebebi olabilir. ulaşım kusursuz, hem de her açıdan. belki bir hollanda değil ama bir o kadar da bisiklet şehri.  koskoca şehri bisiklet ile atını üstüne getirdik, tek korna sesi dahi duymadan. bilmem kaç şeritli yollarda bile bisiklet kullanımı için ayırılmış yollar mevcut. şimdi bu anlattığım şeylerin bir çoğuna avrupa'nın çoğu yerinde erişebiliyorsunuz şeklinde aklınızdan geçirebilirsiniz. ama işte öyle değil.. berlin, bu konuda üst seviye bir porformans sergiliyor. tribünler dolup taşıyor yani..

daha bir sürü şey anlatabilirim, sayısız hem de.. ama önemli noktadan bahsedip kaçıcam;

bakın.. konu her ne kadar insanı gereksinimlerin karşılanması olsa da; bunu size sağlayacak kurum devlet, onu devam ettirecek ise orada yaşayan insanlardır. yani size bahşedilen bu güzellikleri ne kadar kullanacağınız tamamen size bağlı. işte berlinerler de bu işi kusursuz yapanlar. kurdukları, sahip çıktıkları şehir sonsuza kadar yaşasın..

ha unutmadan, rahmetli başkan jhon f. kennedy'nin 1963 haziran'ında dediği gibi; ich bin ein berliner..

temmuz 2018 / berlin



..week 31 is over!



hatırlanamayan anıları geri toplama sanatı..

.

seyahat ederken, özellikle de fotoğraf makinesi ile seyahat ederken farketmediğiniz bazı gariplikler yaşarsınız. bu bazen tanıştığınız insanlar olur, bazen yediğiniz bir yemek bazen de seyahetten döndükten sonra farkettiğiniz istemsizce çekilmiş fotoğraflar. çok fazla anlam yüklemeye gerek yok ama bu tür fotoğaflardan her seyahat dönüşü bir iki tane görüyorum. nerede çekildiği konusunda çok fazla fikrim yok ama o zamanları anımsamak adına fena da olmuyor değil. sadece şeyi merak ediyorum.. bu tarz fotoğrafların ya da buna benzer olayların insan hafızasında yer etmemesi, o ana ait daha az anıyı hafızamızda tuttuğumuz anlamına mı gelir? şöyle düşünün; hiç farkında olmadan çektiğim aşağıdaki fotoğraf, binlerce km'lik amerika seyahati boyunca; hangi anının öncesinde ya da sonasında yer aldı ama biz farkında değiliz. kaldı ki bu anının birden çok tetikleyeni de olmalı. yetişilen bir metro mu, yoksa deliler gbi yatıp yuvarlandığımız bir park ziyaretinden sonraki merdivenler mi.. 


araştırıp bulmak kolay.. sadece farketmeden yaşadığımız tonlarca anın, sonrasında bize anı oluşturabilmesi için neden materyallere ihtiyaç duyuyoruz bu beni inanılmaz geriyor. çünkü tam anlamıyla anımsamak mümkün değilken bu kadar hatırayı, farkında olmadan kayıp giden tonlarca anı bizi mahrum bırakıyor almamız gerekn hazlardan, ziyadesiyle. 

böyle hiçsel çok fazla fotoğrafa sahibim, tek derdim neye hizmet ettiklerini bulmak, hepsi bu..



..week 30 is over!


dışbükey aynalar ve birçok selfi hikayesi..


.

daha önceki yazılarımda da değindiğimi hatırlıyorum. normalde tek başına seyahat eden ya da seyahat ettiği kişiler tarafından istediği fotoğrafları çektiremeyen benim; kendi kendime geliştirğim bir kaç yöntem var. bunlardan en çok kullandığım da dış bükey aynalar. genelde dar sokaklar ve kör noktaya sahip otopark çıkışlarında kullanılan bu aynalar, genelde benim için kendi fotorafımı çekmek için kullandığım bir araç. en çok sevme sebebim de sadece beni değil, etrafı da çekebilmemi sağlıyor olması. zaten bir aynadan bu kadar fayda sağlıyor olabilmem bir hayli garipken, bir de bunu arşivlenecek kadar değerli kılması sanırım onu daha da kabul edilebilir kılıyor..


bunun gibi tonlarca fotoğrafım var aslında. bunun bu yazıda seçilmesinin sebebi sadece san francisco'da çekilmiş olması. ha bir de bu tür fotoğraflarda her zaman sadece ben olmam. çoğunda bana ilks de eşlik eder. amaç belli dediğim gibi, kendi foroğafımı çekebilmek için tamamen bir  araç. tıpkı vitrin camları ya da motosiklet aynaları gibi. onları da artık başka zaman anlatırım.. 



..week 29 is over!


bir öykü.. san francisco üzerine

.

batı'ya gitmek üzerine..

bu olguyu amerika gibi bir ülkede yapmak kadar güzel çok az şey var sanırım. çünkü yön, üzerine gidildikçe anlam kazanıyor. seyahatin bir noktadan sonra yönsüz bir körebe sahnesi gibi. istikamet hangi tarafaysa, duygular o tarafa eğriliyor. biçimsiz bütün içselleştirmeler, keskin bir alkol kokusu, ızgarada kızaran biftek parçaları ve fazlası. bunlardan sadece birinin eksik olması bile gelecek savaşların müsebbibi. mantık, koskoca coğrafyalarda kayboluyor ve bundan en çok zevk alan yine insanoğlu oluyor. bahşedilmiş ne kadar çirkef, rezil ve biat kültürüne tabi insan varsa bunun içinde. eyvallahı nefes almak kadar benimsemiş, normal olduğu kadar absürt üçüncü sayfa haberleri. böyle duygular bütünü üzerine kurulu şehrimiz san francisco'da sıra..


la'den daha sabırlı olmayı denedik burası için. bildiklerimizi bir kenara bırakıp hiç bir şey yokmuşcasına sade ve bir o kadar da köhne sokaklarında tuttuğumuz evin, beklentilerimizi karşılamaması ile geçti ilk günümüz. koreli bir ev sahibini sevmek kadar zor olan bir başka şey de, aynı tuvalet ve banyoyu başkalarıyla paylaşmaktı. bu bile kavimler arasındaki savaşları körüklüyor, ucundan bucağından bizi etkiliyordu. güzel kılan, eski dostların size tavsiye ettiği kendi birasını yapan mekanlardan biriydi. taze şerbetçi otunun kokusunu kapıdan girdiğinizde aldığınız, bir o kadar da sizi şarhoş eden bu mekanların sırf bu şehirlerde varolması ne kadar da güzeldi. susuz, doğruları söylemesi için çıkan savaşların bir diğeri yaşandı bu şehirde. kalan, dibinde biraz köpük olan bira bardakları ve kimseye acıması olmayan istilacılardı. 


kötünün yanında yanan iyilerdik biz. yine san francisco'nun kazandığı savaşlarda mülteci tadında hayatlar yaşayan. hepi topu 3/5 kişi.. 



..week 28 is over!


central park'ı neden sevmeliyiz?

.

siyah beyaz bir jazz öğleden sonrası, new york, 2013.. *

iş bu yukarıdaki başlığı taşıyan yazımın üzerinden tam 5 yıl geçmişken, hüviyetini kaybetmiş olma olasılığı daha çok central park'ın. milyonlarca ayak tarafından defalarca çiğnenen bir olgunun bu kadar uzun süre ihtişamını korumuş olması bile topyekün bi' tartışma konusu. hal böyle olunca içinde bulunulan sürede sizi kendine hayran bırakan ve bunu defalarca tekrar eden yemyeşil parkın, sevilme nedenlerini düşünmeye başlıyorsunuz. soruyorsunuz insanlara, hayvanlara belki de. yüzlerine dikkat ediyorsunuz çoğu zaman. kırgınlıktan, bencillikten ve en önemlisi hissizlikten uzak onlarca duygu. bunların olmadığı bir sevgililik hali belki de..  



o yüce kitapta da bahsedildiği gibi bu parkta..

"işte o sebeptendir ki o cümleyi kuranın başrolde olması; diğer tüm güzel manzaraların, şahane müziklerin, en yağlısından süzme peynirlerin ve de tüm sincapların figüran olmasını makul kılar.."



..week 27 is over!



artakalan fotoğraflar / vol #1

.

her seyahat sonrası artakalan fotoğraflarımız var bizim. diğerlerinden daha tekil, kendi başına hikayeleri olan. bunlar aslında bütün seyahatin dışta kalan kısmı gibi. hep hatırladığınız, bi' şeyler ifade eden ama bir o kadar da manasız. bana hep daha güzel gelen kısımları aslında, bu kesin. çünkü elimde fotoğraf makinesi olan bütün yolculukların, böyle sade betimlemeleri de olmalı kanısındayım. öfkemin şiddete dönüşmeye başladığı birer barış antlaşması gibi, kendi içinde çelişkileri olan, oldurulan. bütün belleklerin boşatılması ardından geride kalan bir megabayt yığını belki. silinmeye kıyılamayan kördüğüm argoritmaları..


bazen bir metroda ayakta beklerken..


bazen bir kafenin içinde sinmiş, dışarıda oturanlara bakarken..


bazen bir altgeçitten çıkarken central park'a..


bazen de caddenin ortasında bütün trafiğe inat..

biraz solgun, akşamüstü anıları new york'tan. hayaline iştirak ettiğimiz milyonların, petrol varillerinde yakılan ateşlerin ve tenzih edilen onlarca düşün sonuncusu. sağı solu belli bitişlerin, başlangıcı olmadığından hüsranlara gebe olması gibi. sevginin, algıya dönüşmesi bu, başka bi' şey değil..


..week 26 is over!


"an egg in anything makes it better" Anthony Bourdain

.

"çin'i ne kadar öğrenmeye çalışsam, o kadar cahil öleceğim.."

çin'e seyahat ettiği bir programında böyle demişti anthony. 

şeyi hatırlıyorum. ne zaman bir masaya otursa, kalkmaması için dua ederdim. çünkü yemekle olan ilişkisi, yeryüzünde şuana kadar görülmemiş bir haşmetin mahsulüydü. her anına imrenerek bakıyordum. aklımda kalması için çabaladığım tonlarca cümlesi dudaklarından döküyordu her seferinde. ve bu bana serenat gibi geliyordu..


onu hep bu fotoğrafı ile hatırlayacağım sanırım. salaş bi' masada, elinde kadehi, insanlarla sohbet ederken. birazdan gömleğinin önünü açıp sigara da içecek zaten. o çin'de çektiği programda dediği gibi çahil mi öldü bilmem ama; sayesinde kimin gibi ölmeyi bana öğrettiği için ona minnettarım..

şef anthony bourdain anısına...



..week 25 is never over!



bahsi geçen diğer şehirler ve biraz daha new york


.

şehirlerin insanlara sağladığı olanakların en güzeli sanırım hareket edebilme özgürlüğü. çünkü insanoğlu, devinimini yeni tamamlamış varlıklar arasında hareket etme ihtiyacı hissedenlerin en başında geliyor. yaşam olanaklarını irdelerken bile hareket etmesi gerekiyor insanın. düşünürken, hatta severken bile hareket etmesi gerekiyor. peki şehirler? işte işler burada sarpa sarıyor. rivayet olur ki new york, kurulması gereken yerde değil de tam tersi bir yerde kuruldu. bu yüzden de planlanandan daha güzel çıktı meydana. hal böyle olunca şehir, bütün olanaklarını sundu içinde yaşadığı insanlara..


insanlarsa konunun bütünün bağımsız her şeyin bir sebebi olmalı düstürü ile devam ettiler yaşamlarına. binalar arasında kendini yalnız hissetmek varken, şehrin göbeğinde duran bir park mıydı bütün sebebi? yoksa sayısız millet için ayrılmış bir mahalle mi? her aradığınızda ulaşabildiğiniz o hiç olmayan malum şahıs belki de new york. farklı iklimlerde bile bu kadar güzel olan kaç şehir var ki zaten. casey bile vazgeçemiyorken bu şehirden, hayatının bir kısmını geçirmiş insanların öyle kolay vazgeçebilecek olması öngörülmüyordu bütün aristokratların toplandığı, 7 ile 24'ün kesiştiği o garip partilerde..



..24 week is over.



parça başı çalışan şehirlerde bugün; new york..

.

binaların sırt sırta verdiği çoğu şehrin hikayelerinde büyük ayrılıklar var. kimi yoksun zannedilen, kiminin de eskik dürtüleri olduğu için ayrılan kadınlar, erkekler mesela. hiçbiri new york için sevmemişti oysa ki birbirini. belki de sonrası için yapılmadık plan bırakmamış; safi kin ve nefret tohumlarıyla yetiştirilmiş nesilller bırakmak için geriye ilk fırsatı kollamışlar kendi muhitlerinde. metrolarında, caddelerinden biraz daha derin izler taşıyan bir hiyerarşik düzenin ürünü olan new york, işte bu tarihsel devinim sırasında elinde kokteyl kadehiyle kenarda beklemiş ve bunu da sonuna kadar haketmişti..


en ufak açılardan bile güzel görünmeyi başarması, sanırım onu ziyaret edenleri ve orada yaşayanları birbirine düşürmüş olacak ki, çoğu çekişmelerin müsebibi olmuş. şimdi şöyle düşünmek de lazım. dünyanın en popüler şehirlerinde birinde oturuyorsunuz ve orayı görmek için gelen insanlar yüzünden adım atacak zamanınız da sabrınız da kalmıyor. bu sanki evine misafir istemeyen ev sahibi tavrı gibi oluyor ama yine de kabul edilir onlarca yanı var. yine de bir yerlere sokuşturuyor, bırakmıyor öyle ulu orta. 


tek düzeliğin senfonileri çalınsa da caddelerinde, sırf renkleri sarı diye bile binilecek taksileri vardı bu şehrin. londra'da da hakeza.. kiril alfabesi'yle bile yazılsa tarihi, sevilirdi. new york böyle güzel, böyle nazik davranırken insanlara; ona karşı gelen tonlarca kasırganın hiç mi suçu yoktu? bizim kendi yoksunluğumuz bu, belli. çünkü biz saatlerce uçak yolcuğundan sonra yüzde bilmem kaçı turist olan bir şehre imrenerek bakmamamız lazımdı. bakın, sevgisizlik konusuyla gündeme gelmek istemiyoruz; çünkü sevdiğimiz, aşık olduğumuz şehirler de oldu.


ama new york, imkanlarını size daha çok sunan bir killi toprak yığınından farksızdı. o yüzden bu dışavurumumuz..



..week 23 is over!



sokakların bir şehre kattığı anlamlardan sadece bazıları..

.

komin hayatı adında tiyatrolar oynanıyordu 7 ile 24'ün kesiştiği bölgede. kimin aklına gelebilirdi ki sahnenin bütün ihtişamının alfred'in üzerinde olacağını. lastik değiştirmeye durduğumuzu söylemiştik polis memuruna ve statik boya ile boyanmış mutfak dolabı kulplarımızı vermiştik evrak olarak. inceledikten sonra siyah yerine beyaz olması daha anlaşılabilir gelmiş olacak ki "bugün şanslı günündesin" diyerek uğurladı bizi. işte bütün hikaye de öyle başladı new york'un arka mahallelerinde. kendimizden emin adımlarımız olduğundan hikayenin bundan sonrasını daha cesur anlatacağım. korkumuz kimseden olmadığı için kendimize bir nebze cesaret pompaladık sayın okuyucu. sonrası sizin insafınız ve inşanız arasında gelip gitmek üzere kuruldu. kolay gelsin..


dünyada sokakları en çok fotoğraflanmış şehir olabilirdi new york. 2007 senesinin sonbaharına doğru kendimizi new jersey'den zor atmıştık center station'a. ki bu bir atış değildi inanır mısınız? hatta  bu new york ile ilk sevişmemizdi. çünkü sahillerine vurmuş çok az balinası vardı new york'un. bizim için çok şey ifade etmese de, sancılı bir serüvenin iç gıçıklamaları olarak tarihe geçtiğini biliyorduk. neyse.. new york için hissettiklerimiz hakkında bir kaç kelam etme gafletine düştüğümüzü, sonrasında ise böyle garip hislerimizin olmasının ne kadar da enteresan olduğunu yine farklı bir sokağında keşfetmiştik. hangimizin böyle hislerin yoktu ki farklı şehirler için. hem kendimiz, hem de hayallerimize dürüst olmak gerekirse -ki bu sanırım zor bir durum- new york aldığı iltifatların bazılarını hakederken, orada yaşayanlar için külfet olduğu konularda da tahtını diğer eyaletlerine bırakıyordu, 5 vakitlik namazların bazılarında..


sabit bir kaç fotoğrafla da yapmıyordu bunu hatta. kaldığımız evin sokağından tutun da, hiç kabul etmediğimiz bir kaç gökdelenin gölgesinde de bu tavrı vardı koskoca şehrin. nüfuzunu kullanıyordu bütün devlet dairelerinde sanki. herkesin yüzyıllarca isteyip de yapamadığını o bir kaç yüzyılda başarmış, geldiği durumla herkesin ağzını açık bırakmıştı. insanların bu şekilde değişim gösteren şehirlere hayranlıkları olduğunu yavaş yavaş anlamıştık biz de. mesela ben, daha önce atlanta'ya hayran olmuştum bir kaç mevsim. ama new york, bütün sıfatları tek bir cümle için kullanarak herkese ne kadar özel bir şehir olduğunu kanıtlamıştı..


sonra mı?

filmlerde görünce kıskanılan çok şehir peydah oldu televizyon tarihi boyunca. oğlunun beyzbol maçına yetişemeyen babalar gibi türediler yanı başımızda. işte biz de bu yüzden aralarından birini seçmek zorunda kaldık, antenimiz elverdiğince. bir nesil heba oldu parliament sinema kulübü izleyemeden yattığı için hatta. izleyenler için de hangi şehir bu anlattığım sınıfa dahil bilemem ama; new york bu hikayede hep en güzel rollerin kahramanı oldu..

onu sevenler cemiyeti tarafından!



..week 22 is over!


let's talk about america..

.

her amerika seyahatinden dönüşte olayın aslında amerika'ya gitmek değil, kalmak olduğuna inanıyorum. vakit geçirdiğim şehirlerin cazibesinde kapıldığımdan filan değil, her bir dakikanın zevkine varabilmek için gözümü bile kırpmadan binlece km yol yapmama imkan sağlayan bir ülke olduğu için. çünkü imkanlar, sizin hayal gücünüzün sınırlarını da belirler bir yerde. gerçekleştirmek için çaba harcadığınız bütün fikirleri, imkanları dar olan herhangi bir yerde ne kadar başarabilirsiniz ki. bunu seyahat etmek kavramıyla bütünleştirdiğinizde, size engin topraklar sunan coğrafyaları sevmeniz kadar doğal bi' şey olamaz sanırım. işte abd'yi bu yüzden seviyorum. nedenleri hakkında çok fazla argüman varken, salt olarak "sebepsiz" demek sanırım en kolay yol olacak bu kıta için..


aynı zamanda şu da var, siz bir ülke severken aynı zamanda bir kıtayı da seviyorsunuz. bu da yukarıda bahsettiğim konunun argümanı oldu sanki. imkanlar.. ayak bastığınız toprakların anlamını sonrasında idrak ederken, belki farkına varmadığınız ve pişman olduğunuz güzellikleri özlemek gibi. sizi oraya ait hissettiren ama biraz da yalnız kalmak için çabalayan.

işte bütün bu hislerin bütünü olan amerika'dan bahsedeceğim size gelecek haftalarda. kaç hafta devam eder bilmiyorum. tek bildiğim bunu yapmaktan çok mutlu olacağım.

hem de çok..


..week 21 is over!


biraz daha turuncu

.

bazen bazı şeyleri çok severiz. genelde neden sevdiğimizi, bu kadar bağlandığımızı, üzerimizden çıkartmak istemediğimiz anlamazlar. bu bazen bir tişört olur, bazen bir mont. ben şahsen düşkünlüğü çoğu zaman herhangi bir renge olan insanları sevmemiz gerektiğine inanıyorum. evrensel bir dürtünün ergenleriyiz biz, yüzümüz sivilceler dolu pişmanlıklarımızla harmanlı. keskin serzenişlerini kıskandığımız, dünyevi zevklerin servis edildiği bir organizasyona simokiniyle katılmış aristokratlar gibiyiz. davetliler listesinde adı olmayan acılarımız da vardı bizim; herkes kadar. ama işte üniformamızı hep turuncu seçiyorduk..
    

sadeleştirilmiş ne kadar hüsran varsa her sabah kapımıza bırakılıyordu taze taze. evden çıkarken üzerinden atlıyorduk ama geldiğimizde de bekliyorlardı bizi. bundan biraz olsun sıyrılmak için turuncuya sarılıyorduk.



ve ben daima turuncuyu seviyorumdum, diğer renklere göre daha turuncu olduğu için..




..week 20 is over!


sülünün gözyaşları..

.

bütün yolların güzel sonlara çıktığı köşe başları düşlüyorduk. biz, kendi ihtimallerimizin en düşük olanına en güzel anların ilkini sıkıştırıyorduk bütün vardiyalarda. seyahat dendiğinde hep en uzak, en kimsesiz rotaları seçiyorduk bittabi. ilave olarak biraz kalabalık olsun diyorduk hikayesi. çünkü milyonlarca yıl önce bize bahşedilmiş dünyayı, kendi ekseni etrafında döndüren güç, sırf tek noktada yaşamamız için bize izin vermiş olamazdı.. 


ayrıca kimin en güzele gark olduğunu sırf biz bilemezdik. herkesin ya da kimsenin çevresi içinde güzel anıları olmalıydı. bunun paylaşılması konusunda ise örgütsel bir çalışma yapılmalıydı eril zamanlarda. mesela biz, bunlardan birine katılmıştık hallstatt'da. yoksunluktan nefsimiz kokuyordu yol olmayan yüksek dağ köylerinde. bunun tek anlamı yalnızlığın artık çekilmez olmasıydı;

"bütün kara parçalarında. elbette afrika dahil.."


..week 19 is over!

hep öyle kalacak şehirler..

.

hazır havalar güzelleşmeye başlamışken, sisli puslu hava sevenleri de memnun etmek boynumuzun borcudur. bu yüzden bizi sırılsıklam eden hallstatt için bi' iki kelam daha edeceğim. bunu da özellikle bu fotoğrafla yapıyorum ki ana konudan sapmadan örneklemiş olalım..

şunu farkettim. bir yer için yaşadığınız anılar, sonrasında ne yaşarsanız yaşayın sizin için hep ilk haliyle kalıyor. kaldığımız süre boyunca sırıl sıklam olduğumuz hallstatt, bizim hatıralarımızda hep öyle kalacak. sonrasında tekrar gitmiş, ziyaret etmiş olsak bile bu değişmeyecek sanırım. bu bütün seyahatler için de geçerli mi merak ediyorum.



yani biz hep ilk gördüğümüz şekilde mi hatırlarız ya da hatırlayacağız seyahat ettiğimiz yerleri? ya da farklı mı gelecek gözümüze, beklemediğimiz zamanların behrinde..


..week 18 is over!


manzara mitolojisi ve bazı mısmıllıklar..

.

manzara.. çoğu zaman karşınızda olduğunu bile farketmediğiniz tabiat birlikteliği. sizi aslında siz yapan çekimser oylarınız. başkasına tek kelime edemediğiniz ama kendinize sayıp sövdüğünüz bütün yalnızlıklarınız. sürekli izlediğiniz dizinin o hafta yayınlamaması manzara. peki elde etmek için böyle güzel görüntüleri, ne yapar insanoğlu? neyden feragat eder, neyden eksik kalır hayatında.. amerikan filmelerindeki sorgu sahnelerini andıran bu girişten sonra; hallstatt ve benzeri güzelliklere sahip bütün coğrafyaların ekseni etrafında dönen ve döndüğüyle kalmayıp döndüren yüksek irtifa, belkilerin olmadığı masal dünyalarına açılıyordu..


hallstatt da işte tam bu konuda ihtisasını yapmıştı. yükseklerine çıktıkça size eteklerini açan o muhteşem kadın portresi, gençliğinde çıplak fotoğrafı ranzanın görünün yüzüne asılmış o sarışın kadın, beyazlığı alpler'den gelen.. yeşilse yeşil, kahveyse kahve.. yüzbinyıl daha beklenecek kadar güzel şehir. zaten hiç kimsesi yokmuş gibi davranıyordu biz bizeyken. kimin hakkını savunmuştuk ki gayrı ortamlarda. bu sırf güzel olduğu için, çağırdığı için yaşanmıştı ve kimseden çok değildi günahı. bize yoldaş olan uzakdoğulu keşişler dahil. 


onlar, kitaplıklarda hep orta rafta dururdu. çünkü okunmuş kitaplar kitaplıkların ya sol ya da sağ tarafında olurdu, oraya koymak kolay geldiğinden olsa gerek..



..week 17 is over!

rehber keşişlerin yaşadığı tuz dağları..

.

yükseklere çıkmak lazım. büyük kayalıkların ucuna doğru.. yalın ayak gidilen bütün yolculuklarda karşınıza çıkan hiçbir yükseklik buna yetmez, yetmemeli. bir başına kaldığınızda düşündüğünüz her anınızı buna katık etmek istediğinizde ise, neden geç kaldığınız konuşulur ulu orta yerlerde. zaman mehfumunu filan es geçip ilk gördüğnüz ağaç altına serilmek gibi çılgın düşleriniz olmalı. bunlardan en az birinde de yüksekte olmalısınız işte. farzedelim ki siz değil de size yoldaş olmuş birisi bunu yaptı. işte o andan itibaren her dakikanın bir anlamı olmaya başlamalı. teker teker yokoluş ya da tek seferde yokuluş. bunlardan en iyisi seçilmeli toplum nezninde. çünkü toplum, sefaletin kayıtsız şartsız egemenliğini yargılayarak sağlamış dünyanın en sömürgeci ülkesidir.. 


işte hallstatt da bütün asaletini tuz dağlarından alıyordu. sislerin arasından görünün bütün açıklıklar, bir kaç uzakdoğulu keşişin yol göstericiliğiyle beraber çekilir hale gelse de; bir zaman sonra nedenlerin peşpeşe sıralandığı birer savaş haline dönüşüyordu. bizler oluşan maliyeti kişi başı hesaplasak da, hallstatt bütün yükü kendi üstleniyordu kadife perdelerde.. 


yaklaştıkça zirveye, karşımıza çıkacak manzaranın fikri kaplıyordu her yanımızı. kimi için normal gelen bütün savurganlıklar, bizim için iktisata giriş konularından biriydi. bir kaç adım daha atmamız lazımdı son celsesi görülen bu cinayet davasında. karar birazdan verilecekti ve kimliğimizde yazan milliyetimizi hiçe sayarcasına jüri kurulmuştu, koyu katolik eyalet temsilcileri tarafından..



..week 16 is over!

küçük bi' köyün alpler ile ne alıp veremediği olabilir ki..

.

merhaba.

bu yazıda okuyacağınız cümleler, hallstatt'a 7 kg kala çekilen bu fotoğraf üzerine değildir. çünkü ilerleyen yazılarda okuyacağınız hallstatt tetkikleri, bir nevi bu fotoğraftan sonra yaşananlardan daha dramatik olacak. iş bu yüzden; sizi daha önce bu konuya alıştırmak amaçlı alpler'e sırtını dönmüş bu güzel kasabaya olan hayranlığımdan çok, asıl bu kasabaya (hallstatt'a) sırtını dönmüş bir kaç evin bulunduğu köye olan kıskançlığımdan bahsedeceğim.


güzel olabilirsiniz, şirin de olabilirsiniz ama bunun bir sınırı olmalı. hangi mevcudiyetin devrimini kendi içinizde yaşadınız da acaba böyle oldunuz! sonuçta böyle ayrı gayrı yaşanmaz dedikleri büyük coğrafyaların küçük kara parçalarıyız biz. daha güzel yerlere gitmeye niyet ettikçe daha güzelleri ile karşılaşılan noktalarımız olmalı. uzun ve ya kısa vaatlerin bir protatipi, ta kendisi belki de. dedim ya, güzelliğin ya da şirinliğin de bir sınırı olmalı. böyle kavramsal bir çelişki yumağında, ipin ucu işte burada kaçtı..


..week 15 is over!

ıslak sabahların hallstatt kısmı..

.

seyahatlerde farkında olmadığınız bi' şey çağırır sizi. daha önce gördüğünüz bir fotoğraf, adı bi' yerlerden kulağınıza çalınmış restorant adı, başkasının tattığı bir yemek belki. bilmezsiniz aslında tam olarak ne için oraya gittiğinizi. birisi için mi yoksa bi' olgu için mi diye. yola revan olmak dürtüsü altında bilinçaltınızın size söylediği şeyleri yaparsınız. yaparız ya da, halen de yapıyoruz. bunun temelinde yatan kavram, koskoca bir keşkeler yığınından arta kalanlar olsa gerek. çünkü döndükten bir süre sonra başlayan keşkeler silsilesi, varılan yerin olması gerekenden daha derin bir mazisi olduğunun göstergesi. biz sadece bize bahşedilen kısmını yaşıyoruz gittiğimizde. yerlisi değilsek o yerin, üstünde kalan kısmından nasipleniyoruz daima. kalan kısım ise onlara miras bırakılan diğer medeniyetlerin..


hallstatt da böyle yerlerden biri oldu kendi yolculuk tarihimizde. içinde kaldığımız kısa süre boyunca sırıl sıklam ıslandık. yürüdük, ıslandık. sonra tekrar yürüyüp ıslandık ve bam! ıslandık.. hatta uzun zaman sonra ilk defa bu kadar yağmurun altında kalıp ıslandık. sanırım viyana'nın bize bıraktığı mirastı bu. orada ıslanmamızın üzerinden geçen onca zaman sonra bu şekilde muamele görmemiz sanki bi' nevi intikamdı. küçük, şirin kasabaların kabusuydu bu, bundan eminim. çünkü onu ziyarete gelen herkes bu şirinlikten biraz alıp götürüyordu, 5€'luk magnetlerle birlikte. dünya magnet ticaretinin %76'sının dönmediği bu küçük şehri, nsanların ziyaret etmek için ne kadar çabaladığını gördüğümde inanamamıştım. bu kadar yağmura rağmen hem de..


bu şekilde başladı hallstatt yolculuğu, ıslak ve bulutlu. fotoğraf makinemi yağmurdan korumak için harcadığım çaba, tuz madenlerinden arta kalan tatları daha güzel almamı sağlıyordu..



..week 14 is over!


çok az mermer ve bir şehrin başlaması..

.

yolculuğun mantığında bi' hata var. bu kadar normal bi' şeyi bu kadar istekli yaparken arada gelen bıkkınlık hissinin de bir tanımı olmalı. yeni yerler görme fikrinin evrensel boyutta irdelenişi sırasında karşılaşılan bir üretim problemi gibi. içinde bulunduğu şehirden sonrakine geçişte yaşanan mayıs sıkıntısı gibi; şiirsel olduğu kadar didaktik de. bu her zaman böyle aslında. sanırım temelli göç edilen ilk yerde bu son bulacak, buna başka çözüm göremiyorum. şehirle / ülkeyle alakalı da değil, bunda asıl gerekçeler göç tarihinin insanlık üzerinde bıraktığı etki sanırım. siz görmek için can attığınız bütün şehirleri, ülkeleri hayal ederken; olgu kendi içinde savaşa hazırlanıyor sanırım. ordularını topluyor bütün ganimetler için. ne de olsa bir kaç iyi adamdan ibaret değil bütün düşman, koskoca insanlık tarihini karşısına alıyor. 


şimdi bu kadar keşmekeşin arasında yeni yerler görüp keşfetme fikrinin kabul görür yanı olmalı mı bilemiyorum. tek bildiğim, bizlerin bu salgında evlerimizden çıkarak karşı tarafa doğru gitmemiz gerektiği. pes etmenin artık ne zamanı, ne de yeri..



..week 13 is over!

çok fazla mermer ve bir şehrin bitmesi..

.

inzivaya çekilme saatlerinde kendimizi bulduğumuz çok fazla eril noktalar vardı viyana'da. sanat ve sanatçının dostu sloganları atılırken her köşe başı, bunu bir reklam malzemesi olarak nitelendirmek bizim için adeta bir görev niteliği taşıyordu. sonumuz belliydi, yalnız, eksik olan neyin nerede başladığı ve buna ne denli inanmamız gerektiğiydi sanki. birileri ya da bi' şeyler bizi böyle sanatsal bir şehirden kovmak için sanki ayak diretiyordu. neferi olduğu her hükümdara karşı birir can borcu olanlar gibi, bizler de kendi hükümdarlarımıza itaat ediyorduk..


tarihte yerini almış onca yapı varken, kendi hezimetlerimizi inşa ediyorduk aynı zamanda. bazılarımız dehrizlerine iniyordu ahşap merdivenlerinden, kimimiz oradan nasıl kurtulurumun hesabını yapıyordu. içinde olduğumuz bütün tarihsel devirlerde böyle keşmekeş görmemiştik hiçbirimiz. tamam, sevmiştik belki ama sanatın insan bünyesinde bu kadar derin izler bırakmasına alışkın değildik. efsunlanmış da değildik oysa ki. bize bahşedilen bütün zevkleri tatmamış olsak bile hayallerimiz vardı. sırf bu yüzden de viyana bize hayallerimizi geri vermek konusunda ciddi işler yapmıştı..


böyle şiddetli birlikteliklerin sonuna doğru gelindiğinde, hiçbir getirisi olmayan bu suskun ve bir o kadar da bitkin vücutlara artık başka memleketler gerekiyor kanaatindeydik. sevmediğimizden değil, sadece başka bir adım atmamız gerekiyordu. yakın olsa iyi olurdu yeni rotamız. yorgunluğumuz vardı çünkü hiç kimsede olmayan. şehir artık bizi kusuyordu muhtelif zamanlarda, merkezi yerlere. herkese reklam olmuştuk bir kaç gün geçirdiğimiz şehirde. ne garip, ne ilk ne de sondu bu halbu ki. öncesinde bu kadar sakin görünen heyecanlarımız da vardı, biliyorsunuz. viyana için kaçından vazgeçtiğimizden de bahsetmiştik hatırlarsanız.. 


ve son olarak antik heykeller uğurladı bizi viyana'dan. michalengelo tadında..



..week 12 is over!

ekrem adında azeri bir biyoloji profesöründen konçerto bileti almak

.

sanırım bunun sebebi artık insanoğlunun nerede yerleşebileceği konusunda çok fazla alternatifinin olması. yapabilir olması değil. çünkü artık bir ülkede yaşamaktan daha zor, başka bir ülkenin topraklarında yaşamaya başlamak. kendi ülkenizde mutsuzsanız eğer, kariyeriniz önemli olmamaya başlıyor başka bir ülkenin topraklarını hayal ettiğinizde. yaptığınız iş, hayalleriniz, çevreniz.. bütün bunlar geri planda kalıyor. siz eğer aklınıza koyduysanız, vazgeçmek zorunda kaldığınız her ne varsa bi' şekilde vazgeçilebilir oluyor.


bunun son örneğini viyana'da yaşadım. aile geleneğimiz olan klasik müzik dinletilerine gitme alışkanlığımızı, hazır viyana'ya gitmişken yad etmek için butik bir gösteri bulduk. zaten viyana'nın her sokak başında bu tip gösteri afişlerine rastlıyorsunuz. bir de bu tip gösterilerin biletlerini satan, klasik dönem kıyafetli adamlar dolu ortalık. size o akşam olan gösterilerden biletler satıyorlar. ısrar tavan tabi.. her neyse biz de bunlardan birinden bilet alırken konu bir süre sonra nereden geldiğimize geldi kaçınılmaz olarak. türk olduğumuzu öğrenince hafif bi' gülümseme ile azeri olduğunu söyledi. ülkesinde biyoloji profesörlüğü yaptığını ama iş bulamadığı ve daha iyi hayat şartları için avusturya'ya geldiğini söyledi. işten arta kalan zamanlarda da bu bilet işini yapıyormuş. 

dedim ya hayat garip. kariyeriniz, geçmişiniz ne olursa olsun önemli olan sizin ne istediğiniz. ekrem abi de hayatının geri kalanını avusturya'da geçirmeyi, işten arta kalan zamanlarında da konçerto bileti satmayı seçmiş. ne güzel de etmiş, pek güzel de etmiş..



..week 11 is over!

park ve bahçeler müdürlüğü, no:46, viyana

.

sonuna yaklaşırken bütün seyahatlerin, birer kaygılanma sebebi arıyorduk zihnimizde. şefkatli ya da değil bütün hükümdarların birer sülieti peyhad oluyordu yeryüzünde. bunların hangisine karşı savunacaktık ki benliğimizi, hangisine karşı gelecektik bütün düetlerde. biz, sırf görmek için gittiğimiz şehirlerin kahramanıydık, fazlası değil. görmediklerimizde salınan namımız daha çok birer nes-i müdafa olarak algılandı jürilerce. halbu ki onlara bile çok gelmiştik. çok değil daha bir kaç gün önce köşe bucak bizi sıkıştıran şehre, bu sefer daha yeşil bakabilmek için saraylara hücum ettik. yol yordam bilmediğimizden değil,  tek çaremiz olduğundan yaptık bunu. şimdi daha iyi anlıyorum da, iyi ki de yapmışız..


ihtişamın bir çok portresi ile karşılaşıyorduk yürürken. her birinde birer dakika beklesek bütün portreleri bitirmemiz sanırım yüzyıllar sürecekti bu yeşillikte. kimsenin böyle büyük hayalleri olmaması gerekiyordu oysa ki. bize girişte bunu söylemişlerdi dünyada, daha doğrusu yaşadığımız ülkede. önüne ne konursa yiyen bir güruha mensup müridlerdik hepimiz yeryüzene gönderilmiş bütün peygamberlerin son yemeklerinde, elbette isa'nınki hariç. betimlemesi bile güzelken böyle hayalleri neden sadece son cümlesine takılıyordu ki okur. viyana gibi olmak varken hem de.. 


renklerin bile seçilebildiğimiz bütün mevsimleri yaşıyorduk viyana'da. o ise bunu sanki bunu 50krş farkla almışız gibi gösteriyor, bizi çileden çıkartıyordu. birer ağaç daha fazla görsek bizi hiç hayal edemeyeceğimiz yeraltı dünyalarına sokmaya hazırdı. ortaçağ kilisleri minvalinde evler hayal etsek bile, karşımıza çıkan daha çok modern sanat eserleriydi saray bahçelerinde. birer heykel daha konmalıydı önümüze bizi karşılamak için; lakin olmadı. tavan süslemeleri bile azdı sanki bütün dolbabehçeleri'nde. bilerek toplanmayan yapraklar sanki gizlenen şeylerin habercisiydi avusturya hükümeti düzeyinde. bunu bütün resmi makamlara duyurmaya kalkışsak da, bizim makus talihimiz hiçbir zaman bunu başaracak kadar gün yüzü görmemişti.. 



kimsesiz hatıralara hasıl olan mineraller..


bir nevi münzevilikti halimiz. her vitrinde kendimize uygun köşeler buluyorduk halka açık yerlerde. eski belediye otobüslerinde, kaza anında camı kırıp için kullanılan kırmızı çekiçler gibiydik. herkesin ellemek istediği ama bir türlü cesaret edilemeyen. bu durumların viyana üzerinde bıraktığı etkiler kadar, viyana'nın bizim üzerimizde bıraktığı etkileri çiziyorduk yemek masalarına. kaldığımız evin banyosundaki o kasvet, evin kapısında kendini az da olsa kaybediyordu. salgın hastalık gibi yayılan bütün korkular, bizim viyana için direncimizi arttırıyordu adeta. sokağa çıkış saatlerimiz bile değişmişti hatta. kahvaltımızı yaptığımız mekanlar daha tanıdık geliyordu artık, annesi ile aynı şehirde yaşadığımız emine ablamız sayesinde. garip kremalı kahve ikramıyla bir anda kendi cumhuriyetimizi ilan etmiş olsak da, mekanda esen işkalci kuvvetler rüzgarıyla dağılmıştık..


dedim ya viyana'nın biraz şımarık halleri vardı. bu kadar sanatsal ortamı küçük garip şakalarla bozuyor, bozduğuyla kalmayıp bunu normal bi' şeymiş gibi gözümüze gözümüze sokuyordu. konçertoları dinlememiz gerekirken sokak ortasında gülme krizlerine yakalanıyorduk. zeki müren'in sahne alması gereken mekanlarda konservatuar öğrencileri vardı. biz kimin için çabalıyorduk ki bu kadar sanki. her birimizin birer cinayeti vardı kendi benliğinde. sofradan hep ilk kalkan olmak gibi acımasız bir suça ortak olan köpeklerimiz bir de. belki de bu şekilde çözüme kavuşturulacak her dava, bizi kendimize yabancılaştırmıştı. sanırım bunun tek sebebi yine viyana'ydı..




şimdi hepsini anlatamayacağım şehir savaşları..

.

tırmalıyorduk.. huzursuz olmamız aslında gizli örgütlerin bile bizi önemsememesiydi diyebiliriz. sonuçta sayıca az olduğumuz bir savaşı psikolojik olarak kazanmaya çalışıyor, her seferinde de başarısız oluyorduk. içimizden bazıları bunu yenilgi olarak adlediyor, kimisi ise bu kadar çabanın karşılığında yenilmenin de kabul edilebilir olduğunu söylüyordu. kime inanacağımız ya da kimin fikrinin geçerlilik kazanacağı konusunda belirli dayatmalar yaşasak da birbirimiz için, son ayakta kalanın fikri her zaman olduğu gibi kabul görecekti. viyana'da buna benzer olaylar tarihin çeşitli evrelerinde meydana gelmiş zaten. gelen, gören ve seven bir çok insan bu şehri daha önce gittikleri şehirlerle kıyaslarken fikir ayrılığına düşmüştü. fiziksel şiddete kadar giden bu durum, sonuçta yine viyana'nın galibiyetiyle sonuçlanmıştı..


ta ki biz sokaklarında gezmeye başlayana kadar..

burada tekrar es verelim. çoğu şehrin kendine göre dokusu olduğu fikrinin artık geçerli olmadığına inanıyoruz. bunu ulu orta, özellikle avrupa için söylemekten de kaçınmıyoruz. daha önce de yazdım burada; uzak coğrafyaların, en uzak coğrafyaların peşinde koşmalıyız artık. onların dokusu, başka ülkeleri geçtik kendi içlerinde bile farklı. gittiğiniz her kasabasında, her şehrinde bile farklı hatta. hal böyle olunca kimse çıkıp da sınırı arasında 45km olan iki ülkenin kendine has dokusu olmasından bahsetmesin. 


"biz sanat için debeleniyoruz.." mottosu bu olan insanlardık sonuçta. girdiğimiz sokakların tarihinden bahsederken içimizdeki empresyonistler kadar cesur değildik. her seferinde buna ve buna benzer serzenişlere karşı gardımızı almıştık ama yine de şehrin sanata olan dayanışı karşısında argümanımız elimizdeki kalan broşürlerdi. böylesi stresli durumlar için hazırlıklı değildik hiçbirimiz. kaygılarımız, herhengi bir aktiviteden aldığımız hazzın üçte biri kadar bile etmezken bunu nasıl başarabilirdik ki!