zürih üçlemesi "bu kadar güler yüzlü olmanıza gerek yoktu"

.


salt ve girintisiz şekilde zürih'ten bahsedicem bu sefer. sebebi bambaşka bi' şey bu yüzden fazla uzun kalmadan halledip gidesim var. yoksa sinirden kendimi kesicem..

ilk yazıda bizde güzel hisler bıraktı bu şehir derken bahsetmeye çalıştığım, aslında temelde sakinliğin kurallara dönüşmüş olduğu bir şehir. yani şehir kendi içinde o kadar düzenliydi ki, ister istemez size bunu günün her saati hissettiriyor. yolda yürürken, yemek yerken, alışveriş yaparken vs. ortasından akan güzelim sulardan mıdır nedir bilmem, bir şekilde ayak uyduruyorsunuz bu devinime. günlük hayatta eşlik eden bütün olgular burada günlük hayatın bir parçası. adamlar koskoca şehirde kendi olmayı başarsın diye insanlar, sükuneti nefes alıp vermek gibi rutin ve sıradan hale getirmiş. size sadece yaşamak kalıyor..


son dönemlerde şeyi farkettim. bir yeri güzel yapan şeylerin çoğu en iyi iki uç noktada görünebiliyor. yani bastığınız yer ile gökyüzünden. arada bir yerde olmak sanki yavan, boş. bahsetmeye çalıştığım şeyi biraz açıyım da havada kalmasın. çoğu yazımda yukarıdaki gibi fotoğraftan bir ya da iki tan görürsünüz. ben seviyorum bu şekilde fotoğraf çekmeyi. çünkü zemin çok şey anlatır size. parke taşlar, kaldırımlar, sokaklar. bu yüzden gözüm hep yere gider yürürken. sizden önce ne yaşandıysa orada yaşanmıştır çünkü. belki çok saçma gelecek ama bu durum benim için böyle..


aynı şey gökyüzü için de böyle. tepeden bakabildiğiniz ne varsa size tam anlamıyla neyi anlatmak istiyorsa onu ifade eder. özgürlük hissi bi' nevi. belki de daha fazlası, siz karar verin. zürih'te de bunu çok iyi yaşayabiliyorsunuz. tesadüfen girdiğiniz dar sokaklar sizi hiç beklemediğiniz tepelere çıkartıyor, kızıl çatılarını daha iyi görebilesiniz diye. öyle çok kurallı dizilmemiş olsa bile evleri, ahenksel bi bütünlük var. klasik avrupa kalıbından çıkmış monotonluk silsilesi belki. ama çok daha güzeli, orası kesin. 


bu durum ister istemez insanına da yansıyor. keskin bi' hat var her daim. yani siz adım atsanız bile karşıdan o denli olmuyor tepki. yardımseverlik had safhada, ondan yana sorun yok lakin bi' irlandalılar kadar sevecen gelmiyorlar gözünüze. hani olmasını beklediğimden de değil de, ölçütüm bu olduğu için kıyas kabul ediyorum kendilerini. klasik "soğuk ülke insanı abi bunlar" geyiğinden prim yapmak değil niyetim ama öyle lan. evinizde otururken alpler'deki buzulları görüyorsanız eğer bi' moral bozukluğu kaplar içinizi, şimdi kandırmayalım kendimizi. adamlara çok da yüklenmemek lazım o yüzden. ne kadar sıcak olmaya çalışsalar da ortam el vermiyor. yeşillik açısından tek kelime edemem, bu konuda ellerine su dökülmez gerçekten de. adamlar en ufak alanı bile yem yeşil kalsın diye korumuş da korumuş. bi de güzel taraf her an karşınıza çıkıyor bu yerler. öyle ulaşmak için çok çaba sarfetmenize de gerek yok yani. girdiğiniz her sokakta, caddede illa bir yeşil alan var küçük de olsa..


yalnız inanılmaz pahalı bi' şehir. öyle cabime 200-300€ alıp gidiyim denecek bi' yer kesinlikle değil. (*oranın para birimine çevirseniz de sonuç pek değişmiyor) gezip dolaşmak neyse de, şöyle romantik bi' yemek yiyelim bu akşam cesareti burada pek sökmek baştan deyim ben size. bütün parayı bırakıp çıkarsınız allah muhafaza. mesela biz sabah evde yaptığımız kahvaltıdan sonra (-ki burada ev sahibemizin her sabah hazırladığı o güzel kahvaltıları es geçmeyelim. ayrıca benim de harika omletlerim buna ziyadesiyle destek vardi) küçük minik atıştırmalıklar geçiş evresi olarak kullanılıp, akşama da sabah gözümüze kestirdiğimiz nehir kenarlarında yediğimiz pizzalar eşlik etti bize. size de etsin, çekinmeyin. yoksa dediğim gibi öyle her akşam dışarıda yiyeyim ben, nolcakmış ki demeyin. ya para boksa tabi deyin, ben yine de söyliyim dedim..

bunları anlatınca aklıma bi' anekdot geldi onu anlatı vereyim bari. şu bizim girmek için oramızı buramızı yırttığımız avrupa birliği'ne üye değil malum bu isviçre. zamanın behrinde -ki sanırım birliğin kurulmasından 4-5 yıl sonra- avrupalı bir gazeteci isviçre ekonomi bakanı ile bir röportaj yapmak ister. bizim küçükken asalet maması yemiş isviçreli beyefendi de kabul eder tabi, kıracak değil. neyse efendim bizim gazeteci gelir ve başlarlar söyleşiye. söz dönüp dolaşıp isviçre'nin birliğe üye olmamasına gelir. bizim talihsiz gazeteci boş bulunup; "ne zaman avrupa birliği'ne üye olmayı düşünüyorsunuz, net bir tarih var mı?" diye sorar. (yazık kimin çocuğuysa) bizim bakan böyle bir soru geleceğinden emin olduğundan bekler bu güzel ortayı, jardel'in beklediği gibi. ilk önce göğsünde yumuşatıp sonra yere indirmeden yapıştırır cevabı;

- avrupa birliği bizim isteklerimizi yerine getirmeyi ne zaman taahhüt ederse.

dikkat ettiyseniz 8 kg kadar varmış amcada.


ulaşım için aslında bahsetmek istediğim bi' iki konu var. bilet mevzusu.. biz bi' bok yedik siz yemeyin diye anlatayım hemen. #anarşist mode on# efendim gelmeden ne kadar pahalı bir şehir olduğunu zaten okumuştuk bu şerefsizin. toplu taşıma ağı baya gelişmiş olduğundan bilet alternatifleri de bi o kadar fazla. biz 3 gün kalacağımız için en mantıklısının 3 gün btün toplu taşımalara ve müzelere giriş imkanı olan bileti alalım dedik. almaz olaydık laneti. kişi başı fiyatı 150tl efendim. havalimanından şehre gelirken tren istasyonundan aldık ve şehre gelen ilk trene atladık. dediler ki kontrol olur, dikkat edin. nah olur amk! ne kontrolü ne bişi. kontrol eden bi' tane bile adam görmedik. neyse şehre vardık, şimdi sıra tramvayda. dedik belki orda denk gelmedik, tramvayda kesin denk geliriz. nah geliriz! yok abi, kontrol eden kimse yok. hani bi' tane etse anlıcam, o da yok. ulan dedik boşa aldık biz bu biletleri. hani öyle sanat galerisidir, müzedir çok gezen biri de değilim ki bari müzelere girelim. sadece saat müzesine girdik, sadece o. onun dışında belki 20 kere inip bindik tramvaya filan birinde de rast gelmedik. sadece tekne turunda baktı elemanın biri bilete ama uzaktan. hani çıkarsam geçen yılın biletini göstersem geç dicek itoğlu it. abi inanılmaz sinir oldum yaa, öyle böyle değil yani..


hani ben şimdi böyle söylüyorum diye siz de almamazlık etmeyin. cinslikleri tutar, çıktıkları toplu yıllık izinden dönerler filan yakalanırsınız elin memleketinde sonra söversiniz arkamdan. bu sadece benim deneyimimdi. "ben kendime güveniyorum, yakalansam da yırtarım bi' şekilde" diyorsanız kolay gelsin. ha ben bi' daha gitsem alır mıyım? belki sadece havalimanından şehre kadar hepsi bu. şehrin içinde hayatta almam. derim iniyom hacı o zaman, size iyi yolculuklar. kaldı ki zaten yürüyerek bi' çok yere gidebiliyorsunuz şehirde. belki eviniz yürüme mesafesi değilse o biraz yorar o kadar. gerisinde hayatta bilet almam bi' daha ki sefere. #anarşit mode of#


hani ilk baştaki sinir az biraz geçti yalan yok. çoktandır da bu kadar geyiğe bağlamamıştık bi' de iyi geldi. her zaman böyle olmuyor bu meret, bazen daha devrik cümleler gerekiyor bazı şeyleri anlatmaya. zürih için ilkinde kullanmışım zaten bütün devrikleri, buna kalmadı.

zaten çok umursadığınızı da sanmıyorum ya, neyse..



to be continue..


zürih üçlemesi "bir yeri sırf adı için sevmek.."

.

"bazılarımız başka yerler, başka hayatlar, başka canlar bulmak için sonsuza dek seyahat ederiz.." demiş anais nin. peki gerçekten de böyle yapıyoruz? yani sonsuza denk olmasa bile, belirli bir süre yaptığımız bütün seyahatler bunlar için mi gerçekten! önüne başka getirebildiğimiz her şey için mi? eğer öyleyse -ki sanırım benim için öyle- amacımız var en azından. her seyahat bir sonrakinin sebebi, bir öncekinin ise müsebbibi sanki. varsın öyle olmaya devam etsin. çünkü serde varsa olduğu yerde rahat etmemek, edemediğimiz kadar özgürüz. 

bunu daha önce de konuştuk sanki; özgürlüğün anlamının biraz da kendinden bir şeyler katmak olduğunu. yani belirli bir kalıbı olmamalı özgürlüğün, belirli bir tanımı ya da. eğer öyle olsa sanki kendiyle çelişecekmiş gibi orta yerde sırıtır sanki. zamanı da var bi' de bu meredin. eski devirlerdeki keşişlerin fikrinde neyse özgürlük, şuan öyle olmamalı sanki. ya da tam tersi, ne bileyim. işte tam da burada sen, ben, biz giriyoruz devreye. belki biraz savaş, biraz aşk belki. adını sanını bilmediğim insanların bu yazdıklarımı okuduğunu bilmek giriyor hatta devreye. tek kelime etmeden basıp gitmeleri, vesaire.. sanırım saf özgürlük işte bu olsa gerek!


bu duyguların hepsiyle seyahat ettim bu sefer. hatta öyle ki, ufacık bile yer kalmadı çantanda bunlar dışındakilere dair. hal böyle olunca kafanız dolu gidiyorsunuz her nereye gidiyorsanız. istediğiniz şeyi aramak için market rafları arasında dolaşmak gibi bir nevi. bazen amaçsız, bazen aceleci. sırf rast geldiklerinizi almak için bile boşa bir uğraş gibi gelebilir. lakin değil, hatta ne yazık ki hiç değil! çünkü amaçsızlığın bile kendi içinde bir düzeni var. olgun ve bir o kadar da asi. siz ona uymak zorunda kalıyorsunuz her seferinde, işte bu yüzden bile dünyanın hala bir kısmının temeli düzensizliğe dayalı gidiyor. sensiz ya da bensiz; gidiyor.. 


isviçre'nin rolü de tam bu sahnede başlıyor işte. dünyanın bu kadar düzensiz oluşuna nazire edercesine ihtişamlı ve coen kardeşlerle dalga geçercesine. bir netlik var her köşesinde bu ülkenin, özellikle de zürih'in. şimdi hangi yazımda söylediğimi hatırlamıyorum ama ben zürih'i sadece söylenişi güzel olduğu için sevdim. hatta belki de en çok onun için. nazmiye demirel'i de mesela, rıza silahlıpoda'yı bile. isimlerini söylerken bende bıraktıkları o duygu için sevdim. zırf zaten bu yüzden zürih'i seçtim. içindeyken adını söylemek istediğim için..


özür dilerim..



bir şehir, tablolar ve organize olmuş düzen paranoyası

.

başlamadan önce bazı şeyleri açıklığa kavuşturmamız lazım aramızda. benim size anlatmak istediklerim tavsiye niteliğinde şeyler değil. öyle olması için daha farklı niteliklere sahip olmam gerektiğine inanıyorum. inanmaktan da öte, bunu şahsıma görev addetmek gibi cinsel bir dürtüye de sahip değilim. olmalı mıyım onu da bilmiyorum. tek bildiğim benim buraya yazdığım her kelimenin, her satırın aslında başka hayatlarda karşınıza çıkabilecek kapasitede şeyler olduğu. bu bir stanley kubrick senaryosu değil, paganini bestesi asla! para karşılığı yaşadığınız bir deneyimin belki de en berbat olanı. belki de değil! ama sıra buna geldiyse eğer, tam yerine geldiniz efendim.. sizi zihnimin en derin noktasındaki ücretsiz locamıza alalım!


aslında isveç'den bahsetmem lazım size, göteborg'dan. ama hafızama kazıdığım -kazımaya çalıştığım diyelim- o kadar fazla şey vardı ki, şehir hakkında anlatacak fazla bir şey kalmadı aklında. belki ağza alınmayacak kadar pis laflar hazırlamış olabilirsiniz ama -bunu haketmediğimi söylesem yalan olur- bu sefer bana güvenmenizi istiyorum. görmezden gelinebilecek ne kadar şey varsa geldim sizin için, sırf bunun için bile kasvet dolu bir şehir yerine benim istediklerimi dinlemenizi öneriyorum. çok mu şey istiyorum acaba? elbette hayır! bir nevi farklı zaman dilimlerinde aynı evreni paylaştığım insanlarsınız ve bu bizim değil varoluşumuzun suçu. ben de istemezdim size ezber bozan şeylerden bahsetmeyi ama sonuçta senaryoya sadık kalmam lazım.


bi' kere olay benim seyahat etmemden kaynaklanmıyor, burada hemfikir olmamız lazım. belki de evrende gelmiş geçmiş en az seyahat eden nesil biz olacağız. sonuçta keşfetmek değil amacımız, bir nevi okunmayan bir yazının üstünden geçmek gibi. şimdi burada size göteborg'da bunları yapmanız lazım, inanılmaz eğlenceli şeklinde cümleler kursam -ki adetim değildir- bu yaptığım sadece benden önce defalarca yazılmış bir yazının üzerinden tükenmez kalemle geçmek gibi olur. sanki bir öncekinin değerine silmeye çalışmak gibi. 

öyle bir niyetim asla olmadı, bundan sonrada olmaz sanırım. eğer olursa da buraya çıkıp bütün cesaretimle size itiraf ederim. gerçi bun ne kadar ilgilendirir eder sizi bilmiyorum ama yine de yaparım. olması gerektiği için değil, sadece bu şekilde kendimi rahatlatırım en kısa yoldan. 
amacım asla seni üzmek değildi, bunu en iyi sen biliyorsun. anlatmaya çalıştığım şey aramızda kalması için defalarca serzenişte bulunduğum iltifatların zamanla nasıl da gereksiz şeyler olduğu. sonradan anlaman için, belki de şimdi tam sırası bilmiyorum ama özel bir duygu filan değil bu. salt kinimin ürünü. kasvetli havalarda hiç sevişmedim seninle hatırlarsan, bu sanki aramızda bir kuraldı. bozmak için çaba harcasan belki alt ederdin korkularımı lakin yapmadın. tükenmiş saygımız kadar inatçılığımızdan da gitseydi keşke. keşke bunları sana söylemeden önce bir kez daha görebilseydim san severo'yu. aşkımızın şehrini, san severo'yu..


mesele bi' şehri sevmek filan değildi aslında..

.

"sevmek gibi geliyordu her şey,
sevmek gibi gidiyordu kadın.
adının anlattığı, canın teni yakmasıydı.
bir bulut, 
evet ama aslolan; bulutun suyu yağmasıydı."


sırf bi' kaç seyi için sevebilirsiniz bir şehri. ya da sadece beğenmediğiniz tek bi' şeyi için nefret edebilirsiniz. ama porto için böyle bir kuralınız olmamalı. sanki daha derin, daha sağlam sebepler bulmanız lazım. öyle bi' kaç şeyle alt etmeniz mümkün değil çünkü. zaman zaman böyle olur işte; gittiğimiz, ziyaret ettiğiniz şehirler sizde farklı hisler bırakır. belki yalnız olsanız daha çok seveceğiniz bi' şehri, kalabalıklar içinde beğenmemiş olabilirsiniz. çok alkol almışken amsterdam'dan memnun kalmak gibi. sanki parasını önceden ödediğiniz hayat kadınına el sürmeden sohbet edip göndermek, ya da ona aşık olmak. bilemedim..


uçsuz bucaksız topraklara kurulan şehirler gibi değil porto. nev-i şahsına münhasır emekli bir albay edasıyla ortalarda dolaşan; sırtını okyanusa vermiş, dik yokuşlarıyla ziyaretçilerinin nefeslerine takip olmuş bir şehir porto. dökmek için dakikalarca eğik tutmanız gereken hakiki nar ekşisi gibi; sabır ve dikkat isteyen, sonunda size sürprizler hazırlayan bir şehir porto. sert ama duruşuyla değil, sokaklarındaki taşlarla. sanki yağan yağmurda sığındığınız o daracık saçak altı porto, yanınıza birini daha alamadığınız. sığdıramadığınız o küçücük boşluğa..

şarabı şuana kadar hiç tatmadığınız kadar güzel, ahtapotlu pilavı bir o kadar leziz.. olgun bir kadın gibi.. asaleti çektiği çilelerden gelen.. bi' şey eksik porto'da; ama ne bulamadım..


biraz farklı şeyler aramaya başladık sanki. böyle tarihinden ya da sokaklarından değil de, içinde olmaktan mutlu olunacak ülkeler, şehirler arar olduk. evlerine, müzelerine, biralarına değil de; bütününe hayran olmak gerektiğini anladık sanki. bir doğaya dönüş müydü bu, yoksa aslına rücu mu! derin iç geçirmeleri ve hayranlıkları içinde barındıran bir solfej bu sanki. şiirsel hukuk kitaplarından size alıntılar fısıldayan. tiyatral bir filozofi bu.. ah  belinda! sana fikirlerimi anlatabilsem keşke..


yokuşlarında tatlı bir sızı var bu şehrin. gittikçe kendine çeken bir sızı hem de. oturup dinlendikçe bitmeyen, aksine daha da istenen bir sızı. yürüdükçe biten yollar yok mesela burada. her köşe başında size başka yollar açan otel önü yaveri gibi. şık giyimli, asil ve sessiz. ona selam vermek sanki lütufların en güzeli. fötr şapkasını eline alıp, bel hizasından sola doğru götüren ihtişamı porto'nun bütün caddelerinde var sanki.  sizi sizi anlatmak için hazır, sizi ilk defa görmüş olmasına rağmen hem de. öyle ki, hangi eve baksanız içinde ayak izleriniz. sanki orada doğmuş, orada büyümüş gibi. kapısını çalsanız, karşınıza senelerdir tanıdığınız birileri belirir bir anda. öyle garip tadı var işte porto'nun.




cote-d'azur'dan çıkıp italya sınırına dayanmak

.


devrim yorucu bir eylemdir!


uzun zaman sonra aynı yere yapılan seyahatlerin, eskiye nazaran nasıl olduğunu karşılaştırma şansım olmuştur hep. çünkü seyahat ettiğim ülkelere/şehirlere sadece bir kere değil de, bir kaç kere gitme fırsatı kolluyorum. bu sanki sevdiğin insanı aldatmak gibi. bir kere vazgeçtiğin ya da terkettiğin güzelliğe dayanamayıp geri dönmek hatta, bilmiyorum.. çabalamıyorum da aslında. çünkü seyahat etmek kavramını genelleştirmek ya da belli kalıplara sokmak, onun temelinde yatan özgürlük kavramıyla taban tabana zıt. yani siz belli özelliklerini sevdiğiniz bir ülkeyi/şehri sadece bu özellikleri için tekrar görmeye giderseniz, az önce anlattığım durumun tam tersini yaparsınız. peki bu yadsınacak bir durum mudur? hayır.. hatta o kadar güzel gelir ki bazen, beyninizde çakılı kalan hatıraları yenisiyle değiştirmek istersiniz, ivedilikle. eskilerini silerek hem de.. tıpkı aşık olmak gibi bir kadına, hiç olmadı bir erkeğe. 


bundan sanırım beş yıl önce gitmiştim nice'e ve cannes'a, daha doğrusu fransa'ya. sonbaharın sonlarıydı. yani mevsim, o şehri ya da ülkeyi sevebilmem için elverişli değildi. bahane de olabilir şuan söylediklerim, bilmiyorum ama değildi işte. o kadar az parayla gitmiştim ki hem, dört gün boyunca tek yaptığım şey sokak arasındaki o küçük pizzacıdan tanesi 5€'ya pizza yemek ve bütün şehrin sokaklarını deliler gibi gezmekti. ıslanırken şehri benimsemeye çalışıyordum, olmuyordu. şimdi düşünüyorum da iyi ki olmamış. sırf tekrar gidip anlayabilmem için yapmış bunu bana. onu kışın değil de, yazın görmemi istemiş. 

işte sürekli bahsettiğim "şehirlerin ruhu" bu! insanlardan farkları yok aslında. kötü dönemlerine denk gelebilirsiniz, hatta nefret bile edebilirsiniz. çabalarsınız anlamak için ama olmayabilir de. burada devreye siz giriyorsunuz işte. sakin sakin salınan söğüt yaprakları mı olmalı mekanınız, yoksa nefret etmeye ramak kala terk ettiğiniz o şehirler mi? biz bu sefer söğüt yapraklarını değil de, şiddetine mazhar olduğum(uz) o şehirleri seçtik. cote d'azur'u seçtik.. 


size hep bahsediyorum ya, bir ülkeyi içinize sindirebilmek için bir şehrine gidip orayı gördükten sonra çıkıp dönmeyin. başaramazsınız! illa ki eksik kalır bir şeyler, tam olmaz. daha fazla köy, kasaba görmeye çalışın. gittiğiniz şehre en yakın köye gidin mesela.. üç olur, beş olur bi' km katedin yani. başta da dedim ya; devrim yorucu bir eylemdir!


biz artık öyle yapıyoruz, yoruluyoruz yani. kilometrelerce yolu sırf devrim yapalım diye katediyoruz her seferinde. o kadar zevkli, o kadar güzel oluyor ki; otoyol kenarında gördüğümüz ve sırf tabelasında üzüm var diye bir şarap üreticisine misafir oluyoruz. kadeh kadeh tadıp, şişe şişe şarapla çıkıyoruz sonra; roseler ağırlıklı!


zaten ben sıcak şarabı hep hızlı içerim ki..

.

..ardından da neden soruları art arda gelmeye devam etti. bütün münzevi uzlaşmalarımızı kendi içimizde demlenmeye bırakmış, neden yılbaşını prag'da geçiriyoruz onu sorgulamaya başladık. kimse asıl nedenini söylemeden karşısındakinin fikrine belki ortak olurum diye konuşmasını bekliyordu. nafileydi halbusaki. sonuç olarak herkes neden sorusuna cevap vermeden prag'a gitmeye karar verdi. yılbaşıydı ve prag çok güzeldi!

şimdi asıl sorunun neden yılbaşında bir yerlere gitmek olduğunu filan değil. sonuçta herkesin bir yerleri görme isteği var, oralara gitmeyi arzu etmek gibi. bizim asıl nedenimiz ise bundan biraz daha farklıydı. aldığımız çeyrek biletlere belki büyük ikramiye vurur diye yurtdışında olalım dedik. prag'ı seçme fikrimiz ise biranın ucuz olmasından ileri geliyordu. büyük ikramiye bekliyorduk ve lanet olsun ki olayın yine ucuzuna kaçmıştık. işlevselliğinden değil de sadece ucuz diye teflon tencere almak gibi yani..


hatta ve hatta kaldığımız evi bile orada yaşayan birinden kiralıyorduk. çünkü bize büyük ikramiye çıkacaktı ve biz hala üç-beş kuruşun hesabını yapıyorduk. sonraları bu evin ne kadar da bize layık bi' ev olduğunu anladık. çatı katıydı ve küçük pencerelerinden eski bir kiliseye bakıyordu. çünkü neden? biz her pazar kiliseye john'u görmeye gidiyorduk..
kafamız iyiden iyiye allak bullak olmuştu. sabahları keşfettiğimiz kafenin birinde; afedersiniz ama insanlıktan çıkmışcasına üçer dörder tane kuruvasan yiyip, üzerine çeviz serpiştirilmiş o şahane tartlardan yiyorduk. yanına filtre kahve bulamadığım için çılgına dönmeye remak kala ilks; beni sarıp sarmalıyor, beyin hücrelerime suni tenefüs yapıyordu. dalgakıran misafi bütün nefeslere göğüs geriyordum. "daha yok mu, daha yok mu?" diye çığlık atacakken tam; kendimi bir bilimkurgu seti değil de hayvani bir kahvaltı masasındayken buluyordum. filtre kahvem gelmişti ve geriye sadece semih'in ben bilimkurgu setindeyken tırtıkladığı cevizli tartım kalmıştı.


her yanımdan hümanistlik akıyordu şırıl şırıl. yol soran herkese makul bi' ücret karşılığı geleceklerinden filan bahsediyordum. deklanşöre bakmaktan buz tutmuş ellerimi, küçük anılar yakalarsın belki diye teselli ederken ben; akıl sır ermeyecek güzellikte fırsatların da içinde buluyordum. kaybolan bereler mi dersiniz, yitip giden montlar mı bilmem; koli koli biraları taşırken bedenimize zuhur eden o yorgunluğu akan burnumuzdan prag'ın şehir merkezine atıyorduk. tipik bir çek cumhuriyeti vatandaşı gibi bilmem kaç bin yıllık tarihi eserlerin üzerine doğru havai fişek atmak yerine, üslubumuzla içip sıçıyorduk sokakta. cipsimiz bile vardı hem, sanırım ketçaplıydı. çünkü fikrmiz fakirdi bizim. büyük ikramiyenin bize çıkacağını bile bile kıçımız donana kadar sokakta debeleniyorduk sabaha kadar. maldık çünkü, geri zekalıydık!

chapter 3; hoşlanılan şehirlerde ebediyen yatıya kalmak..

.

madem olasılıklardan bahsediyoruz, o zaman ben de bi' kaç kelam etmek isterim;
mesela; sizinle aynı ülkede küçük bi' kafede karşılaşma olasılığımız, o şehirde bizimle oturup iki kelam etme olasılığınızla aşağı yukarı aynı. hal böyle olunca sizinle karşılaşma olasığımızı arttıralım diye garip garip yerlere seyahat ediyoruz. sizi görmek için mi? elbette hayır. 
ama bazenleri bu olasılıkları bi' kenara bırakıp sırf sizinle karşılaşalım diye yaptığımız şeyler de var; sevdiğimiz şehirlerde yatıya kalmak gibi.. e böyle afilli konuşunca ne demek istediğimi de azıcık açmam lazım. şimdi efendim mutluluk, sevdiğiniz şeylerden ayrılmamayı gerektirir çoğu zaman. kimi zaman da sadece ayrılık kelimesi geçtiği için cümlede, mutluluk hissi peydah olur evrende. evren de size her zaman istediğinizi vermediğinden neydü belirsiz sancıların içinde debelenir gidersiniz. işte bu zamanlarda hekimler, insanlara seyahat etmeleri gerektiğini söyler. adamlar senelerce okumuş insanlar; vardır bir bildikleri diyerek sorgulamadan yapmak gerektiğini her ne kadar bir realiteyse de, evrendeki sistemin bu şekilde ilerlemediği de bi' o kadar gerçek. kısaca; evrenin işine karışmadan yazımıza devam ediyoruz..


kahve almaya gitmiştim, konu karışmasın. sevdiğimiz şehirlerde yatıya kalmak.. efendim iş bu konu aslında "seyahat etmek" fikrinin temelini oluşturur. şöyle ki; eğer siz seyahat eden bir insansanız ve yolculuğunuz sırasında anlatacak şeylerinizin bi' listesini tutuyorsanız, konunun temelini genellikle seyahat ettiğiniz şehirler oluşturur. girin bakın bütün seyahat yazılarına, hepsi ya bir şehri ya da bir ülkeyi anlatır. kimse size oraya gittim de orada karşılaştığımız insan bana şöyle davrandı filan demez. derse bile samimi değildir. işte sayın okur; ben sana bunu vadediyorum! 

şaka lan şaka ne vadedicem, sanane benim yolda karşılaştığım insandan. yani tam olarak sanane değil de (burda ya okuyucuyu küstürürsem korkusu var) ne biliyim sana pek hitap etmez. yani gel ama sıkılırsın.. 

gerçi bi' dakika lan, ben genelde böyle yapıyorum. yazları size farklı bi' mevsimmiş gibi gösteriyorum mesela; kuzeyleri batı, baklavanın içinde çekilmiş bezelyeleri fıstık, "geceler, ahmet arif'in mısraları yani.."  

*orda ya okuyucuyu küstürürsem korkusu filan da yok. 

ben yine bizden bahsederken size, ipin ucunu kaçırıyorum. şimdi ilks uyanmadan bu yazıyo bitirmem gerekiyo hatta. o yüzden ivedilikle konumuza dönüyorum. efendim, eğer bi' şehri seviyorsanız ya da öyle bi' niyetiniz varsa, kısaca ciddi düşünüyorsanız; o şehri koynunuza almanız gerekir. ciddi ciddi koynunuza almanız ama; öyle şaka yollu filan değil. sımsıkı sarmanız, teriyle-nefesiyle içinize çekmeniz gerekir. zordur ama gerekir. hatta bi' şehri sevmek için tam anlamıyla bu gerekir. olası kırgınlıkları, ayrılıkları bile olsa bu gerekir. aileler tanışmamış olsa bile bu gerekir. diyelim ki tanıştı ve kız tarafı; "biz hem orda hem burda düğün isteriz" dese bile bu gerekir. (bu sonuncu tartışılabilir) velhasılı kelam gerekir efendim, o şehri koynunuza almanız gerekir. toplum ne derse desin, siz bütün tabularınızı yıkın ve bu evrende ne kadar şehir varsa güzelliklerine bi saniye bile bakmadan koynunuza alın. belki o zaman içinde yaşadığımız şehirleri, hayalini kurduğumuz şehirlere çevirme şansımız olur.. 


olmadı..

yok lan olmuştur belki. hatta ben size olmuş gibisinden anlatıyım bundan sonrakileri de, sonu mutlu bitsin bu yazının da. çünkü diğerlerinde hep kötüler kazanıyordu di mi! neyse küfretmicem.. 

chapter 2; bruges'in sokak aralarında size çok çekici yalanlar söyledim

..

derin bi' nefes sonrası kaldığımız yerden devam edelim o halde;

bruges adı altında hayallerimizden bahsederken, asıl önemli olanın "seyahat etmek" fikri olduğunu tekrar hatırlatmak istedim. efendim ben ve ilks'in hayatımızı idame ettirebilmek için kazandığı şey; işte neyse o şey, aslında yapmak istediğimiz yolculukların bir sonucu. daha açık bahsetmek gerekirse; kazandığımız her kuruş, şu kısacık ömrümüzden bize yarenlik edecek anılarımızın garantisi. hayat elbette toz pembe değil, elbette zor günler de olacak lakin; biz mutlu olmak için seyahat etmek gerektiğine inanan insanlar olduk. işte tamamen bu! hep birlikte tekrar edelim;

biz mutlu olmak için seyahat etmek gerektiğine inanan insanlar olduk..
hal böyle olunca şahsım ve kurumum adına yaptığım her yolculuk, bir sonraki için bize umut oluyor. ne zaman bir yolculuktan dönsek diğeri için bi taraflarımızı yırtıyoruz. olur olmadık zamanlarda bilmem hangi ülkenin başkonsolosluğuna mailler atıyorum mesela. sırf gitmek istediğimi anlasınlar diye. yalaklık filan yapıyorum bildiğiniz. ülkeniz çok güzel, orayı görmek için can atıyorum filan diye. yalan yok can atıyoruz ama kendi içimizde. onların bilmesine o kadar da gerek yok yani. beni tanıyanlarınız az çok bilir yeni zelanda hayalimi. hala gidemedim mesela. daha doğrusu gidemedik. ama sırf söylentileri çıktı, sırf vizesiz giriş olayı peydah olur diye vizesine başvurup, tutup yeni zelanda vizesi aldık. vallahi de billahi de akıllı adam işi değil. yemin ediyorum değil. ama işte insan istiyor böyle şeyleri. hayaliyle yaşadığı bir ülkenin vizesini pasaportunda görmek istiyor, sırf bir gün vizesiz seyahat safsatası gerçek olur da alamam diye. anlaması belki biraz zor, farkındayım. siz bunu düşünürken ben, bruges'in sakinliklerle dolu herhangi bi' parkındayım..

şuan orda değilim tabi. hatta durun, yeri gelmişken hayran olduğum bi' insan grubundan bahsediyim size. kendilerine bi' isim koymayı filan denedim ama olmadı. cidden başaramadım. bu adamlar gittikleri şehirlerde yaşadıklarını hemen o anda, o şehirde yazıya döken ya da bloglarında yayınlayan insanlar. şahsen ben beceremiyorum. bi' kaç kere denedim ama olmadı, başaramadım. sanırım bu adamlar gittiğim şehirlerde\ülkelerde uzun süreli kalan insanlardı. yani en azından ben bu şekilde yorumluyorum, bilemedim. ayrıca yanlış da olabilir, hemen yaftalamayın.


her neyse. asıl kahramınıza dönelim biz..

bruges'de şunu farkettik; eğer hayatınızda yapacak başka bi' zevkiniz yoksa ve biraz da birikmiş paranız varsa gelin burda yaşayın. ciddiyim bak! çünkü insan belli bi' süre sonra hayatında dinginlik filan bekliyor. sükunet filan. evine yakın olan bi ekmek fırını mesela. aldığınız evin eski sahiplerinden kalma eski bir bahçe masası, yine eski ev sahiplerine ait tek tekeri aksayan bi' pazar arabası filan. onunla pazara gidip sebze almak, gelinime bırakırım diye aldığım ama onun beğenmediği bavyera porselen takımlarda komşularıma çay ikram etmek filan. hem o zaman buzluğa pasta börek koymaya da gerek olmaz. fırın yakın ya hani, ondan. işte böyle fikirlere gark olursa cemaliniz, toplayın pılınızı pırtınızı bruges'e gelin. sırf sükunetine kurban olduğum bu şehir bile yeter açlığınızı bastırmaya. pazara bile gitmeye gerek kalmaz, o kadar diyim ben sana..


ee tabi turist olarak gelince de zevkine varıyorsunuz. yani varırsınız belki, tam da emin olamadım şimdi. emin olamamamın sebebi bizim turist olarak gitmememiz, hiç bi' şehre. biz gittiğimiz her şehre orada kalırız lan belki diye gidiyoruz. bi' nevi iltica girişimi yani. burayı okuyan konsolosluk yetkileri filan varsa sıçtığımızın resmi lakin; yalan yok, bunun için gidiyoruz. tamam çok gerçekçi hayaller değil belki ama pasaportu yırtıp; buraya kadar lan, yiyosa atın ülkeden demek istediğimiz de çırılçıplak bi' gerçek. koca memeli hatta, sırf ilgi çeksin diye!



chapter 1; sonsuzluğun geri kalanını bruges'de geçirmek..

.


londra'nın küçük bir yerinde, altında hiç açılmayacak bir sürü hediye olan bir noel ağacı var. şunu düşünürüm hep; "eğer  hayatta kalırsam, o eve gidecek, oradaki anneden özür dileyecek ve bana uygun gördüğü cezayı kabul edeceğim." hapis, ölüm hiç sorun değildi. çünkü hapiste ya da ölüyken, kahrolası bruges'de olmazdım. ama sonra, birden aklıma geldi ve farkına vardım ki "siktir et dostum, belki de cehennem budur; sonsuzluğun geri kalanını Bruges'de geçirmek!" ve gerçekten ölmemeyi diledim.."  



tarihleri gözden geçirmeye başladığımda, buraya yazdığım şeylerin yavaş yavaş azaldığını görüyorum. sebebini düşündüğüm kadar, sonucuna ulaşmakta çektiğim güçlükleri sorumlusu da benim elbet. camii avlusuna bırakılmış bir çocuk gibi, farkındayım. şimdi bütün pişmanlığımla geri dönüp kucaklıyasım var burayı. tam bu esnada fonda çalmaya başlayan acıklı bir türk sanat musikisi eseri filan. ne hoş olurdu aslında! hem beni şu edebi söylemlerden kurtarırdı, hem de.. 


hem de ne!

bruges'e gitmeye karar vermem sanırım bundan 4-5 sene önceydi. kıştı, iyi hatırlıyorum. zaten ne zaman bi' yere gitmeye karar versem kış oluyor. hani sıcağı sevmemek filan da değil bu. sanki imrendiğim şehirler kışın hep daha güzel geliyor. en azından ben öyle görüyorum. kışın daha bir albenisi var gibi. daha kendinde, daha hep ben bilirimci bir tavır. sanırım buna aldanıyorum ya da inanasım var. neyse.. film bittikten sonra şunu dedim; eğer dünyada nefret edilecek bu kadar güzel bi' şehir varsa ben neden etmiyorum.. cidden! sırf bu yüzden kalkıp nefret etmek için bi' şehre gittik yani. bruges'e..


gittiğim şehirleri anlatış tarzımdan ötürü oraya gitmek isteyen bir sürü insan biliyorum. övündüğümden filan değil lan, bildiğin adam benim anlatış tarzımı sevdiğinden kalkıp o şehre, o ülkeye gitti. fahri elçiliğini filan yapsam keşke dediğim bile oldu, yalan yok. ama iş bruges'e gelince sanırım biraz kıskanıyorum onu sizden. nasıl söylesem böyle bi' benimsemişlik var sanki. aidiyet duygusu ya da, bilemedim. işin garibi bunu kaldığımız 4 gün içinde bana yaşatması! düşünsenize; bir filmde gördüğünüz ve size güzel gelen bir şehre aşık olduğunuz kadınla gidiyorsunuz ve siz kadını değil de, şehri kıskanıyorsunuz!

(DÜŞÜNEMEDİ!)


işin şakası, cidden size bruges'i güzel güzel anlatasım yok. bi' tarafım; "oğlum anlatsana işte. insanlar gidip görsün güzelim şehri, sana şehrin anahtarını vermediler ya" diyor. bi' tarafımda; "boşver hacı! nasıl olsa lucia'dan (daha sonra anlatıcam size kim olduğunu) öğrendin nasıl ev alınacağını. satarız evi barkı yerleşiriz bruges'e" diyor. hal böyle olunca ve ben iyi bir insan olduğumdan tabi ki ikinci sesi dinliyorum :)

vegas'daki bir irlanda barında ne işim vardı

.

kendi devinimlerinizin üstünü örtmeye başlıyoruz aslında. mesela ben her seferinde özgürlüğü yollarda aradığımı beyan ediyorum giyotin partilerinde. bunu yaptığım için pişman olduğumu söyleyerek başladığım her cümlede ise yalan söylüyorum sizi. şimdi yaptığım gibi..
..ışıklı şehirlerin sizi çeken yanı, karanlık dünyanıza verdikleri aydınlıktır. sırf bu yüzden gökyüzündeki aydınlığı değişiriz bu sefaletle. her seferinde olması gerekenden bi' nebze az sevdiğimizden olsa gerek, aydınlığımızı bir başkasında ararız. pervanelerden bir farkımız yoktur aslında. ışığın geldiği yöne doğru uçar, ona yaklaştıkça körleşiriz. ve lanet olsun her seferinde çarpar düşeriz o güzel sohbetlerin yapıldığı meclislere. kimimiz iştirak ederiz, kimimiz el çekeriz ivedilikle. ama her seferinde ışığa doğru gideriz, kendi karanlığımızı gizleyelim diye.
konuşmaya başladığında susmayan her ne kadar insan varsa, ifade edişindeki yalınlığın etrafında dolaşır; tıpkı benim gibi. böyle olmasın diye artık ben, yazacak şeylerim olsun diye beklemeyi yeğliyorum uzun zamandır. iyi etmiyorum orası kesin. lakin sulh sağlansın diye kişiliğimle aramda, konuşmaktan da kaçınmıyorum..

anlatmayalı uzun zaman olan yolculuklarımın birinden dem vurma vakti efendim. mesafesinden değil de, yine mekansal bir ifade ediş çabası diyelim. bireysellik sezinlemeleri üzerine gidip, işlenen bütün cinayetleri birine yıkma cabası belki de; bilemedim. bütün kavramsallıkların sonuna -meli, -malı eki getirerek daha süslü bir hale sokmaya başladığımdan olsa gerek, artık size bilgi yerine ilgi veriyorum. çıkın diye yollara, gidin diye. sırf siz de nemalanın diye benim aptallığımdan anlatıyorum hissettiklerimi.

bu sefer bir barda olabilecek en normal olaydan birinden bahsetmek isterim size. o kadar normal ki; okuyup da yarıda bırakacağınızdan korkuyorum yazıyı. ki zaten sadece fotoğraflara bakıp çıkan bir sürü insan var burda, onu da biliyorum. gerçi kötü bi' şey değil ama yine de istiyor insan yazıklarının okunmasını. alelade olsa da, harikulade de olsa istiyor işte. tabi bunu sınav kağıdının en altına "geçmem için 52 lazım hocam" diyen bir öğrencinin yaptığı gibi yapmam ne kadar güzel bi' şey bilmiyorum ama söylemem lazım. okunmayı seviyorum..

şu her barda karşılaşılacak olayı unuttuğumu sanmayın sakın. sadece heyecan yaratmaya çalışıyorum. becerip beceremediğimi irdelemek gibi bir kaygım da yok hem. böyle olduğu için belki şuana kadar yazığım cümleleri tamı tamına 4 (dört) dakikada yazıyorum. konuşmaya başlasam eminim daha kısa sürerdi ama ben okunmayı seviyorum. halbu ki şairler öyle mi..

          üçe kadar saydım,  
          gözümü açtığımda yoktun.
          merak ediyorum;
          birde mi gittin?
          üçte mi?
                                    (ali fuad boztepe)


kesinlikle değil. okunmak için yazmakla, okunmayı sevmek bile farklı. şair olmak için şiir yazmaya başlamak gibi. safsata, hem de fazlasıyla. durum böyle olunca yazdıklarınızın neye karşılık geldiğini, bir barda otururken de irdeleyebilirsiniz. kiminiz bunu bir kere yapar, kiminiz her zaman. çıkan sonuçların sağlamasını yapacak kadar kendinize güvenmiyorsanız da amenna. neyse, durun da ben size şu barda olan hikayeyi anlatıyım..

gerçi uzun uzadıya irdelemek gerekir bu tür şeyleri. yani illa bir aşk gerekir bazınıza, bazınıza da ayrılık. benimsediğiniz duyguyu içselleştirisiniz kısaca. özgürlüğünüzü ifade edişinizdeki yordam sizi siz yapar. benim gibi işte. ben yazmanın yeterli olmadığını, bunun yanında insanlara bir şeyler de göstermek gerektiğine inanıyorum. bu benim özgürlüğü ifade edişim. sırf siz de anlayın diye hissettiklerimi, size elimden geldiğince fotoğraflar çekiyorum. yalan söylüyorum bazen, sıklıkla da dürtüklüyorum arkanızdan. hanginize hangisinin denk geleceğini bilmeden yapıyorum hatta. kimisi az önce okuduğu cümlelerden beni yalancı diye kodluyor kafasında, kimisi güzel yazan bir adam. ikisi de olmuyorum bazen. benim burada bunları yazdığımı bilmeyen birçok insan, sarı saçlı veledin teki diye tanıyor beni. konuşana kadar ne kadar da aptal olduğumu filan düşünüyor, konuştuktan sonra da daha da aptal olduğumu hatta. şimdi bunları söylerken bile "bu adam ne diyor şimdi" demelerinize şahit olmak isteyişim de bu yüzden işte. sizi benim okurken görmek istiyorum! cümlelerimi telaffuz edişinizi. şaşırmalarınızı, nefret edişlerinizi bile. 

vegas'daki bir irlanda barında yaşadığım bu olağan hikayenin aslında hepimiz için nasıl bir şeye sebep olduğunu sanırım daha iyi görüyorum. şimdi bu yolculuklarımdan arta kalanları size anlatmaya çabalayışlarım, vegas'a gidecek bir insana olabilecek yardımımdan kat be kat fazla ya; büyük ihtimalle bununla karıyorum harcımı. yeni yeni farkediyorum adaletinizi, hışmınızı hatta. kendimi bu tarz cümlelerden sonra da bi' şey sanıyorum.

dedim ya başta da; ben yazmayı değil, okunmayı seviyorum..



siyah beyaz bir jazz öğleden sonrası

.

itiraf etmem gerekir ki müzikle olan tek bağım, zaman zaman elim alıp üflediğim neyim şu sıralar. divan edebiyatı konusunda eğitim almaya başladığım andan itibaren -ki bu amatör olarak ilkokulda başlamıştı- tasavvuf müziğine karşı garip hislerim vardı. onun da bana varmış ki yollarımız bir yerde kesişti. kısaca boş değildik birbirimize. ilk başlarda okuduğum beyitlerin anlamlarını saatlerce arardım mesela. neyi ne için kullanmış şair, burada kastettiği neydi filan diye. sonraları ona olan tutkumu kendisine açmaya karar verdiğimde durumun vahameti, avuç içleri terleyen bir çocuğunkinden farksızdı. seviyordum, gittim konuştum. ilerisini düşünmek yerine saf ve bir o kadar da derin anlamlar aramaya başladım içimde. beyitlerin arasında kayboluşlarım, neyimi elime aldığımda daha derin olmaya başlamıştı. dede efendi'den dinliyordum çoğu zaman. canlı ne kadar ses varsa ney'den çıkan bulmaya çalışıyordum. artık ne kadar üflüyorsam tek seferde, başım ağrıyordu. nefesimi boş bir kamışın içinden evrene sunmak dünyanın en güzel zevkiydi bana.. 

zaman zaman hala öyle aslında. ben bi' nevi dergahını şaşırmış bir derviş gibi oradan oraya savrulurken, neyin bahşettiği o istikamet her zaman bana en mantıklı yol olur.. olsun da zaten. evrenin bizim üzerimizde oynadığı oyunlara inat, eskiye olan hayranlığımız nüksetsin. başkasının eskisine olmasına gerek yok, bizim eskimize nüksetsin. sizin eskinize hatta..

işte böyle anların birinde rastladım efendim bu jazz üstadına. neyimin yanımda olmaması değiştirirken ruhaniyetini, fotoğraf makinemin izdırabı kapladı bütün new york'u. çünkü o idi bütün mu muhteşemliği hafızasına alan, gören gözlerden daha sakin ve katî!


central park'da ne kadar sincap var acaba diye merak edip hepsinin peşinden koşarken, karşımıza çıkan bu kendine has adamı seyre daldık. bütün sincapları boş vermiştik bi' anda. hepsi ağaçlardan yere bile inmişti halbusa ki. deli gibi bıraktık onları oracıkta. bu sanatsal devrimin içine daldık..


allah bizim cezamızı versindi!

elimizden geldiğince rahatsız etmedik bu sanatsal devrimi. hatta onun birer neferi olduk. bütün herkes buna karşı gelirken biz, soğuk mevsimlerini de merak ettiğimiz new york'u yaşıyorduk. klasik bir jazz eserinin eşliğinde. gelip geçenlerin anlamayıp bizim anladığımız neydi, bunu merak ediyorduk. mesela benim fotoğraf çekmem daha çekici geliyordu insanlara. orada bu adam dururken neden new york'daki bir çok insanın yaptığı şeyi yapan birini izlerlerdi ki?


itiraf etmek gerekirse dinlerken ile bunları çekerken arasında düşündüklerimin farklılığı, insanların neden bu devrime iştirak etmediklerini az biraz açıklıyordu. ama sonucunu bulmaktansa onu dinlemek ve biraz da size izlettirmek istedim. ne iyi de ettim, ne güzel de ettim..

biz ülkecek o cânım küvetlere, o plastik tabureleri koyduğumuzda bittik aslında. o uzun zincirli siyah tıpalar asla affetmeyecek bizi. ve biz her zaman bu yokluğun içinde bir bestenin nakaratına mahkum kalacağız. oysaki ne güzel inatlaşıyorduk hayatla. o bize rest çekiyordu, biz ise onun derdiğini çekiyorduk. aynaları bile müzik yapan bir ırkın kıskançlığını yaşıyorduk hep birlikte. canlı yayında ne söyleyeceğini unutan birer yarışmacıydık ve hayat bizimle dalgasını fena halde güzel geçiyordu..


hayatla uğraşmayı bırakıp dinginliğe teğet geçmek

.

insan bir şehri neden ikinci kere ziyaret eder ki? neden yani, niçin? ona anlatmaya çalıştığı şeyi tam olarak anlatamadığı için filan mı? alakası yok.. sayısız bahane bulunur elbet ya da kendi fikrinize inanmanızı sağlayacak tonlarca sebep. bunların hangisinin "seyahat" fikrini tetiklediği konusunda ise mücbir sebepler hariç hiçbiri gerçek hayatla örtüşmez. mesela ben.. bu günlüğe (her ne kadar gün be gün yazmasam da) yazdığım son yazıların hepsinde farklı bir halet-i ruhiye içindeyim. amacın seyahat etmek fikrinden tamamen sıyrılıp, hiç beklenmedik bir düstura intikal olması, öyle herkesin anlayamayacağı türden bir devinimin parçası olmak demek.  ya da tam tersi, bilemedim.. herkese anlatamayacak hikayeler bilmek gibi sanırım bu. biliyorsunuz ama anlatamıyorsunuz. mahalle baskısının bir başka hali sanki. sükunet içinde işlenmiş tonlarca cinayet. ipuçları kolay bulunmasın diye maktulün tam yanına konmuş. dahiyane bir fikir bu bence. çünkü ilk yaptığınız şey maktulün üzerini örtmektir, yanına yöresine bakmak değil.. 

son seyahatlerimde de bunu yaşıyorum. gittiğimde gördüğüm ya da yaşadığım şeyleri değil, bana aslında ifade ettiği ama size daha önceden söyleyemediklerimi yazıyorum. yoksa ben de biliyorum size şuraya gidin, şunu kesin yapın, şunu içmeden dönmeyin demeyi. kaldı ki bunu daha önce defalarca da yaptım. sanırım kabuk değiştirmek biraz da bu. "seyahat etmek" eyleminin aslında ne kadar kolay olduğunu anlamaya başladığında insanlar ve bunu ifade etmenin güzelliğini kalplerinde, ceplerinde gördüklerinde asıl olanın bunu ifade edebilmek (etmek demedim farkındaysanız) olduğuna kanaat getirdi. yaptıklarına sonsuz saygı duyuyorum, keşke hep yapsalar. lakin olayın biraz dibine dalmaya başlayınca hiç de o kadar masum olmadıklarını gözlerimle görüyorum. irkiliyorum..

bundan iki hafta kadar önce kiev'deydim yine, geçen bayram olduğu gibi. şehrin asaletinden çok vahameti beni davet etti bu sefer. sevdiğim kadınla hem de. olayın bu şekilde başlamış olması, şehre olan hasretimin geçen sefer ifade edemediğim bazı duygulardan kaynaklanmasından ileri geliyordu. öyle sade ve anlık hislerdi ki bunlar, kimilerince aşk olarak nitelendirildiği bile oluyordu. çünkü şehir alabildiğince bir kadına benziyordu, o kadın ise tenine dokunmama izin veren bir asaletin ta kendisiydi. tahmin edeceğiniz üzre yine maceralı ve bir o kadar da güzel bir seyahatti. kiev'in o kimine göre ihtişamlı, kimine göre ise fahişe hali bizi kendine çekiyor; her sabah kalktığımızda soğuk bir duş alma hissi uyandırıyordu. yine yediğimiz suşilerine haddi hesabı yoktu mesela. içtiğimiz alkollerin de tabi. paris'in pahalılığından dem vururken garson; 5 kişilik, harika seçim bir şarap açılmış masaya komik hesaplar getiriyordu. gece hayatının o aldatıcı yüzünü bırakıp bir kenara, striptiz kulüpler geziyorduk en aldatıcı güzelliği bulmak için. gitmeden daha iki hafta önce karşı geldiğimiz bir iktidarın şerefine kadeh kaldırmak bu olsaydı. oldu da.. sonra devşirme hevesler için bir kadeh daha sipariş ediyorduk, hesap yine komik rakamlardan meydana geliyordu. iktidar sıfırdı(0), garson kız iki(2)..
babam eskiden neşe karaböcek kasetleri dinlerdi. kadının adının ne kadar da komik olduğunu filan düşünürdüm. karaböcek.. yani bir sanatçı neden kendine karaböcek soyadı seçerdi ki. hele bir de saçları sarı olmasına rağmen. sonra olayın kelimelerden daha farklı olduğunu anlamaya başladım. kadın sesini iyi kullanıyordu ve babam da bunu seviyordu..

metro istasyonları ile ünlü bir şehri yeraltından değil de yer üstünden keşfetmeyi filan deniyorduk. serinlemek istediğimiz anlarda metro kullanmayı filan keşfetmiştik mesela. her birinde aşina olduğumuz güzelliklere bir yenisi daha ekleniyordu. iki adamın öpüşmesinin bile itici gelmediği bir dünyadaydık sanki. hormonlarına karşı gelemeyenlerin destanı herkesçe bilinir olmuştu. bu durum yöresel yemekler yemek için gittiğimiz bir mekanda bile peşimizi bırakmıyordu. örneklendirmeye çalıştığım şeyin ne kadar da basit olduğunu anlamaları için insanlara, film özetleri yapıyordum. hepsinde "bi' adam" oluyordu ve hepsi de saçmalığın dik âlâsıydı. yine de çok güzeldi kiev. hatta duş alırken suyun sıcaklığını ayarlamaya gerek bile bırakmayacak kadar güzeldi. kadındı çünkü; seni, beni kendine aşık edecek kadar kadındı. ona ifade edemediğimiz iltifatları sanki binlerde kez duymuş gibi davranıyordu. kahpelik onun doğasında vardı yani. ama hesap yine çok komik rakamlar şeklinde masaya geliyordu..
baştan beri diyorum ya seyahat etmek şu bu filan diye, aslında bu olay bir nevi yokluğu kabullenmek gibi. yani elinizdeki imkanları kabulleniyorsunuz ve bütün her şeyinizle ona yoğunlaşıyorsunuz. şu kadar para, şu kadar zaman gibi. yani olabilecekleri (ki bunu asıl seyyahlar yapar) en minimumda tutup, en fazla verimi almaya bakıyorsunuz. cesaretiniz ve azminiz hep daha fazlası için sizi canlı tutuyor. yürümeye alışıyorsunuz mesela, yürürken harita okumaya bi de. yanlış metro istasyonundan inince aynı istikamete bir daha gidiyorsunuz filan. güzel şeyler bunlar elbet. kıskandırıcı bir o kadar da..

nisan ayında londra'nın kendine yakışanı giymesi

.

üzerinden zaman geçince biraz, ilelebet payidar olacak kutsal toprakların ifade özgürlüğü ile dolu olması zaman alıyor sanırım. herkes kendi bildiği parçayı çalıyor mesela, flütle..
parklar bahçeler dolaşmak için biraz, estirdiğim terörün şehrine bilmem kaçıncı kez ayak basıyordum. marksist duygular besliyordum beyaz pandaların ölümüne. seyahat adı altında yaptığım şeylere lanet ederken ben, iğde ağacı rengini anlatmaya kalkışıyordum sana. duvarlarında nanide tablolar olsun diye belki de. oysa ki ben flüt dahi çalamıyordum. zürafaları örnek gösteriyordum sürekli, ahmaklığımın diz boyunu ölçerken.. 

@sekersizpastil'in ojektifinden
..çantalarımızı topladık. sanki ayrılışların bir başkası gelecekmiş gibi yaptığımız bu iş, az önce yaşadığımız ateşli sevişmeden sanki daha zevkliydi. sonradan farkediyorduk aslında durumun sıradanlığını. biz ayrılırken, fırına az önce koyduğu yemeği paylaşma azmi ile dolu ev sahibimiz, kız arkadaşının gözlerinde açtığı şarabı tadıyordu. kadınsa konuşulan helçeden bi' haber, meraklı gözlerle az önce çıktığı duştan artakalan ıslak saçlarıyla oynuyordu. teklifler geri çevrildi nazık bir dille ve yola koyulduk. kalanlar yine birdi, gidenlerse..
oysa ki o kadar da fena değildi açlığımız. belki tadardık o yemekten ama kaçırmaktan korktuğumuz otobüsle olan münasebetimiz, bütün londra seyahatinde bize eşlik eden içi yeşillik dolu sandviçlerden daha güzel durmuyordu. tam tadını almışken sevmelerin, bırakmayalım diyorduk. önüme gelen herkese, sokakta uzun uzun dudağından öpebildiğin bir kadının yanında ne kadar da mutlu olunabileceğini anlatıyordum ki; bilmem kaçıncı kez sen çıkageldin..

bir nevi aslına rücuydü yaptığımız. cuma gününden çıkıp pazar günü dönülecek bir yolcukta kendimize katacağımız tek şey, yine sadece kendimizdik. durumun benzerliğini; daha bitirmediğimiz yemeği önümüzden alan garsonla bağdaştırmaya kalkıyorsak da, beceremiyorduk. her şey yazılmıştı hesabımıza..

metroları kullanıyorduk mesela. yürümekten aldığımız zevk bambaşkaydı, el ele tutuştuğumuzdan olsa gerek. sırf bu yüzden gitmeden tartışmasını yapmıştık giyeceğimiz ayakkabıların. ben tarafsız kalmayı yeğliyordum. zira tek çift ayakkabım vardı ve bu savaşta tek kozumu da onunla harcamak istemiyordum. haklıydım, bu seyahate çıkmakta haklı olduğum kadar..

müzeler filan gezmeyi planlıyorduk ilk başlarda. sanatsal sevişmelerimiz olduğu kadar, eğlenceli sataşmalarımız da vardır bizim. tek perdelik oyunların saltanatını yıkıp, işi binbir gece masallarına çeviriyorduk. ilk seyahatinde birbirimizden tiksinmediğimiz için de binlerce seyirci topluyorduk salonlara. imrenerek bakan gözlere, alkıştan kızarmış avuçlar ekliyorduk. çok romantik olsun diye kırmızıyla kaplıyorduk bütün sahneyi. suretleri değil de, karakterleri ön plana çıkarıyorduk. hatta son oyunumuzda, aldığı suyun parasını tam ödemeyen bir ingiliz ile bir hintli'nin kavgasını canlandırıyorduk ki; gök kuşağı çıkageldi..


böyle edebi konuşmıcam elbette bütün yazı boyunca. ama insan seyahat kavramının temellerini kökten değiştirmeye kalkınca sıradan girişler yapamıyor bu sayfalara. bundan sonra sıradanlaşacak filan değil elbette anlatacaklarım. sadece biraz daha ağdasız olur belki. tabi yine şuraya gidin, şunu yapınlarla da dolu olmayacak. bunca seyahatten sonra şunu farkettim ki, insanlar yaptıkları seyahatlerin mantığına farklı amaçlar yüklüyor. tecrübeyle filan alakalı değil ha! bildiğiniz sıradanlığın uçsuz bucaksız algoritması. mesela kimse anlatmamış gittiği şehirde sevdiği kadının kokusunun nasıl geldiğini. hatta kimse anlatmamış o kokunun kendinde bıraktığı izi. sadece ben yapıyım diye belki de, bilmiyorum. işte sırf bu yüzden size londra'yı değil de, bende bıraktıklarını anlatıyorum..

koskoca keşkeleri emaye bir tencereyle paylaşmak

.

verdiği demeçlerin birinde; "cüretkâr sevişme sahnelerinde seve seve oynarım" gibi iddialı bir cümle kullanmıştı. oysa ki olayın ne sevişmekle, ne de cüretkârlıkla uzaktan yakından alakası yoktu. tek derdi, bütün alışveriş boyunca aklına gelmesi için uğraştığı ama bir türlü bulamadığı o en gerekli şeyin ne olduğuydu. yolda rastladığı ve kendisine annesinin iki günde bir süt aldığı ayla abla'yı çağrıştıran kadın sayesinde aklına gelen beş kiloluk mavi emaye tencereyi gözünün önüne getirmeye çalıştı. vazgeçti sonra. aklının bir köşesinde bıraktığı o şiddetvari anıyı hatırlayıp başını hafifçe salladı. sanki başına konan bir sineği kovma çabası gibiydi. saçmaydı..
sonbahar başlayalı sanırım üç hafta olmuştu. öğretmeni tarafından kendisine bahşedilmiş masa örtüsü yıkama görevini layıkıyla yerine getirmek için eve hızlı adımlarla koşarken, annesinin geçen yaz ördüğü kaşkolu sıranın altında unuttuğunu farketti. geri dönüp dönmemek arasında yaşadığı tereddüt, öğle saatinde parası o kadarına yettiği için aldığı yarım simitte yaşadığından kat be kat fazlaydı. yarım simit kavramını bundan 4 yıl önce hademe ali abi ortaya atmıştı. ilk yarım simidi alan olayın muhteşemliğinden bir haber, birazını arkadaşına vermiş geri kalanını da kendi yiyordu. yani o da her öğrenci gibi aldığı hiçbir şeyin tadına tam anlamıyla varamamıştı. allah onları nasıl biliyorsa öyle yapsındı. ali abi; okul müdüründen habersiz, parası çıkışmayan çocuklara yarım simit satarak hem onların gönüllerini yapıyor hem de para kazanıyordu. simidin yarım olup olmadığına yine kendisi karar veriyor, simitleri uzattığı o küçük kare pencere arkasından çevirdiği dolaplarla çocuklar arasında sürekli esrarengiz bir hava estiriyordu. efsanelere göre simitleri elleriyle değil, kullandığı o keskin bıçakla bölüyordu. çünkü simitler çok nizamiydi ve bu işte kesinlikle bir ustanın parmağı olmalıydı. gerçek çok geçmeden çıktı ortaya. ali abi simitleri bıçağıyla değil, bir önceki teneffüs sınıfın sobasına attığı odunlar için kullandığı elleriyle bölüyordu. yani onun ne bıçağı vardı, ne de onu kullanmak için bir tahtası. tek gerçek usta işi elleriydi. kesinlikle kusursuz işler çıkartıyorlardı.
bütün bu anıları kolaçan ederken beyninde, zihni yine o mavi emaye tencereye kaydı. sanki peşini hiç bırakmayan bi' lanetmiş gibi ensesinden ayrılmıyordu. galiba doğduğu günden beri bir amerikan korku filminin içindeydi ve film nevada'da geçiyordu. ortam hep sıcaktı. benzin istasyonundan deposunu dolduran herkes elinde iki bira ve iki üç paket cips ile çıkıyordu. arabada rehin tuttuğu kadına; "sana bi' şeyler aldım" deyip  uzattığı cipsleri yine kendi kafasında buluyordu. peşinden gelen okkalı osmanlı tokadı kadının suratında patlarken, böyle bir olayda osmanlı tokadının ne işinin olduğunu düşündü. beyni kendisine çok büyük oyunlar oynuyordu..

aslında o günü yaşamasına sebep olan olay unuttuğu kaşkolunu alıp almaması arasında yaşadığı tereddüttü. belki bunu yaşamasa ne yolda gördüğü kadın annesinin süt aldığı ayla abla'yı, ne de o teyze vasıtsıyle mavi emaye tencereyi çağrıştıracaktı. okula vardığında ali abi çoktan o küçük penceresini kapatmış, öğretmenler odasından yürüttüğü sandalyesine oturmuş bu günkü hasılatını hesaplıyordu. camı bir kere tıklattı. ali abi hiç beklemediğinden olsa gerek ani bir irkilmeyle elindeki bozuk paralardan bir kısmını yere düşürdü. bunları çarşıdaki osman bakkaliyesi'ne götürüp bütünlettiriyor, tam karşılığını aldığı kağıt paralarla kendini daha zengin hissediyordu. oysa ki bütün madeni paraların tutarı, eline geçen kağıt paralarla aynıydı..
osman bakkal, küçücük kasabada şehirden getirdiği ve üzeri yorgan ipiyle dikilmiş çuvallarda sattığı yeşil sabunlarıyla ünlüydü. bütün kasaba bunların kepeğe iyi geldiği düşünüyordu. oysa ki gerçek, kasabada kimsenin kepek sorununun olmadığıydı. bütün herkes bu durumu yeşil sabunlara bağlıyor, bu sayede osman amca haddinden fazla yeşil sabun satıyordu. bu sabunun bir diğer özelliği de ilk kullanılan anda kafanızda bir mermer parçası gezdiriyormuş hissi vermesiydi. köpürmüyordu! köpürmeyi bırakın, biraz erimesi neredeyse ilk banyonun sonlarını buluyordu. mesela ben; eğer o sabunla ilk kez yıkanacaksam annemden önce banyoya giriyor, o gelene kadar sabunu banyo kazanından zar zor gelen sıcak suyun altına tutuyordum. suyun altına tutuyordum derken musluktan akan değil elbet. babannemin hacdan getirdiği bakır tastan akan suyun altına. eğer bunu yaparken anneme yakalanırsam o günkü sırt keseleme merasimi bir işkenceye dönüşüyor, o sırada verilen mini ekonomi dersleriyle de kulaklarımın pası siliniyordu. çünkü annemin sesi banyoda müzeyyen senarvari bir havaya bürünüyor, ortam birden foça'daki bir balıkçıya dönüyordu. beynimin içinde kadehler tokuşuyor, haydarinin hafif sulu olması canımı sıkıyordu..
 - ne var lan!

şeklinde bir haykırışla kendinden bekleneni yapan ali abi, kafasını o küçücük kare pencereden  uzatıp geçen ay yaptırdığı altın dişiyle hesap sormaya başlıyordu. cevap vermek için ağzından çıkan son tükürüğü bekleyip derdini ifşa etti;

-- şey ali abi.. atkımı sıranın altında unutmuşum da.

- iyi bok yemişin!


yine başını fütursuzca salladı. geçen sefer dahi bir işe yaramadığını bildiği halde bunu tekrar denemesi, baştan beri yaşadığı talihsizliklere sanki bir gönderme gibiydi. annesinin her bayram yaptığı tatlıları kilere sakladığını bilip de bilmemezlikten gelişi, divan edebiyatı şairlerini bile kıskandıracak tecahül-i arif sanatlarıyla doluydu. işin garip yanı ise; son bayramda tatlı şerbetsiz olduğu için bütün bu sanatlar boşa gitmiş, şiirin bütünlüğü içinde yok olan yine dünyevi zevklere olmuştu. 

asya'nın ufuklarında doğan güneşin sadeliğine şahit olmak

.

uzun zaman olmuş..

eskilerden konuşmaya başladığım andan itibaren neyin yeni, neyin eski olduğunu anlayamaz oldum. tabi bu sürecin doğal reaksiyonlar göstermesi konusunda bilimsel çalışmalarım yok lakin; anlatmaya çalıştığım şeylerin aşık olduğum kadına karşı betimlemesi, dünyadaki en büyük sorunum halini alıyor. çözemediğimden ya da aklımın almadığından değil, ben sadece katlanan bir kağıdın sallanan bir masanın kısa olan ayağının altında ezilmesinden zevk almıyorum. küçük detaylar arasında boğulurken, o kağıt parçasında ne yazdığını bilme gayretim, her şeyin önüne geçiyor. kendimi senden alamıyorum..

ekseni kaymış dünyaların insanlarıyız hepimiz. neyin doğru olduğunu sorgulayacak zamanımız filan yok! iliklemeye en alttan başlarken anneannenizin ördüğü hırkanın düğmelerini, ona olan hasretimizi dahi hiç düşünmüyoruz. düstur edindiğimiz bütün doğruları hiçe sayıyoruz. misal ben, bu okuduğunuz şeyleri komşumun internetini ondan izinsiz kullanarak yazıyorum. düşünün işte o kadar kötü durumdayız. tarih bizi affetmeyecek sanırım.
ufkumuzu açmak için hayal kurmak da neyin nesi! bunun, dibinde az kalmış reçel kavanozunu bir çay tabağına kapatıp yavaş yavaş akmasını izlemekten farkı yok. izdihamlar içinde kaybolmaya çalışmak ya da. bir nevi uhrevi huzurlarda bir çeşme havası. şairin de dediği gibi; her tarafından ziya akan.. 
seferi olmak adına yaptığım yolculuklarım oldu tabi, olmadı diyemem. en azından bir amaca hizmet ettikleri konusunda hemfikiriz (seninle tabi). hal böyle olunca bunları anlatma içgüdüm daha da bir depreşiyor. kazanan kim oluyor onu bilmiyorum ama; bunu idrak edebilme ihtimalime bayılıyorum..


singapur > tayvan uçuşunda çektim bu fotoğrafı. düşünün işte, bulutların üzerinde iken bile size o küçücük camdan bakma fırsatı bile vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. belki de özgürlüğü en güzel hissedeceğiniz anda bile. koltuğunuz koridor tarafında olsa bile bunu yapıyorlar size. mahkum ediyorlar önünüzdeki ekrana. ayağa kalkıp yürüdüğünüzde bile, önünüze mahremiyetin anatomisini seriyorlar. çırılçıplak hem de. en olası sevişmelerden bile zevk almıyorsunuz, kendinize utanarak baktığınız. bulutların üzerindesiniz ulan! daha ne olsun.. özgürlükse dibine kadar..

geçen aydı sanırım, tarihini de tam hatırlamıyorum. tayvan ve singapur'a gitme fırsatım oldu. asya kıtasına ilk gidişimdi. merakın yanında daha başka şeyler de aradım ama yoktu. ben ilelebet sürgüne gönderilmiş bir ülkenin kralını oynuyordum ama bütün salon bomboştu.

perdeler üzerine kapanmasın, siz de nasiplenin diye fotoğraflar çekmeye çalıştım. tabi beklenen ya da umulan cinsten olmadıkları kesin. yine de anlatacak şeyler çıkartmak konusunda yaptığım ihtisasımın bitirme tezi olarak görülebilir. orası sizin takdiriniz olsun. her zaman ki gibi. malum rüyalarımız her zaman aynı olmayacak..


itiraf etmem gerekirse neyi anlatmam gerektiğini inanın ben de bilmiyorum. bu tıpkı elini attığın her bisküvinin kırık olması gibi. alakasızlıkların sınırları kısaca..

siz boşverin de benim tayvan'da singapur'da ne yaptığımı da ben size daha başka şeylerden bahsedeyim. aralarda da fotoğraflar filan olsun işte, tıpkı eskisi gibi. nasıl olsa bir gün tayvan'a ya da singapur'a gidecek olursanız ulaşırsınız bana. yapmadığım şey değil, elimden geldiğince yardımcı olurum. öyle yapalım biz öyle. en iyisi bu..

ne diyordum..

hah! fazla zamanımız yok. kendimden örnek veriyim mesela. daha gitmediğim ülkelerin sayısı, gittiklerimden fazla. ne için çabaladığımı filan zannediyorum ki. hesap ortada işte, cepten yiyoruz. her dakika, her saniye hatta. durumun vahametini ortaya koymak için daha bir sürü şey dökerdim de ortaya, sonra toplaması da bana kalıyor diye korkuyorum. hayır üşendiğimden filan değil, arda kalanlar yüzünden bütün endişem. fezaya yükselmek adına sırça köşklerimden oluyorum..
hanginizden başlamam lazım mesela? sarı ışıkta oturmayı tercih ediyor diye bir kadına aşık olanlarınızdan mı? ilk sen söyledin diye güzelmiş gibi gelen bütün nihavent şarkıları, bir de hüzzam makamında duymayı tercih ettim diyen benden mi yoksa. bütün büyük filozofların ortak kanısıdır birazdan okuyacağınız cümle. işte sırf bu yüzdendir benim de bütün suçu büyük filozoflara atışım. "iffetini beş paralık etmiş bütün kötülüklerin anasıdır sanat. sırf siz bir şeyleri beğenin diye renkleri, sesleri, hatta bir çamuru bile güzelmiş gibi gösteren.." 
davranışsal kaygılar aslında. hani bir sonu ya da başı olmayan, olsa da adı konulmamış devasa küçüklükler. her biri bir öncekinden daha saf, bir sonrakine daha kirli geçen. destesi bozulmuş bir kumar kağıdı gibi, yerini başka şeylerle doldurulmaya çalışılmış, başarılması an meselesi. özgüven sahibi insanların yapacağı şey değil, sırf ayağı sığmıyor diye masasındaki sürgülü klavyeliği yerinden çıkarmak.
bulamadığım çözümlerin en güzeliydin halbu ki sen, sağlaman sonucundan güzel..

bournemouth ve çıplak ayaklarıyla koşan afrika çocukları

.

size zürafalardan bahsedeyim mi biraz? hani uzun boyunlu, benekli hayvanlardan. şu boynunu eğip dilleriyle insan seven, kocaman dilleriyle; bazı insanların aşık olduğu hayvanlardan. çocuklar için ne kadar  efsanevidir  bilmiyorum ama; ben bazı insanlar için ne kadar aşık olunabilecek hayvanlar olduklarına şahit oldum. sırf bu yüzden zürafaya olan saygımı, bir afrika kasabasından anlatıyorum size. düşünün, o kasaba da olmadığım halde bile..


süreli yayınların sıklığından sıkılan insanlar olup olmadığını merak ederken ben, ters orantıyla aşkın kitabını yazmaya kalkma gafletini de beraberimde götürüyordum. sadece bunu götürsem iyi; kin, nefret, koşarken tökezlemek gibi insanı ve bir o kadar da ruhani duygularımı da alıyordum yanıma. sandaletleri mi de almıştım oysa ki. sonra gereksiz olduklarına karar verip geri bıraktım. bu da hataydı. kabul ediyorum. en azından bunu bir afrika kasabasından yazıyorum..
sefilleri okuyan insanların konunun sefil insanlar olmadığını anlaması ne kadar uzun sürecekti? peki bu gafletin nefrete dönüşme sürecinde karşınıza çıkan şeylerin (artık her neyse) sizi bundan caydırma olasılığı? edebiyata olan aşkı yüzünden sevgilisine bir dize bile şiir yazmamış şairlere ne demeli! hani şu içimizden biri şairler. peki sevgisini kanıtlamak isterken cinayet işlediği yere geri giden katilleri napıcaz? oysa ki masum iki üç cinayet onlar. sebebi sonucundan daha dikkat çekmiş, ölenin namının bile anılmadığı.. 
yine anılmadı fark ettiyseniz. katil öldürdükleriyle kaldı..

biz gidip göksu'ya gidip bir alemi âb eyleyelim derken; sadabâdın o enfes manzarasına karşı kahvesini yudumlayan ehl-i keyfler, bize olan hayranlıklarını içlerine atmışlardı. oysa ki söyleseler ne iyi ederlerdi.  söylemediler. işte bu yüzden ben üstlendim o içtikleri kahvenin falından çıkanları anlatma görevini size. onlar yapmaya cesaret edemedi diye siz mahrum kalmayın istedim. daha öncede istemiştim. zürafalar şahit..    

bundan iki hafta kadar önce ingiltere'nin sahil kasabalarından bournemouth'daydım. kısa süreli seyahatlerin bana bıraktığı hislerin sanırım en güzellerinden biriy(di). yazıdığım şiirlerin içinde en çok -di'li geçmiş zamanı barındıranlarından belki de tekiydi..


kaldığım evin penceresinden görünün manzaranın insana uyandırdığı hislerin, aslında kendi içinde ne hüzünler barındırdığı konusunda derin tecrübeleri bir kenara bırakmam lazımdı, yapamadım! size birazda hayallerimden bahsetmem lazımdı, onları da koyduğum yerde bulamadım!


sanırım iki yazı önce size uldvih'ten bahsetmiştim. hani şu ahşap bir spatula ile dünyayı kurtarma çabalarımda yanımda olan arkadaşımdan. yine aynı telaşe içinde kendisi. karışmıyorum bu sefer. naparsa yapsın, kılımı kıpırdatmam. evin duvarında asılı fotoğraflara takıldı gözüm, kaldığım çatı katındaki odadan inerken. siyah-beyaz fotoğraflara. kimlere ait oldukları konusunda bir fikrim yok..



kiev; bir şehrin bir kadına alabildiğince benzemesi

.

bazı hikayeleri anlatmaya sondan başlamanız lazım aslında. sebebi üzerine demokratik söylemler yerine,  antidemokratik anıların doldurduğu dünyalara dalmak için. kendi hegemonyasını kendi kurmuş, kimseye muhtaç olmayan anılardan bahsediyorum kısaca. hani hepimizin sahip olmadığı, olmak içinde çaba göstermediği anılar. eğer bu tür anılara sahipseniz çoğu zaman size ait olanlardan çok, başkalarının nelere ait olduklarını görüp o şekilde mutlu olursunuz; yapabilirseniz eğer! çok zor olmadığını düşünmek istiyorum bunun. yapabildiğim anların toplamıyla, kanepenin arkasına düşen kumandaya kolunun yetişmemesinin çelişkisini yaşıyorum. oysa ki bunlar arasında nasıl bir bağ kurduğum, halihazırda bilim çevreleri tarafından tartışılırken..


çelişkiler üzerine sancılı söylemlerin hangisinin yaralara merhem olduğuna dair bir kaç kelam etmekle başlamam lazımdı söze. tabi siz bu son okuduğunuz cümlenin anlamını düşünürken harcadığınız beyin hücrelerini kaybetmeden önce. artık çok geç, ben ilerleyen dakikalarda size anlatacaklarımı bu cümleleri yazarken kafamda topluyor oluşumla, "hangi paragrafta ne anlattığım" konulu sınavımda sizlere başarılar dileyerek sözümü bitiriyor oluşumun gururunu yaşayacağım. yerseniz tabi..
şimdi bi' dakika. siz, hangi hayalinizin size ait olduğunu düşündünüz mü hiç? yani, salt size. sadece sizin, başkasının fikrine dahi girmemiş. bakir, bakire. ilk kez basılmış çimenlerin verdiği hisle, yeni yıkanmış kotun o sertliği sizi cezbederken hatta. çan sesi duyduğunuz bir ülkenin cenaze merasimlerini düşündünüz mü mesela? buyurun burdan yakın! hayalleriniz ya hani. sadece size ait, sadece size özel. bakın, eğer bir hayalin ortaklaşa kullanımı olsaydı; üniversitede fotokopiye verdiğiniz parayla bir fotokopi makinesi alabileceğiniz fikrini ortaya atan çocuğun, bunu ilk defa kendi düşünmüş gibi sevinmesi de ilk olurdu. olmadı! sırf bu yüzden hayallerinizi insanlara açarken onların artık sadece sizin olmadığını unutmayın. bi' de bi bardak su verin bana, dilim damağım kurudu..
gelenek bozulmadı. bu eşref-i mahlukat yine anlatmak istediği şeye -artık o neyse- direkt olarak başlayamadı. bi' de bundan her yazısında yakınıyor oluşu, sanki bilmeyerek yaptığı hissini insanlara empoze -bu arada bu kelimeyi sanırım ilk defa kullandım- edermişcesine riyakarcaydı. güzeldi, olsundu. çubuk makarna haşladıktan sonra, suyunu süzmek için kullandığınız süzgecin deliklerine sıkışan makarnaları alırken hiç kopmayanına rastgeldiniz mi? gelemezsiniz! peki böyle şeyleri size bilimsel bir gerçekmiş gibi size anlattığımda beni sever misiniz? sevemezsiniz!
tek tek işliyordu elindeki gergefi. saflığından ödün dahi vermeden hemde. esnaf kocasının evine getirdiği huzurun örneğini çıkartmıştı geçenlerde.  komşusundan gizlediği için kendine biraz kızmış olsa bile. her seferinde gaflete düşen tek kendisiymiş gibi sokak ortasında bir anda duran teyzelere özenmişti bir ara. beceremedi. buna karşın yeşil mercimek haşlamakta üzerine yoktu. iki defa süzüyordu suyunu. kısırı çekilmiş bulgurla yapıyordu. buna dikkat ettiği için kocasının ona söylediği tek bir sözle yeni kıtalar keşfedebilirdi. sigarası da yoktu, içkisi de. sebebi parasının olmamasıydı..
neyi ne kadar bildiğimi anlatmama ramak kala susuyorum her seferinde. siz bilmeyin diye boş zamanlarımda gözümü kapatıp çocukluğumu düşünüyorum. annemin mutfaktaki hallerini, o bütün küçük detayları. sonra siz de hatırlayın diye size anlatıyorum. aynı evde büyüdüğümüzü iddia eden bütün herkese aşırı bir sevgi besliyorum mesela. her ne kadar çoğunun yüzünü görmesem bile. daha dün; mutfak tezgahının yanında duran kavanozdaki kaşığa, tuz azaldığı için yetişememeyi anlatıyorum. buna saf gözlerle bakan herkesin gözlerinden öpüyorum, dudaklarımdaki tuzu alsınlar diye. böyle anlarda anlamadığım bütün dillerde destanlar yazıyorum, belki birisi ilerde anlatılır diye. güzelde oluyor, pek güzelde oluyor..


sanırım bayram tatilinden bir ay kadar önceydi; bütün ispanya maceramda bana eşlik etmiş sem'in, gitmeye kabuk bağlamış yaramı kaşımaya başlaması. ee katranın kaynatmakla şeker olmayışı, cinsini tükürdüğümün cinsine çekmesi ile doğru orantılı olduğundan sonuçta kaçınılmaz oldu. çeşitli fikir alışverişleri, çeşitli araştırmalardan sonra -ki bu ortalama 2 gün sürdü- sem'in mailine uçak bileti yollamamla nihayete kavuştu. artık önümüzde gideceğimiz, hayran olacağımız, inanılmaz dostlar edineceğimiz bir yol vardı. kiev..
yine dayanamadım. bi' kaç bi'şey anlatmam lazım size. bakın, bi' yere gitmek, bi' yolculuğa çıkmak ne kadar zor görünüyorsa size aslında o kadar kolaydır. üzerine konuşmak, tartışmak, çelişkiye düşmek ne kadar faydalı olsa bile, sizi yavaşlatır. bu tür şeylere ani kararlar vermek, size gereken uçak biletinden daha önemlidir, emin olun. biraz cesaretinizi toplayın ve onaylayın o kredi kartı bilgilerini girdiğiniz boşlukları. sonra mailinizi açın ve size gelen bilet konfirmasyonunu görün. ne güzel değil mi? :) elbette zor, elbette biraz delilik gerektirir ama yapın. en azından bir kere benim için yapın ya. beni de delirtmeyin!  
gezi yazıları yazarken insanlara maliyet tablosu çıkartmak konusunda biraz inandırıcılığımı kaybediyorum sanırım. bu yüzden yaptığım hesaplamaları ve bunun dışındaki bütün her şeyi dikkatlice okuyun. böylece bütün yazıyı okumuş olacaksınız. ne kadar zekice! çünkü çok düşük tutarlar, çok düşük maliyetler göreceksiniz. sonra bana gelip; "ya bırah allaseversen ya, böyle ucuza imkansız gidemezsin" demeyin. gebertirim! şirkete masraf yazıyor olsam fiş toplucam da, onu da yapmıyoruz . böyle olunca da siz okuyanlara harcadığım parayı söylerken utanıyorum. insanlar beni bildiğin hint fakiri zannediyor. hayır siz demeyin diye diyorum bunu. yoksa feci zenginim. öyle işte. fakirim ben. sevin beni..

***