dışbükey aynalar ve birçok selfi hikayesi..


.

daha önceki yazılarımda da değindiğimi hatırlıyorum. normalde tek başına seyahat eden ya da seyahat ettiği kişiler tarafından istediği fotoğrafları çektiremeyen benim; kendi kendime geliştirğim bir kaç yöntem var. bunlardan en çok kullandığım da dış bükey aynalar. genelde dar sokaklar ve kör noktaya sahip otopark çıkışlarında kullanılan bu aynalar, genelde benim için kendi fotorafımı çekmek için kullandığım bir araç. en çok sevme sebebim de sadece beni değil, etrafı da çekebilmemi sağlıyor olması. zaten bir aynadan bu kadar fayda sağlıyor olabilmem bir hayli garipken, bir de bunu arşivlenecek kadar değerli kılması sanırım onu daha da kabul edilebilir kılıyor..


bunun gibi tonlarca fotoğrafım var aslında. bunun bu yazıda seçilmesinin sebebi sadece san francisco'da çekilmiş olması. ha bir de bu tür fotoğraflarda her zaman sadece ben olmam. çoğunda bana ilks de eşlik eder. amaç belli dediğim gibi, kendi foroğafımı çekebilmek için tamamen bir  araç. tıpkı vitrin camları ya da motosiklet aynaları gibi. onları da artık başka zaman anlatırım.. 



..week 29 is over!


bir öykü.. san francisco üzerine

.

batı'ya gitmek üzerine..

bu olguyu amerika gibi bir ülkede yapmak kadar güzel çok az şey var sanırım. çünkü yön, üzerine gidildikçe anlam kazanıyor. seyahatin bir noktadan sonra yönsüz bir körebe sahnesi gibi. istikamet hangi tarafaysa, duygular o tarafa eğriliyor. biçimsiz bütün içselleştirmeler, keskin bir alkol kokusu, ızgarada kızaran biftek parçaları ve fazlası. bunlardan sadece birinin eksik olması bile gelecek savaşların müsebbibi. mantık, koskoca coğrafyalarda kayboluyor ve bundan en çok zevk alan yine insanoğlu oluyor. bahşedilmiş ne kadar çirkef, rezil ve biat kültürüne tabi insan varsa bunun içinde. eyvallahı nefes almak kadar benimsemiş, normal olduğu kadar absürt üçüncü sayfa haberleri. böyle duygular bütünü üzerine kurulu şehrimiz san francisco'da sıra..


la'den daha sabırlı olmayı denedik burası için. bildiklerimizi bir kenara bırakıp hiç bir şey yokmuşcasına sade ve bir o kadar da köhne sokaklarında tuttuğumuz evin, beklentilerimizi karşılamaması ile geçti ilk günümüz. koreli bir ev sahibini sevmek kadar zor olan bir başka şey de, aynı tuvalet ve banyoyu başkalarıyla paylaşmaktı. bu bile kavimler arasındaki savaşları körüklüyor, ucundan bucağından bizi etkiliyordu. güzel kılan, eski dostların size tavsiye ettiği kendi birasını yapan mekanlardan biriydi. taze şerbetçi otunun kokusunu kapıdan girdiğinizde aldığınız, bir o kadar da sizi şarhoş eden bu mekanların sırf bu şehirlerde varolması ne kadar da güzeldi. susuz, doğruları söylemesi için çıkan savaşların bir diğeri yaşandı bu şehirde. kalan, dibinde biraz köpük olan bira bardakları ve kimseye acıması olmayan istilacılardı. 


kötünün yanında yanan iyilerdik biz. yine san francisco'nun kazandığı savaşlarda mülteci tadında hayatlar yaşayan. hepi topu 3/5 kişi.. 



..week 28 is over!


central park'ı neden sevmeliyiz?

.

siyah beyaz bir jazz öğleden sonrası, new york, 2013.. *

iş bu yukarıdaki başlığı taşıyan yazımın üzerinden tam 5 yıl geçmişken, hüviyetini kaybetmiş olma olasılığı daha çok central park'ın. milyonlarca ayak tarafından defalarca çiğnenen bir olgunun bu kadar uzun süre ihtişamını korumuş olması bile topyekün bi' tartışma konusu. hal böyle olunca içinde bulunulan sürede sizi kendine hayran bırakan ve bunu defalarca tekrar eden yemyeşil parkın, sevilme nedenlerini düşünmeye başlıyorsunuz. soruyorsunuz insanlara, hayvanlara belki de. yüzlerine dikkat ediyorsunuz çoğu zaman. kırgınlıktan, bencillikten ve en önemlisi hissizlikten uzak onlarca duygu. bunların olmadığı bir sevgililik hali belki de..  



o yüce kitapta da bahsedildiği gibi bu parkta..

"işte o sebeptendir ki o cümleyi kuranın başrolde olması; diğer tüm güzel manzaraların, şahane müziklerin, en yağlısından süzme peynirlerin ve de tüm sincapların figüran olmasını makul kılar.."



..week 27 is over!



artakalan fotoğraflar / vol #1

.

her seyahat sonrası artakalan fotoğraflarımız var bizim. diğerlerinden daha tekil, kendi başına hikayeleri olan. bunlar aslında bütün seyahatin dışta kalan kısmı gibi. hep hatırladığınız, bi' şeyler ifade eden ama bir o kadar da manasız. bana hep daha güzel gelen kısımları aslında, bu kesin. çünkü elimde fotoğraf makinesi olan bütün yolculukların, böyle sade betimlemeleri de olmalı kanısındayım. öfkemin şiddete dönüşmeye başladığı birer barış antlaşması gibi, kendi içinde çelişkileri olan, oldurulan. bütün belleklerin boşatılması ardından geride kalan bir megabayt yığını belki. silinmeye kıyılamayan kördüğüm argoritmaları..


bazen bir metroda ayakta beklerken..


bazen bir kafenin içinde sinmiş, dışarıda oturanlara bakarken..


bazen bir altgeçitten çıkarken central park'a..


bazen de caddenin ortasında bütün trafiğe inat..

biraz solgun, akşamüstü anıları new york'tan. hayaline iştirak ettiğimiz milyonların, petrol varillerinde yakılan ateşlerin ve tenzih edilen onlarca düşün sonuncusu. sağı solu belli bitişlerin, başlangıcı olmadığından hüsranlara gebe olması gibi. sevginin, algıya dönüşmesi bu, başka bi' şey değil..


..week 26 is over!


"an egg in anything makes it better" Anthony Bourdain

.

"çin'i ne kadar öğrenmeye çalışsam, o kadar cahil öleceğim.."

çin'e seyahat ettiği bir programında böyle demişti anthony. 

şeyi hatırlıyorum. ne zaman bir masaya otursa, kalkmaması için dua ederdim. çünkü yemekle olan ilişkisi, yeryüzünde şuana kadar görülmemiş bir haşmetin mahsulüydü. her anına imrenerek bakıyordum. aklımda kalması için çabaladığım tonlarca cümlesi dudaklarından döküyordu her seferinde. ve bu bana serenat gibi geliyordu..


onu hep bu fotoğrafı ile hatırlayacağım sanırım. salaş bi' masada, elinde kadehi, insanlarla sohbet ederken. birazdan gömleğinin önünü açıp sigara da içecek zaten. o çin'de çektiği programda dediği gibi çahil mi öldü bilmem ama; sayesinde kimin gibi ölmeyi bana öğrettiği için ona minnettarım..

şef anthony bourdain anısına...



..week 25 is never over!



bahsi geçen diğer şehirler ve biraz daha new york


.

şehirlerin insanlara sağladığı olanakların en güzeli sanırım hareket edebilme özgürlüğü. çünkü insanoğlu, devinimini yeni tamamlamış varlıklar arasında hareket etme ihtiyacı hissedenlerin en başında geliyor. yaşam olanaklarını irdelerken bile hareket etmesi gerekiyor insanın. düşünürken, hatta severken bile hareket etmesi gerekiyor. peki şehirler? işte işler burada sarpa sarıyor. rivayet olur ki new york, kurulması gereken yerde değil de tam tersi bir yerde kuruldu. bu yüzden de planlanandan daha güzel çıktı meydana. hal böyle olunca şehir, bütün olanaklarını sundu içinde yaşadığı insanlara..


insanlarsa konunun bütünün bağımsız her şeyin bir sebebi olmalı düstürü ile devam ettiler yaşamlarına. binalar arasında kendini yalnız hissetmek varken, şehrin göbeğinde duran bir park mıydı bütün sebebi? yoksa sayısız millet için ayrılmış bir mahalle mi? her aradığınızda ulaşabildiğiniz o hiç olmayan malum şahıs belki de new york. farklı iklimlerde bile bu kadar güzel olan kaç şehir var ki zaten. casey bile vazgeçemiyorken bu şehirden, hayatının bir kısmını geçirmiş insanların öyle kolay vazgeçebilecek olması öngörülmüyordu bütün aristokratların toplandığı, 7 ile 24'ün kesiştiği o garip partilerde..



..24 week is over.



parça başı çalışan şehirlerde bugün; new york..

.

binaların sırt sırta verdiği çoğu şehrin hikayelerinde büyük ayrılıklar var. kimi yoksun zannedilen, kiminin de eskik dürtüleri olduğu için ayrılan kadınlar, erkekler mesela. hiçbiri new york için sevmemişti oysa ki birbirini. belki de sonrası için yapılmadık plan bırakmamış; safi kin ve nefret tohumlarıyla yetiştirilmiş nesilller bırakmak için geriye ilk fırsatı kollamışlar kendi muhitlerinde. metrolarında, caddelerinden biraz daha derin izler taşıyan bir hiyerarşik düzenin ürünü olan new york, işte bu tarihsel devinim sırasında elinde kokteyl kadehiyle kenarda beklemiş ve bunu da sonuna kadar haketmişti..


en ufak açılardan bile güzel görünmeyi başarması, sanırım onu ziyaret edenleri ve orada yaşayanları birbirine düşürmüş olacak ki, çoğu çekişmelerin müsebibi olmuş. şimdi şöyle düşünmek de lazım. dünyanın en popüler şehirlerinde birinde oturuyorsunuz ve orayı görmek için gelen insanlar yüzünden adım atacak zamanınız da sabrınız da kalmıyor. bu sanki evine misafir istemeyen ev sahibi tavrı gibi oluyor ama yine de kabul edilir onlarca yanı var. yine de bir yerlere sokuşturuyor, bırakmıyor öyle ulu orta. 


tek düzeliğin senfonileri çalınsa da caddelerinde, sırf renkleri sarı diye bile binilecek taksileri vardı bu şehrin. londra'da da hakeza.. kiril alfabesi'yle bile yazılsa tarihi, sevilirdi. new york böyle güzel, böyle nazik davranırken insanlara; ona karşı gelen tonlarca kasırganın hiç mi suçu yoktu? bizim kendi yoksunluğumuz bu, belli. çünkü biz saatlerce uçak yolcuğundan sonra yüzde bilmem kaçı turist olan bir şehre imrenerek bakmamamız lazımdı. bakın, sevgisizlik konusuyla gündeme gelmek istemiyoruz; çünkü sevdiğimiz, aşık olduğumuz şehirler de oldu.


ama new york, imkanlarını size daha çok sunan bir killi toprak yığınından farksızdı. o yüzden bu dışavurumumuz..



..week 23 is over!



sokakların bir şehre kattığı anlamlardan sadece bazıları..

.

komin hayatı adında tiyatrolar oynanıyordu 7 ile 24'ün kesiştiği bölgede. kimin aklına gelebilirdi ki sahnenin bütün ihtişamının alfred'in üzerinde olacağını. lastik değiştirmeye durduğumuzu söylemiştik polis memuruna ve statik boya ile boyanmış mutfak dolabı kulplarımızı vermiştik evrak olarak. inceledikten sonra siyah yerine beyaz olması daha anlaşılabilir gelmiş olacak ki "bugün şanslı günündesin" diyerek uğurladı bizi. işte bütün hikaye de öyle başladı new york'un arka mahallelerinde. kendimizden emin adımlarımız olduğundan hikayenin bundan sonrasını daha cesur anlatacağım. korkumuz kimseden olmadığı için kendimize bir nebze cesaret pompaladık sayın okuyucu. sonrası sizin insafınız ve inşanız arasında gelip gitmek üzere kuruldu. kolay gelsin..


dünyada sokakları en çok fotoğraflanmış şehir olabilirdi new york. 2007 senesinin sonbaharına doğru kendimizi new jersey'den zor atmıştık center station'a. ki bu bir atış değildi inanır mısınız? hatta  bu new york ile ilk sevişmemizdi. çünkü sahillerine vurmuş çok az balinası vardı new york'un. bizim için çok şey ifade etmese de, sancılı bir serüvenin iç gıçıklamaları olarak tarihe geçtiğini biliyorduk. neyse.. new york için hissettiklerimiz hakkında bir kaç kelam etme gafletine düştüğümüzü, sonrasında ise böyle garip hislerimizin olmasının ne kadar da enteresan olduğunu yine farklı bir sokağında keşfetmiştik. hangimizin böyle hislerin yoktu ki farklı şehirler için. hem kendimiz, hem de hayallerimize dürüst olmak gerekirse -ki bu sanırım zor bir durum- new york aldığı iltifatların bazılarını hakederken, orada yaşayanlar için külfet olduğu konularda da tahtını diğer eyaletlerine bırakıyordu, 5 vakitlik namazların bazılarında..


sabit bir kaç fotoğrafla da yapmıyordu bunu hatta. kaldığımız evin sokağından tutun da, hiç kabul etmediğimiz bir kaç gökdelenin gölgesinde de bu tavrı vardı koskoca şehrin. nüfuzunu kullanıyordu bütün devlet dairelerinde sanki. herkesin yüzyıllarca isteyip de yapamadığını o bir kaç yüzyılda başarmış, geldiği durumla herkesin ağzını açık bırakmıştı. insanların bu şekilde değişim gösteren şehirlere hayranlıkları olduğunu yavaş yavaş anlamıştık biz de. mesela ben, daha önce atlanta'ya hayran olmuştum bir kaç mevsim. ama new york, bütün sıfatları tek bir cümle için kullanarak herkese ne kadar özel bir şehir olduğunu kanıtlamıştı..


sonra mı?

filmlerde görünce kıskanılan çok şehir peydah oldu televizyon tarihi boyunca. oğlunun beyzbol maçına yetişemeyen babalar gibi türediler yanı başımızda. işte biz de bu yüzden aralarından birini seçmek zorunda kaldık, antenimiz elverdiğince. bir nesil heba oldu parliament sinema kulübü izleyemeden yattığı için hatta. izleyenler için de hangi şehir bu anlattığım sınıfa dahil bilemem ama; new york bu hikayede hep en güzel rollerin kahramanı oldu..

onu sevenler cemiyeti tarafından!



..week 22 is over!


let's talk about america..

.

her amerika seyahatinden dönüşte olayın aslında amerika'ya gitmek değil, kalmak olduğuna inanıyorum. vakit geçirdiğim şehirlerin cazibesinde kapıldığımdan filan değil, her bir dakikanın zevkine varabilmek için gözümü bile kırpmadan binlece km yol yapmama imkan sağlayan bir ülke olduğu için. çünkü imkanlar, sizin hayal gücünüzün sınırlarını da belirler bir yerde. gerçekleştirmek için çaba harcadığınız bütün fikirleri, imkanları dar olan herhangi bir yerde ne kadar başarabilirsiniz ki. bunu seyahat etmek kavramıyla bütünleştirdiğinizde, size engin topraklar sunan coğrafyaları sevmeniz kadar doğal bi' şey olamaz sanırım. işte abd'yi bu yüzden seviyorum. nedenleri hakkında çok fazla argüman varken, salt olarak "sebepsiz" demek sanırım en kolay yol olacak bu kıta için..


aynı zamanda şu da var, siz bir ülke severken aynı zamanda bir kıtayı da seviyorsunuz. bu da yukarıda bahsettiğim konunun argümanı oldu sanki. imkanlar.. ayak bastığınız toprakların anlamını sonrasında idrak ederken, belki farkına varmadığınız ve pişman olduğunuz güzellikleri özlemek gibi. sizi oraya ait hissettiren ama biraz da yalnız kalmak için çabalayan.

işte bütün bu hislerin bütünü olan amerika'dan bahsedeceğim size gelecek haftalarda. kaç hafta devam eder bilmiyorum. tek bildiğim bunu yapmaktan çok mutlu olacağım.

hem de çok..


..week 21 is over!


biraz daha turuncu

.

bazen bazı şeyleri çok severiz. genelde neden sevdiğimizi, bu kadar bağlandığımızı, üzerimizden çıkartmak istemediğimiz anlamazlar. bu bazen bir tişört olur, bazen bir mont. ben şahsen düşkünlüğü çoğu zaman herhangi bir renge olan insanları sevmemiz gerektiğine inanıyorum. evrensel bir dürtünün ergenleriyiz biz, yüzümüz sivilceler dolu pişmanlıklarımızla harmanlı. keskin serzenişlerini kıskandığımız, dünyevi zevklerin servis edildiği bir organizasyona simokiniyle katılmış aristokratlar gibiyiz. davetliler listesinde adı olmayan acılarımız da vardı bizim; herkes kadar. ama işte üniformamızı hep turuncu seçiyorduk..
    

sadeleştirilmiş ne kadar hüsran varsa her sabah kapımıza bırakılıyordu taze taze. evden çıkarken üzerinden atlıyorduk ama geldiğimizde de bekliyorlardı bizi. bundan biraz olsun sıyrılmak için turuncuya sarılıyorduk.



ve ben daima turuncuyu seviyorumdum, diğer renklere göre daha turuncu olduğu için..




..week 20 is over!


sülünün gözyaşları..

.

bütün yolların güzel sonlara çıktığı köşe başları düşlüyorduk. biz, kendi ihtimallerimizin en düşük olanına en güzel anların ilkini sıkıştırıyorduk bütün vardiyalarda. seyahat dendiğinde hep en uzak, en kimsesiz rotaları seçiyorduk bittabi. ilave olarak biraz kalabalık olsun diyorduk hikayesi. çünkü milyonlarca yıl önce bize bahşedilmiş dünyayı, kendi ekseni etrafında döndüren güç, sırf tek noktada yaşamamız için bize izin vermiş olamazdı.. 


ayrıca kimin en güzele gark olduğunu sırf biz bilemezdik. herkesin ya da kimsenin çevresi içinde güzel anıları olmalıydı. bunun paylaşılması konusunda ise örgütsel bir çalışma yapılmalıydı eril zamanlarda. mesela biz, bunlardan birine katılmıştık hallstatt'da. yoksunluktan nefsimiz kokuyordu yol olmayan yüksek dağ köylerinde. bunun tek anlamı yalnızlığın artık çekilmez olmasıydı;

"bütün kara parçalarında. elbette afrika dahil.."


..week 19 is over!

hep öyle kalacak şehirler..

.

hazır havalar güzelleşmeye başlamışken, sisli puslu hava sevenleri de memnun etmek boynumuzun borcudur. bu yüzden bizi sırılsıklam eden hallstatt için bi' iki kelam daha edeceğim. bunu da özellikle bu fotoğrafla yapıyorum ki ana konudan sapmadan örneklemiş olalım..

şunu farkettim. bir yer için yaşadığınız anılar, sonrasında ne yaşarsanız yaşayın sizin için hep ilk haliyle kalıyor. kaldığımız süre boyunca sırıl sıklam olduğumuz hallstatt, bizim hatıralarımızda hep öyle kalacak. sonrasında tekrar gitmiş, ziyaret etmiş olsak bile bu değişmeyecek sanırım. bu bütün seyahatler için de geçerli mi merak ediyorum.



yani biz hep ilk gördüğümüz şekilde mi hatırlarız ya da hatırlayacağız seyahat ettiğimiz yerleri? ya da farklı mı gelecek gözümüze, beklemediğimiz zamanların behrinde..


..week 18 is over!


manzara mitolojisi ve bazı mısmıllıklar..

.

manzara.. çoğu zaman karşınızda olduğunu bile farketmediğiniz tabiat birlikteliği. sizi aslında siz yapan çekimser oylarınız. başkasına tek kelime edemediğiniz ama kendinize sayıp sövdüğünüz bütün yalnızlıklarınız. sürekli izlediğiniz dizinin o hafta yayınlamaması manzara. peki elde etmek için böyle güzel görüntüleri, ne yapar insanoğlu? neyden feragat eder, neyden eksik kalır hayatında.. amerikan filmelerindeki sorgu sahnelerini andıran bu girişten sonra; hallstatt ve benzeri güzelliklere sahip bütün coğrafyaların ekseni etrafında dönen ve döndüğüyle kalmayıp döndüren yüksek irtifa, belkilerin olmadığı masal dünyalarına açılıyordu..


hallstatt da işte tam bu konuda ihtisasını yapmıştı. yükseklerine çıktıkça size eteklerini açan o muhteşem kadın portresi, gençliğinde çıplak fotoğrafı ranzanın görünün yüzüne asılmış o sarışın kadın, beyazlığı alpler'den gelen.. yeşilse yeşil, kahveyse kahve.. yüzbinyıl daha beklenecek kadar güzel şehir. zaten hiç kimsesi yokmuş gibi davranıyordu biz bizeyken. kimin hakkını savunmuştuk ki gayrı ortamlarda. bu sırf güzel olduğu için, çağırdığı için yaşanmıştı ve kimseden çok değildi günahı. bize yoldaş olan uzakdoğulu keşişler dahil. 


onlar, kitaplıklarda hep orta rafta dururdu. çünkü okunmuş kitaplar kitaplıkların ya sol ya da sağ tarafında olurdu, oraya koymak kolay geldiğinden olsa gerek..



..week 17 is over!

rehber keşişlerin yaşadığı tuz dağları..

.

yükseklere çıkmak lazım. büyük kayalıkların ucuna doğru.. yalın ayak gidilen bütün yolculuklarda karşınıza çıkan hiçbir yükseklik buna yetmez, yetmemeli. bir başına kaldığınızda düşündüğünüz her anınızı buna katık etmek istediğinizde ise, neden geç kaldığınız konuşulur ulu orta yerlerde. zaman mehfumunu filan es geçip ilk gördüğnüz ağaç altına serilmek gibi çılgın düşleriniz olmalı. bunlardan en az birinde de yüksekte olmalısınız işte. farzedelim ki siz değil de size yoldaş olmuş birisi bunu yaptı. işte o andan itibaren her dakikanın bir anlamı olmaya başlamalı. teker teker yokoluş ya da tek seferde yokuluş. bunlardan en iyisi seçilmeli toplum nezninde. çünkü toplum, sefaletin kayıtsız şartsız egemenliğini yargılayarak sağlamış dünyanın en sömürgeci ülkesidir.. 


işte hallstatt da bütün asaletini tuz dağlarından alıyordu. sislerin arasından görünün bütün açıklıklar, bir kaç uzakdoğulu keşişin yol göstericiliğiyle beraber çekilir hale gelse de; bir zaman sonra nedenlerin peşpeşe sıralandığı birer savaş haline dönüşüyordu. bizler oluşan maliyeti kişi başı hesaplasak da, hallstatt bütün yükü kendi üstleniyordu kadife perdelerde.. 


yaklaştıkça zirveye, karşımıza çıkacak manzaranın fikri kaplıyordu her yanımızı. kimi için normal gelen bütün savurganlıklar, bizim için iktisata giriş konularından biriydi. bir kaç adım daha atmamız lazımdı son celsesi görülen bu cinayet davasında. karar birazdan verilecekti ve kimliğimizde yazan milliyetimizi hiçe sayarcasına jüri kurulmuştu, koyu katolik eyalet temsilcileri tarafından..



..week 16 is over!

küçük bi' köyün alpler ile ne alıp veremediği olabilir ki..

.

merhaba.

bu yazıda okuyacağınız cümleler, hallstatt'a 7 kg kala çekilen bu fotoğraf üzerine değildir. çünkü ilerleyen yazılarda okuyacağınız hallstatt tetkikleri, bir nevi bu fotoğraftan sonra yaşananlardan daha dramatik olacak. iş bu yüzden; sizi daha önce bu konuya alıştırmak amaçlı alpler'e sırtını dönmüş bu güzel kasabaya olan hayranlığımdan çok, asıl bu kasabaya (hallstatt'a) sırtını dönmüş bir kaç evin bulunduğu köye olan kıskançlığımdan bahsedeceğim.


güzel olabilirsiniz, şirin de olabilirsiniz ama bunun bir sınırı olmalı. hangi mevcudiyetin devrimini kendi içinizde yaşadınız da acaba böyle oldunuz! sonuçta böyle ayrı gayrı yaşanmaz dedikleri büyük coğrafyaların küçük kara parçalarıyız biz. daha güzel yerlere gitmeye niyet ettikçe daha güzelleri ile karşılaşılan noktalarımız olmalı. uzun ve ya kısa vaatlerin bir protatipi, ta kendisi belki de. dedim ya, güzelliğin ya da şirinliğin de bir sınırı olmalı. böyle kavramsal bir çelişki yumağında, ipin ucu işte burada kaçtı..


..week 15 is over!

ıslak sabahların hallstatt kısmı..

.

seyahatlerde farkında olmadığınız bi' şey çağırır sizi. daha önce gördüğünüz bir fotoğraf, adı bi' yerlerden kulağınıza çalınmış restorant adı, başkasının tattığı bir yemek belki. bilmezsiniz aslında tam olarak ne için oraya gittiğinizi. birisi için mi yoksa bi' olgu için mi diye. yola revan olmak dürtüsü altında bilinçaltınızın size söylediği şeyleri yaparsınız. yaparız ya da, halen de yapıyoruz. bunun temelinde yatan kavram, koskoca bir keşkeler yığınından arta kalanlar olsa gerek. çünkü döndükten bir süre sonra başlayan keşkeler silsilesi, varılan yerin olması gerekenden daha derin bir mazisi olduğunun göstergesi. biz sadece bize bahşedilen kısmını yaşıyoruz gittiğimizde. yerlisi değilsek o yerin, üstünde kalan kısmından nasipleniyoruz daima. kalan kısım ise onlara miras bırakılan diğer medeniyetlerin..


hallstatt da böyle yerlerden biri oldu kendi yolculuk tarihimizde. içinde kaldığımız kısa süre boyunca sırıl sıklam ıslandık. yürüdük, ıslandık. sonra tekrar yürüyüp ıslandık ve bam! ıslandık.. hatta uzun zaman sonra ilk defa bu kadar yağmurun altında kalıp ıslandık. sanırım viyana'nın bize bıraktığı mirastı bu. orada ıslanmamızın üzerinden geçen onca zaman sonra bu şekilde muamele görmemiz sanki bi' nevi intikamdı. küçük, şirin kasabaların kabusuydu bu, bundan eminim. çünkü onu ziyarete gelen herkes bu şirinlikten biraz alıp götürüyordu, 5€'luk magnetlerle birlikte. dünya magnet ticaretinin %76'sının dönmediği bu küçük şehri, nsanların ziyaret etmek için ne kadar çabaladığını gördüğümde inanamamıştım. bu kadar yağmura rağmen hem de..


bu şekilde başladı hallstatt yolculuğu, ıslak ve bulutlu. fotoğraf makinemi yağmurdan korumak için harcadığım çaba, tuz madenlerinden arta kalan tatları daha güzel almamı sağlıyordu..



..week 14 is over!


çok az mermer ve bir şehrin başlaması..

.

yolculuğun mantığında bi' hata var. bu kadar normal bi' şeyi bu kadar istekli yaparken arada gelen bıkkınlık hissinin de bir tanımı olmalı. yeni yerler görme fikrinin evrensel boyutta irdelenişi sırasında karşılaşılan bir üretim problemi gibi. içinde bulunduğu şehirden sonrakine geçişte yaşanan mayıs sıkıntısı gibi; şiirsel olduğu kadar didaktik de. bu her zaman böyle aslında. sanırım temelli göç edilen ilk yerde bu son bulacak, buna başka çözüm göremiyorum. şehirle / ülkeyle alakalı da değil, bunda asıl gerekçeler göç tarihinin insanlık üzerinde bıraktığı etki sanırım. siz görmek için can attığınız bütün şehirleri, ülkeleri hayal ederken; olgu kendi içinde savaşa hazırlanıyor sanırım. ordularını topluyor bütün ganimetler için. ne de olsa bir kaç iyi adamdan ibaret değil bütün düşman, koskoca insanlık tarihini karşısına alıyor. 


şimdi bu kadar keşmekeşin arasında yeni yerler görüp keşfetme fikrinin kabul görür yanı olmalı mı bilemiyorum. tek bildiğim, bizlerin bu salgında evlerimizden çıkarak karşı tarafa doğru gitmemiz gerektiği. pes etmenin artık ne zamanı, ne de yeri..



..week 13 is over!

çok fazla mermer ve bir şehrin bitmesi..

.

inzivaya çekilme saatlerinde kendimizi bulduğumuz çok fazla eril noktalar vardı viyana'da. sanat ve sanatçının dostu sloganları atılırken her köşe başı, bunu bir reklam malzemesi olarak nitelendirmek bizim için adeta bir görev niteliği taşıyordu. sonumuz belliydi, yalnız, eksik olan neyin nerede başladığı ve buna ne denli inanmamız gerektiğiydi sanki. birileri ya da bi' şeyler bizi böyle sanatsal bir şehirden kovmak için sanki ayak diretiyordu. neferi olduğu her hükümdara karşı birir can borcu olanlar gibi, bizler de kendi hükümdarlarımıza itaat ediyorduk..


tarihte yerini almış onca yapı varken, kendi hezimetlerimizi inşa ediyorduk aynı zamanda. bazılarımız dehrizlerine iniyordu ahşap merdivenlerinden, kimimiz oradan nasıl kurtulurumun hesabını yapıyordu. içinde olduğumuz bütün tarihsel devirlerde böyle keşmekeş görmemiştik hiçbirimiz. tamam, sevmiştik belki ama sanatın insan bünyesinde bu kadar derin izler bırakmasına alışkın değildik. efsunlanmış da değildik oysa ki. bize bahşedilen bütün zevkleri tatmamış olsak bile hayallerimiz vardı. sırf bu yüzden de viyana bize hayallerimizi geri vermek konusunda ciddi işler yapmıştı..


böyle şiddetli birlikteliklerin sonuna doğru gelindiğinde, hiçbir getirisi olmayan bu suskun ve bir o kadar da bitkin vücutlara artık başka memleketler gerekiyor kanaatindeydik. sevmediğimizden değil, sadece başka bir adım atmamız gerekiyordu. yakın olsa iyi olurdu yeni rotamız. yorgunluğumuz vardı çünkü hiç kimsede olmayan. şehir artık bizi kusuyordu muhtelif zamanlarda, merkezi yerlere. herkese reklam olmuştuk bir kaç gün geçirdiğimiz şehirde. ne garip, ne ilk ne de sondu bu halbu ki. öncesinde bu kadar sakin görünen heyecanlarımız da vardı, biliyorsunuz. viyana için kaçından vazgeçtiğimizden de bahsetmiştik hatırlarsanız.. 


ve son olarak antik heykeller uğurladı bizi viyana'dan. michalengelo tadında..



..week 12 is over!

ekrem adında azeri bir biyoloji profesöründen konçerto bileti almak

.

sanırım bunun sebebi artık insanoğlunun nerede yerleşebileceği konusunda çok fazla alternatifinin olması. yapabilir olması değil. çünkü artık bir ülkede yaşamaktan daha zor, başka bir ülkenin topraklarında yaşamaya başlamak. kendi ülkenizde mutsuzsanız eğer, kariyeriniz önemli olmamaya başlıyor başka bir ülkenin topraklarını hayal ettiğinizde. yaptığınız iş, hayalleriniz, çevreniz.. bütün bunlar geri planda kalıyor. siz eğer aklınıza koyduysanız, vazgeçmek zorunda kaldığınız her ne varsa bi' şekilde vazgeçilebilir oluyor.


bunun son örneğini viyana'da yaşadım. aile geleneğimiz olan klasik müzik dinletilerine gitme alışkanlığımızı, hazır viyana'ya gitmişken yad etmek için butik bir gösteri bulduk. zaten viyana'nın her sokak başında bu tip gösteri afişlerine rastlıyorsunuz. bir de bu tip gösterilerin biletlerini satan, klasik dönem kıyafetli adamlar dolu ortalık. size o akşam olan gösterilerden biletler satıyorlar. ısrar tavan tabi.. her neyse biz de bunlardan birinden bilet alırken konu bir süre sonra nereden geldiğimize geldi kaçınılmaz olarak. türk olduğumuzu öğrenince hafif bi' gülümseme ile azeri olduğunu söyledi. ülkesinde biyoloji profesörlüğü yaptığını ama iş bulamadığı ve daha iyi hayat şartları için avusturya'ya geldiğini söyledi. işten arta kalan zamanlarda da bu bilet işini yapıyormuş. 

dedim ya hayat garip. kariyeriniz, geçmişiniz ne olursa olsun önemli olan sizin ne istediğiniz. ekrem abi de hayatının geri kalanını avusturya'da geçirmeyi, işten arta kalan zamanlarında da konçerto bileti satmayı seçmiş. ne güzel de etmiş, pek güzel de etmiş..



..week 11 is over!

park ve bahçeler müdürlüğü, no:46, viyana

.

sonuna yaklaşırken bütün seyahatlerin, birer kaygılanma sebebi arıyorduk zihnimizde. şefkatli ya da değil bütün hükümdarların birer sülieti peyhad oluyordu yeryüzünde. bunların hangisine karşı savunacaktık ki benliğimizi, hangisine karşı gelecektik bütün düetlerde. biz, sırf görmek için gittiğimiz şehirlerin kahramanıydık, fazlası değil. görmediklerimizde salınan namımız daha çok birer nes-i müdafa olarak algılandı jürilerce. halbu ki onlara bile çok gelmiştik. çok değil daha bir kaç gün önce köşe bucak bizi sıkıştıran şehre, bu sefer daha yeşil bakabilmek için saraylara hücum ettik. yol yordam bilmediğimizden değil,  tek çaremiz olduğundan yaptık bunu. şimdi daha iyi anlıyorum da, iyi ki de yapmışız..


ihtişamın bir çok portresi ile karşılaşıyorduk yürürken. her birinde birer dakika beklesek bütün portreleri bitirmemiz sanırım yüzyıllar sürecekti bu yeşillikte. kimsenin böyle büyük hayalleri olmaması gerekiyordu oysa ki. bize girişte bunu söylemişlerdi dünyada, daha doğrusu yaşadığımız ülkede. önüne ne konursa yiyen bir güruha mensup müridlerdik hepimiz yeryüzene gönderilmiş bütün peygamberlerin son yemeklerinde, elbette isa'nınki hariç. betimlemesi bile güzelken böyle hayalleri neden sadece son cümlesine takılıyordu ki okur. viyana gibi olmak varken hem de.. 


renklerin bile seçilebildiğimiz bütün mevsimleri yaşıyorduk viyana'da. o ise bunu sanki bunu 50krş farkla almışız gibi gösteriyor, bizi çileden çıkartıyordu. birer ağaç daha fazla görsek bizi hiç hayal edemeyeceğimiz yeraltı dünyalarına sokmaya hazırdı. ortaçağ kilisleri minvalinde evler hayal etsek bile, karşımıza çıkan daha çok modern sanat eserleriydi saray bahçelerinde. birer heykel daha konmalıydı önümüze bizi karşılamak için; lakin olmadı. tavan süslemeleri bile azdı sanki bütün dolbabehçeleri'nde. bilerek toplanmayan yapraklar sanki gizlenen şeylerin habercisiydi avusturya hükümeti düzeyinde. bunu bütün resmi makamlara duyurmaya kalkışsak da, bizim makus talihimiz hiçbir zaman bunu başaracak kadar gün yüzü görmemişti.. 



kimsesiz hatıralara hasıl olan mineraller..


bir nevi münzevilikti halimiz. her vitrinde kendimize uygun köşeler buluyorduk halka açık yerlerde. eski belediye otobüslerinde, kaza anında camı kırıp için kullanılan kırmızı çekiçler gibiydik. herkesin ellemek istediği ama bir türlü cesaret edilemeyen. bu durumların viyana üzerinde bıraktığı etkiler kadar, viyana'nın bizim üzerimizde bıraktığı etkileri çiziyorduk yemek masalarına. kaldığımız evin banyosundaki o kasvet, evin kapısında kendini az da olsa kaybediyordu. salgın hastalık gibi yayılan bütün korkular, bizim viyana için direncimizi arttırıyordu adeta. sokağa çıkış saatlerimiz bile değişmişti hatta. kahvaltımızı yaptığımız mekanlar daha tanıdık geliyordu artık, annesi ile aynı şehirde yaşadığımız emine ablamız sayesinde. garip kremalı kahve ikramıyla bir anda kendi cumhuriyetimizi ilan etmiş olsak da, mekanda esen işkalci kuvvetler rüzgarıyla dağılmıştık..


dedim ya viyana'nın biraz şımarık halleri vardı. bu kadar sanatsal ortamı küçük garip şakalarla bozuyor, bozduğuyla kalmayıp bunu normal bi' şeymiş gibi gözümüze gözümüze sokuyordu. konçertoları dinlememiz gerekirken sokak ortasında gülme krizlerine yakalanıyorduk. zeki müren'in sahne alması gereken mekanlarda konservatuar öğrencileri vardı. biz kimin için çabalıyorduk ki bu kadar sanki. her birimizin birer cinayeti vardı kendi benliğinde. sofradan hep ilk kalkan olmak gibi acımasız bir suça ortak olan köpeklerimiz bir de. belki de bu şekilde çözüme kavuşturulacak her dava, bizi kendimize yabancılaştırmıştı. sanırım bunun tek sebebi yine viyana'ydı..




şimdi hepsini anlatamayacağım şehir savaşları..

.

tırmalıyorduk.. huzursuz olmamız aslında gizli örgütlerin bile bizi önemsememesiydi diyebiliriz. sonuçta sayıca az olduğumuz bir savaşı psikolojik olarak kazanmaya çalışıyor, her seferinde de başarısız oluyorduk. içimizden bazıları bunu yenilgi olarak adlediyor, kimisi ise bu kadar çabanın karşılığında yenilmenin de kabul edilebilir olduğunu söylüyordu. kime inanacağımız ya da kimin fikrinin geçerlilik kazanacağı konusunda belirli dayatmalar yaşasak da birbirimiz için, son ayakta kalanın fikri her zaman olduğu gibi kabul görecekti. viyana'da buna benzer olaylar tarihin çeşitli evrelerinde meydana gelmiş zaten. gelen, gören ve seven bir çok insan bu şehri daha önce gittikleri şehirlerle kıyaslarken fikir ayrılığına düşmüştü. fiziksel şiddete kadar giden bu durum, sonuçta yine viyana'nın galibiyetiyle sonuçlanmıştı..


ta ki biz sokaklarında gezmeye başlayana kadar..

burada tekrar es verelim. çoğu şehrin kendine göre dokusu olduğu fikrinin artık geçerli olmadığına inanıyoruz. bunu ulu orta, özellikle avrupa için söylemekten de kaçınmıyoruz. daha önce de yazdım burada; uzak coğrafyaların, en uzak coğrafyaların peşinde koşmalıyız artık. onların dokusu, başka ülkeleri geçtik kendi içlerinde bile farklı. gittiğiniz her kasabasında, her şehrinde bile farklı hatta. hal böyle olunca kimse çıkıp da sınırı arasında 45km olan iki ülkenin kendine has dokusu olmasından bahsetmesin. 


"biz sanat için debeleniyoruz.." mottosu bu olan insanlardık sonuçta. girdiğimiz sokakların tarihinden bahsederken içimizdeki empresyonistler kadar cesur değildik. her seferinde buna ve buna benzer serzenişlere karşı gardımızı almıştık ama yine de şehrin sanata olan dayanışı karşısında argümanımız elimizdeki kalan broşürlerdi. böylesi stresli durumlar için hazırlıklı değildik hiçbirimiz. kaygılarımız, herhengi bir aktiviteden aldığımız hazzın üçte biri kadar bile etmezken bunu nasıl başarabilirdik ki! 



biraz bal, garip örgütler ve viyana üzerine..

.

36 ile 38'i karıştırdığımız zamanlarımız oluyordu kiraladığımız evlerin kapılarında. hiç farkında olmadan, kalmayacağımız evlerin kapılarını fütursuzca zorluyor, nasıl olsa içimizden biri buna dikkat eder diye de rahat davranıyorduk. zaten eski mimarilerin hayranı olmuştuk iki dakikada. caddelerin, sokakların bu kadar düzenli olması sinirlerimizi bozmuş, çıktığımız metro istisyonlarından gelen döner kokularına ise lanet okumuştuk tek celsede. kime sorsak bize türkçe cevap veriyordu bir de. ihtiyacımız olan limon için surat yapan esnaflar vardı etrafımızda. parasını teklif ettiğimiz halde hem de. ayıptı yaptıkları! aynı dili konuşuyorduk ama onlar limonu daha çok benimsediler milli değerlerden. insanlık filan hiç girmiyorum bile..


airbnb konusunda artık tercihlerimiz oda kiralamaktan, bütün evi kiralamaya evrilmişti. bu sayede bütün benliğimizle bağlanıyorduk kaldığımız eve. içindeki her malzemeyi birer annenin verdiği ceyiz eşyası olarak algılasak da, hiçbirimiz ikea'dan alınan kare sehpalara gereken değeri verememiştik. hakettikleri bütün saygıyı eşantiyon gelen kahve kupalarında kaybeden amerikan mutfağın bile yoktu saygınlığı. tek ilgi gören şey, viyana'nın ara sokaklarında bir evin mutfak dolabında duran ve üzerinden "çiçek balı" yazan bal kavanozuydu. her ihtiyacımız olduğunda orada, bize kendini sunmaya razı şekilde bekliyordu. sıcak çaylara şifa katıyordu şişmeye meyleden boğazlarımız için. kolay kullanabilmek için sıkılabilen bir şişede muhafaza edilebiliyor olmasından kaynaklıydı sanırım, bu cesareti. bunu neden bu kadar çok büyütmüştük ki gözümüzde; sonuçta baldı bu, sıkılabilen.


evimizin kapısından binanın koridolarına çıktığımızda bizi küçük bir trambolin karşılıyordu. lanet olsun, sebebi neydi ki? hayatında hiç trambolin kullanmamış bizlere yeni maceralar yaşatmak için olduğuna inandık. üzerine çıkıp zıplayabilir olmak, mimari elverişliklerin bize sunduğu bir nimetti. bunu bir kaç kez deneyimleyip kendimizi avusturya mimarisinin engin merdivenlerinde bulduk. inmek çıkmaktan daha tatmin ediyordu sabahları. bir alt katın koridorlarında, o katta yaşayanların kullanması için hazırlanmış tuvalatten üzerinde pijamalarıyla çıkan bulgar vatandaşları görüyordum bir de. işte işin ilginç kısmı da burada başlıyordu..



volker pawlowski ve parçalanmış duvarları


seyahat belki de yapılan ilk ticarettir. 

modern çağda ise bu olgu başlı başına bir ticarettir gözümde. fikrine kapıldığınız anda başlar hatta. yani bi' yere seyahat etmek istediğiniz an yaşayacağınız bütün evreler bu ticaretin safhalarına konmuş tuğlalardan ibarettir. siz daha yola çıkmadan başlarsınız ticarete hatta. girdiğiniz her site, yaptığınız her rezervasyon tamamen ticarettir. az ya da çok farketmez, bütün adımlarınıza yaptığınız tek şey ticarettir. 


bunu farkedip bunun üzerinden para kazanmak sadece tur şirketlerinin işi değil günümüzde. bunun en akıllıca örneğine de berlin'de rastladım. berlin duvarı'nın hikayesi hakkında merak ettiğiniz ne varsa malum ortamlarda var, girer bakarsınız. ben size volker pawlowski adında bir adamdan bahsedicem. efendim bu adam, berlin duvarı yıkıldıktan sonra zamanında yapılmış / dikilmiş bütün duvarları satın alıp kiraladığı bir depoya doldurmuş. evet, bildiğiniz kmlerce uzunluktaki beton blokların kullanım hakkını satın almış. demirden, çimentodan oluşan onbinlerce meton bloğu satın alıp atmış kenara. 


düşündüğünüzde akla mantığa sığan bi' şey değil, farkındayım. yani yüzbinlerce ton taş yığınını alıp kenara koymak mantıklı bir yatırım değil gibi görünüyor. çünkü saklamasından tutun da ne yapacağınızı bilmememiz filan, ne bileyim. volker kardeş bizim bu fikrimizi çürütür mahiyette, buralar ileride değerlerin diyip hepsini satın alıyor ve başlıyor beklemeye. 



bazı fotoğrafları neden daha çok severiz..

.

bu anlık bi' olgu bence.

çünkü ne zaman bir fotoğraf çeksem ve nasıl çıkmış diye baksam, eğer o an orada güzel olmuşsa her zaman güzel olmuştur benim için. sonrasında bana görünüşleri, hissettirdikleri filan tamamen gereksiz gelir. sanırım bu yüzden fotoğrafın anlık bi' durum olduğuna inananlardanım ben. uzun uzadıya beklemek, tripot kurup dakikalarca olağanüstü bir manzaranın karşısında kareler çekmek bana göre değil sanırım. sanırımı fazla oldu evet, bana göre değil. ben daha çok o an ne his bıraktığına bakıyorum fotoğrafın bende. üzerinden zaman geçen fotoğrafların yaşattığı his hatıraları tetikler benim gözümde. oysa ki beğenme dürtüsünü tetiklemeli. "işte bu olmuş" demeliyim çektikten maksimum 10 sn sonra. bunu gittiğim her seyahatte tekrar tekrar deneyimliyorum. çektiğim her kareyi sonrasında gördüğüm ekranda beğeniyor ya da beğenmiyorum. silmiyorum elbette, sadece o an bana güzel geliyorsa geliyor yoksa arşivimde mb yığını olarak kalıyor. bu blogda okuduğunuz yazılarda da o fotoğraflara bakıyorsunuz zaten. kaliteli fotoğraflar mı, elbette değil. beğenilmesinden çok unutmamak için çekiyorum. dert ettiğim tek konu o an bana güzel gelmesi, hepsi bu..

neden daha çok sevdiğimiz konusunda da aslında bakarsanız öyle net bi' fikrim de yok, bi' nevi "bilemiyorum altan" durumları.. 





..week 5 is over!

tırnak içine alarak sevilmiş yerler listesi..

.

bakın! çok uzun zaman önce kurulmuş devletlerin, sizi özel hissettirmek gibi dertleri yoktu. onlar, hayatlarını devam ettirebilmek için yolları, durakları inşa ettiler. bunları yaparken yine sırf siz erişebilesiniz diye diğer yerleri ve şehirleri inşa ettiler. bunda asıl amaçladıkları şeyin mantığına bakınca, bir yerden başka bir yere gitmek olarak görülebilir. bu tabiki de yanlış! durana ulaşmak için sarfedilen yol, varılan her nereyse onu kutsal yapan olgunun kendisi oluyor. geçen zaman ise hüsrana uğramış çoğu insan için bir nevi teselli ikramiyesi..

yakın olması için çabaladığımız bütün metro istasyonları çekici geliyordu haliyle. her biri geceleri birer günah yuvasına dönüşen, yüksek sese sahip müzikli evrenlerin birer galaksisiydi. kimi garip görünse de bu evrenlerin, bizi kendine çeken enerjileri vardı. bunu nereden mi biliyorduk peki.. gece, aralarında korece konuşan iki kadınla aynı odada yatıyorduk çünkü. onların kendine olan elitizmi, acaba aralarında farklı bir çekim gücümü var sorusunu aklımıza getiriyordu. hatırlarsınız, fransizca dahi konuşamadıkları bir şehirde birbirleriyle korece konuşarak kamufle etmişlerdi gerçek yüzlerini. ardından bu soğuk havada incecik giyinerek çıktıkları -5 derece soğukta, içlerine atlet giymedikleri için annelerinden azar yemiş bizleri uyandırmıştı. kimin haddineydi bu cesaret kıvılcımının fitilini ateşlemek, kimin haddineydi üst ranzada yatan bana kısacık boylarıyla gecenin ilerleyen dakikalarından üzerinde ne var ne yok çıkartan kadınları anlatmak.. kimin! 


biz de birer üçüncü dalgaydık kendi köşemizde. bir önceki raundda aldığımız yumruklardan olsa gerek gözümüz, geri sayan hakem saatindeydi. bir an evvel bitmesini temenni ettiğimiz bütün bu hengameden; tezgahın önünü kapatan, kapattığı için de azar yemeyen bi' köpeğin ihtişamıyla uyanıyorduk. sanki sahibi olduğu bütün çekimserlikleri, hava parası almadan başkasına devredilmiş bir mekanı terketmişti az önce. ve bu az öncelik, sakinliğinin verdiği o tedirginliği taşıdığımızı çok belli ediyordu. soyismi şaşalı diye sevdiğimiz ünlü insanlara bakıp ah çektirmişti ayrıca. nadir görülen bütün hastalıklara şükrettirmişti, eni boyundan büyük antrelerde. sanki yoktu da biz var etmiştik onu, gitmekten bıktığımız tek perdelik bi' tiyatro perdesinde.




dramatize edilmiş bir berlin komedisi..

.

seyahat süresi bence yaptığınız yolculuğun size ne ifade ettiğini, etmesi gerektiğini belirleyen en büyük unsur. kaç gün olmalı, nerede ne kadar kalmalı sorusu bence sorulması gereken ikinci soru her zaman. çünkü insanoğlunun yaratılışında var sıkılma olgusu. mekanlardan, insanlardan, olaylardan sıkılırsınız. sevdiğiniz parçadan sıkılırsınız mesela. sürenin uzaması her zaman iyi değildir kısaca. uzadıkça beklentileriniz artar çünkü. karşılanmayan bütün beklentiler de sizi mutsuz eder. seyahat etmek denen eylemin mantığında da bu var. kalmak istediğiniz süre, gittiğiniz yerle örtüşmediğinde sizi boğmaya başlar. bunu defalarca yaşadım. bu plansızlıkla alakalı görülse de; siz planınızı ne kadar güzel yaparsanız yapın, seyahat sırasında yaşayacağınız en ufak talihsizlik sebep olabilir buna. kaçmanın mantıklı bir tarafı yok bundan. çünkü siz bir yere orayı sevmek için gitmezsiniz. gider, yaşar ve öyle seversiniz; sevmezsiniz ya da. memnun olma literatürüne de girmiş çok nadir olay varmış bunu çürüten. öyle diyolla..


gelin olayı dramatikleştirelim biraz;
sabahları soğuk oluyordu ve bir o kadar da karanlık. saat farkının bizi sendelediği dakikalarda iş telefonlarımıza mailler yağıyordu hunharca. kimine cevap vermek istesek de buna engel olan iki tane koreli kız kalıyordu yan ranzamızda. fotoğrafçılık okuduğunu iddia eden içlerinden biri, fransa'daki eğitimini tamamlayıp ülkesine ne zaman döneceğini sorduğumda çeliştili cevaplar veriyordu. hangisinin doğru söylediğini anlamaya çalışırken aklıma gelen ikinci soruya yanıtlar arıyordum bir yandan da. horlayan koreli bi' kızdan cevap alabilmek bizi biraz tedirgin etse de, korece aksanına yakışmayan bir fransızca gramerle cevapladı sorumuzu. halbu ki hiç beklemiyorduk ondan bu yaklaşımı. minicik saç düzleştiricisini çalmak istediğimizi ona anlatmak istemiştik oysa ki. her ne kadar yapmasak da bunu, onlar hakkında aklımıza kalanlar çektikleri garip fotoğraflar ve minik saç düzleştiricisiydi.


her girdiğimiz cafede bizi hayrete düşüren güzellikte muffin kalıpları karşılıyordu baristaların önünde. sanki istifa etmişiz de umurumuzda değildi gümrükteki malzemeler. umarsızca latteler söylüyorduk saçının bir tarafını kazıtmış o isveçli bayana. soğuk ülke insanı olduğu hiç belli olmuyordu hazırlarken konuştuğu arkadaşına olan tavırlarından. filtre kahvenin tadını anlamaya çalıştığımda da konudan sapıyordum. safi mutluluk kaplamıştı içimizi yan masamızda sahipleri ile birlikte oturan köpeklerden. ne kadar da hak sahibiydiler hitler almanyası'nda. duvar filan dinlemeden yıkıp geçmişlerdi engelleri. gelene gidene aldırış etmeden hem de..



avrupa şehirlerinde neden arabesk söylemlere göğüs gereriz

.
sondan başlayalım.. 

christmas'da, bunu layıkıyla kutlayan ülkelerde/şehirlerde olmak en zevk aldığım şeylerden biri. bunun dini ya da ruhani bir nedeni yok, bu şekilde sebepler aramanın da manası yok açıkcası. insanların zevklerini, mutlu olduğu şeyleri sebepsiz yere yapması, her neyse o şey daha anlamlı kılıyor. hakkı verilerek yapılan en ufak olgu, dünyayı yaşanılabilir kılan en şehvetli unsur. bu şehveti yaşatan güruh hangisi ise ona tabi olmaktan mutluyum. sonuçta mutlu olduğum şeyleri imkanlarım dahilinde yapmak, bir nebze de tutunmamı sağlıyor hayata. sanırım hepimiz için de öyle. içinde bulunduğumuz toprakların bize verdiği şeylere baktığımızda, ne kadar kısır bir döngüde olduğumuz aşikar. sırf bu yüzden yer yeni yıla, başka bir ülkenin topraklarında girmeye gayret ediyoruz. 


bu sefer de fırsatı berlin'den yana kullandık. ne garip ki bu kadar zevkli olacağını, bizi her şekilde doyuracağını düşünmemiştik berlin'in. uzun zamandır istememize rağmen fırsat bulamadığımız, eski dostlarla hunharca sohbet etmeyi özlediğimizi bize gösteren bu şehir.. casusluk filmlerindeki o kasveti size yaşatmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. gerçi o klasik olgunun da farkındaydık gitmeden önce. malum, "her yer türk" mottosunun vücut bulmuş hali almanya. özellikle de berlin bunu belli başlı bölgeleri ile çok güzel sergiliyor. en ön sıradan hem de ya da tepedeki localardan, bilemedim. bu her ne kadar her türkü korkutan bi' durum olsa da, bu sefer bendeki kalıpları yıkan bir deneyim oldu. tahmin dahi etmeyeceğimiz şeylerin bizi şaşırtması mı dersiniz bilmem, öyle alelade değil de tam yerinde veriyordu müziği kulaklarımıza; dilimize, damaklarımıza..


daha önceki yazılarımda, seyahatlerimizde tercih ettiğimiz konaklama seçeneklerinden bahsetmiştim. bunlarında airbnb geliyor her zaman. sebeplerini ilerleyen haftalarda değinirim, daha iyi anlaşılması açısından. her neyse.. bu sefer eskileri yadetmek için hostel tercih etmek mantıklı geldi. sonuçta xmas'di ve fiyatlar gereğinden pahalıydı. iyiki de öyleymiş.. çünkü kaldığımız hostel beklediğimizden de iyi çıktı. beklediğimiz derken biraz açmakta fayda var. tek başıma seyahat ettiğim dönemlerde benim için önemli olan şey sadece uyuyabileceğim bir yerin olmasıydı, hepsi bu. temizlik elbette önemliydi ama bir nebze de olsa kabul edilebilir durumda olması ikinci şartımdı. ilki daima ucuz ve eğlenceli olması tabiki! şimdi ise ucuz ve eğlenceli olmasının yanında temiz olması da ilk şartlar arasına girdi. işte bu hostel de bütün bu özellikleri barındarın tam bir kurtarıcı oldu. sağolsun.. ha unutmadan, gördüğün en ihtişamlı hostel binalarından biriydi ayrıca. tarihi çok eskilere dayanan sanırım 100 yıllık tuğla bir bina. eskiden bir tekstil okulu (büyük ihtimalle yatılı) olarak hizmet vermiş. daha sonra hosteli alan aile tarafından biraz düzenlemeden sonra son halini almış. her odada tuvalet ve banyo olmasının yanında, kapalı yüzme havuzu ve saunası da vardı. belki garip ama öyle.. güzel yerdi namussuz..