hayatla uğraşmayı bırakıp dinginliğe teğet geçmek

.

insan bir şehri neden ikinci kere ziyaret eder ki? neden yani, niçin? ona anlatmaya çalıştığı şeyi tam olarak anlatamadığı için filan mı? alakası yok.. sayısız bahane bulunur elbet ya da kendi fikrinize inanmanızı sağlayacak tonlarca sebep. bunların hangisinin "seyahat" fikrini tetiklediği konusunda ise mücbir sebepler hariç hiçbiri gerçek hayatla örtüşmez. mesela ben.. bu günlüğe (her ne kadar gün be gün yazmasam da) yazdığım son yazıların hepsinde farklı bir halet-i ruhiye içindeyim. amacın seyahat etmek fikrinden tamamen sıyrılıp, hiç beklenmedik bir düstura intikal olması, öyle herkesin anlayamayacağı türden bir devinimin parçası olmak demek.  ya da tam tersi, bilemedim.. herkese anlatamayacak hikayeler bilmek gibi sanırım bu. biliyorsunuz ama anlatamıyorsunuz. mahalle baskısının bir başka hali sanki. sükunet içinde işlenmiş tonlarca cinayet. ipuçları kolay bulunmasın diye maktulün tam yanına konmuş. dahiyane bir fikir bu bence. çünkü ilk yaptığınız şey maktulün üzerini örtmektir, yanına yöresine bakmak değil.. 

son seyahatlerimde de bunu yaşıyorum. gittiğimde gördüğüm ya da yaşadığım şeyleri değil, bana aslında ifade ettiği ama size daha önceden söyleyemediklerimi yazıyorum. yoksa ben de biliyorum size şuraya gidin, şunu kesin yapın, şunu içmeden dönmeyin demeyi. kaldı ki bunu daha önce defalarca da yaptım. sanırım kabuk değiştirmek biraz da bu. "seyahat etmek" eyleminin aslında ne kadar kolay olduğunu anlamaya başladığında insanlar ve bunu ifade etmenin güzelliğini kalplerinde, ceplerinde gördüklerinde asıl olanın bunu ifade edebilmek (etmek demedim farkındaysanız) olduğuna kanaat getirdi. yaptıklarına sonsuz saygı duyuyorum, keşke hep yapsalar. lakin olayın biraz dibine dalmaya başlayınca hiç de o kadar masum olmadıklarını gözlerimle görüyorum. irkiliyorum..

bundan iki hafta kadar önce kiev'deydim yine, geçen bayram olduğu gibi. şehrin asaletinden çok vahameti beni davet etti bu sefer. sevdiğim kadınla hem de. olayın bu şekilde başlamış olması, şehre olan hasretimin geçen sefer ifade edemediğim bazı duygulardan kaynaklanmasından ileri geliyordu. öyle sade ve anlık hislerdi ki bunlar, kimilerince aşk olarak nitelendirildiği bile oluyordu. çünkü şehir alabildiğince bir kadına benziyordu, o kadın ise tenine dokunmama izin veren bir asaletin ta kendisiydi. tahmin edeceğiniz üzre yine maceralı ve bir o kadar da güzel bir seyahatti. kiev'in o kimine göre ihtişamlı, kimine göre ise fahişe hali bizi kendine çekiyor; her sabah kalktığımızda soğuk bir duş alma hissi uyandırıyordu. yine yediğimiz suşilerine haddi hesabı yoktu mesela. içtiğimiz alkollerin de tabi. paris'in pahalılığından dem vururken garson; 5 kişilik, harika seçim bir şarap açılmış masaya komik hesaplar getiriyordu. gece hayatının o aldatıcı yüzünü bırakıp bir kenara, striptiz kulüpler geziyorduk en aldatıcı güzelliği bulmak için. gitmeden daha iki hafta önce karşı geldiğimiz bir iktidarın şerefine kadeh kaldırmak bu olsaydı. oldu da.. sonra devşirme hevesler için bir kadeh daha sipariş ediyorduk, hesap yine komik rakamlardan meydana geliyordu. iktidar sıfırdı(0), garson kız iki(2)..
babam eskiden neşe karaböcek kasetleri dinlerdi. kadının adının ne kadar da komik olduğunu filan düşünürdüm. karaböcek.. yani bir sanatçı neden kendine karaböcek soyadı seçerdi ki. hele bir de saçları sarı olmasına rağmen. sonra olayın kelimelerden daha farklı olduğunu anlamaya başladım. kadın sesini iyi kullanıyordu ve babam da bunu seviyordu..

metro istasyonları ile ünlü bir şehri yeraltından değil de yer üstünden keşfetmeyi filan deniyorduk. serinlemek istediğimiz anlarda metro kullanmayı filan keşfetmiştik mesela. her birinde aşina olduğumuz güzelliklere bir yenisi daha ekleniyordu. iki adamın öpüşmesinin bile itici gelmediği bir dünyadaydık sanki. hormonlarına karşı gelemeyenlerin destanı herkesçe bilinir olmuştu. bu durum yöresel yemekler yemek için gittiğimiz bir mekanda bile peşimizi bırakmıyordu. örneklendirmeye çalıştığım şeyin ne kadar da basit olduğunu anlamaları için insanlara, film özetleri yapıyordum. hepsinde "bi' adam" oluyordu ve hepsi de saçmalığın dik âlâsıydı. yine de çok güzeldi kiev. hatta duş alırken suyun sıcaklığını ayarlamaya gerek bile bırakmayacak kadar güzeldi. kadındı çünkü; seni, beni kendine aşık edecek kadar kadındı. ona ifade edemediğimiz iltifatları sanki binlerde kez duymuş gibi davranıyordu. kahpelik onun doğasında vardı yani. ama hesap yine çok komik rakamlar şeklinde masaya geliyordu..
baştan beri diyorum ya seyahat etmek şu bu filan diye, aslında bu olay bir nevi yokluğu kabullenmek gibi. yani elinizdeki imkanları kabulleniyorsunuz ve bütün her şeyinizle ona yoğunlaşıyorsunuz. şu kadar para, şu kadar zaman gibi. yani olabilecekleri (ki bunu asıl seyyahlar yapar) en minimumda tutup, en fazla verimi almaya bakıyorsunuz. cesaretiniz ve azminiz hep daha fazlası için sizi canlı tutuyor. yürümeye alışıyorsunuz mesela, yürürken harita okumaya bi de. yanlış metro istasyonundan inince aynı istikamete bir daha gidiyorsunuz filan. güzel şeyler bunlar elbet. kıskandırıcı bir o kadar da..




ara sokaklarında kaybolamadığınız bir şehrin sevemezsiniz. malatya'yı mesela, sevemezsiniz. kiev böyle bir şehir değil işte. size kaybolmanız için fırsat verirken, sizden aldıklarını çok güzel bir dille geri veriyor. bu bilmediğiniz bir de olabilir; ama yine de veriyor. kapkaranlık sokaklarında binlerce sefalet varken onları saklayarak anlatıyor size. hasetinden çatlattığınız düşmanlarınız filan oluyor birden bire. küçücük bir bira dükkanını bulmak için saatlerce yürütüyor mesela, buluduruyor da şerefsiz. serinleyesiniz diye de iki desperados ikram ediyor. ama yine de tekrar etmekte fayda var; ara sokaklarında kaybolamadığınız bir şehri sevemezsiniz. malatya'yı mesela, sevemezsiniz..

kiev için bencil olmak istemiyorum aslında, ne biliyorsam anlatmak istiyorum. ama bir şehri ikinci kere ziyaret etmenin ne demek olduğunu size anlatmaktansa neden kiev gibi bir şehri ziyaret etmediğinizi de sorgulamak zorunda kalıyorum. yani böyle kolay bir şehri, bu kadar sizi çağırırken başka bir şehirle aldatmanın tam olarak sebebini bilmek istiyorum. sadece kiev için değil bu elbet; diğer şehirler, diğer ülkeler için de bu böyle. alt tarafı saltanatımı yıkın istiyorum, çok bi' şey değil yani..
geçen sefer bi' italyan lokantasına gitmiştim, adı olivia. bu sefer mekanı yanımdakilere göstermekten çok, geçen gittiğimde bu kadar beğenmemin sebebini anlamak için gittim bu sefer. hoş bir dekor, güler yüzlü çalışanlar, geniş bir menü, vs.. içeri girdiğimde sanki içerideki herkesi tanıyormuş gibi davranma çabalarım bir bakıma geçen seferi hatırlamak içindi. alt katta yer bulma çabam, aynı masaya oturabilme isteğim filan. sonraları farkettim ki asıl olan ne yemekler ne de şarap. orada olmayı istedim.. geç gelen şeftalili pizzam bile bunu yok sayabiliyordu. birlikte gittiğim arkadaşlarıma yüzümü kara çıkarmadığını gördüğümde ise amacıma ulaşıyordum. payidar bir komutan edasıyla atıma atlamış savaş alanından uzaklaşırken, yine masaya hesaplar komik rakamlar şeklinde geliyordu..

sanatın sosyalliği konulu çalışmamız takdir edersiniz ki yine yine kiev'den. halkın arasında inmiş sanat, hem de baya bi'. ayaklar altına alınmış hatta. şaşkına çevirmekle kalmamış, etrafı da kirletmiş. o kadar doğal dursun istenmiş ki, hemen yanı başında açılmış o sanat galerisini farkedebilmek için italya'da 7-8 sene yaşamanız filan gerekmiş. kaçak da olur tabi..

şeyi farkettim. artık yanınızda fotoğraf makinesi taşıdığınız seyahatlerin sayısı, taşımadıklarınızdan az. cep telefonlarıyla normalinden daha güzel(!) fotoğraflar çekebiliyorsunuz. sonra bunları sosyal mecralarda paylaştığınızda aldığınız tepkiler, sizi bu işe daha bi' fazla sürüklüyor. fena şeyler değil elbet, hatta güzel şeyler bile. ama hiçbirisi dünyayı bir vizörden görmekten daha güzel değil..
"mevsimlerden yazdı ve tercüme-i halime ne söylesem azdı.."                                                                                                                                                                                      alper canıgüz / gizliajans

işte böyle solgun bir tenin tasvirinde size, soğuk rüzgarlar getirdim çok sıcak memleketlerden. kısa ama bir o kadar da sefil sarhoşluklar adına ant içtiğimizden olsa gerek, kiev'i bir kere daha yaşamak istedik. siz bilin, karşılığında da ben bi' şey almayayım diye. ruhu kokan, teni berrrak, sen için..


benden bu kadar efendim. bırakın hayatla uğraşmayı da kiev'e gidin.
emin olun bilmem kaçıncı kere olsa bile pişman olmazsınız. gidin, kiev'e gidin..






8 fikre tercüman olmuş:

SİHİRLİ OKLAVA dedi ki...

gitmeli o zaman ....

Kemal Kaya dedi ki...

Sen gibi 1 defa gitmiştim ve aklım orda kalmıştı, demek bir daha gitmeli.

Adsız dedi ki...

bu şehri bu kadar güzel yapan ne anlmış değilim arkadaş ya!

FKH dedi ki...

acayip savsaklamışım burayı ya. pisliğin teki oldum çıktım. her neyse, kemal abi sen bi daha git, cidden insan özlüyor kiev'i.
yani neyi nasıl yapacağını bildiğinde harikalar yaratıyor kiev. hem de baya güzel harikalar..
sanırım bu şehrin neden bu kadar güzel olduğunu da anlatmış oldum. tam da bu yorumun üzerine girmişim bloga. yazan görür inşallah cevabımı.
öyle işte, güzel şehir kiev. sevin..

Adsız dedi ki...

ne yani bütün hepsi bumu?

FKH dedi ki...

hobaa, yorum sahibi burdaymış meğersem. güzel oldu bu..
yani kiev elbette bu kadar değil sn. adsız. lakin şehrin güzelliği biraz da kişiyle alakalı sanırım.
insanların aşık olduğu paris'ten tiksiniyorum mesela! bunun gibi..

Adsız dedi ki...

halaa saçma geliyor kasma boşa bence. güzelse güzellere kalsın gidenlere yada

Marmaris Burda dedi ki...

hepsi bumu:)

Yorum Gönder

hani duşa girersin de su ısınana kadar geçen süre içinde yaşadığın üşüme vardır ya?

hahh işte o anlarda aklına takılan bir yorum olsun..