katilini arayan maktül


"tek bir oyun, sonra kalkıp gidersin. sen her zaman risk almayı seversin! ben inerken en dibe ağır ağır, sen ilk gördüğüm günden bile güzelsin.." I>

öyle fazla etkilemez insanları yapılan her parça. kimisi sadece müziği için dinlenir, kimisi sadece sözü için. kimisi de vardır ki..

işte burada başlar asıl mesele. öyle anlar yaşanmışlıkları vardır ki hayatta harici dışında kalanları bir köşeye bırakmış insanlarla doludur. hep bir acının tahayyülü varsa bu hayatta, her zamanda ince bir sızısı vardır. hiç yokmuş gibi davranan her insan katildir! bunu inkar edense maktül.. itiraf etmeye çalışan katildir! iltifat eden maktül.. geri dönen her insan katildir! geri dönüpte bulamadığı her insan maktül.. zora koşan katildir! başaramayan ise maktül..

sormak lazım şimdi yoldan çevrilen herhangi birine katil kim diye? cevap almaksızın, ima etmeksizin hemde..
cevap bulmak için filan da değil, sadece inkara meylimiz olmasın diye..


sürekli aynı kupayı kullanmak


bir takıntıdan öte sanırım bir alışkanlık. yok yok ileri düzeyde saplantı! nedense evde hep bir sürü bardak, bir sürü kupa olsa bile hep aynı kupayı kullanma isteği vardır bünyede. normalde başka bardak olsa günlerce duracak bulaşıkta eğer o kupa varsa hemen kollar sıvanır ve o kupa yıkanır. -tabi diğer bulaşığa el sürülmez- sanırım bu ona alışmış olmakla alakalı?!? alırken aslında yoktur bu. ya üzerindeki desenden ya da şeklinden alınmıştır ilk başta. daha sonraları bir alışmışlık olur bardakla aranızda. belki de duygusal bişeyler ne biliyim.. ta ki bulaşık yıkamayı sanat haline getirmiş ev arkadaşı o güzelim kupayı kırana kadar! kızmadım tabiki, hüzünlendim sadece..

edit: evet benimde kupa koleksiyonum var! gelmeyin üstüme..

erkekler üzerine ince tüyolar #2


kendilerini acayip bişi sanırlar. o "bişi" yerine ne getirirseniz artık..

sevgili de olsanız efendim, karı-koca da olsanız bu böyledir. erkek milleti dediğimiz ırk hiç olmadığı kadar kendine güvenen (ya da öyle göstermeye çalışan) bir devinim ürünüdür. her şeyin en iyisini kendileri bilirler(!) onlara kalsa  hep kendisidir en iyi sevişen(!) anam kuzum naptın sen yaa, nasıl oldu da bu hale geldin??? yaaa noldu ?

bakıldığında hiçbir eksikliği olmadığı göze çarpan bir erkeğin bile kendi içinde bir çelişkisi vardır. bunu gizlemeyi beceremediği takdirde (ki hiç beceremez) yenilmeye mahkumdur !?!

bu arada kazanan bir erkek gören oldu mu?

hav ay med yor madır'da olası gelenler kulübü


zamanım olmadığı için izleyememiştim üzerime gelmeyin! tamam itiraf ediyorum bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim.. oldu mu??

lanet olsun ki çok güzel ve bırakamıyorum! ne yapsam, ne etsem olmuyor! bütün gece sanırım rekorum 14 bölüm üst üste. 14 bölüm x 21 dk. = 294 dk / 60 dk = 4,9 saat.. inanılmaz değil merak etmeyin. uyuya kalmasaydım emin olun daha da giderdi bu denklem ve sonundaki sayı sanırım 6'dan daha büyük olurdu!

şimdi diceksiniz ki ne yani 5 tane elemanın new york'ta yaşadığı olaylar nasıl bu kadar güzel olabilir. ezel buna on basar! bassın hatta yetinmesin ondan sonrada bana bassın.. şahsen yine fikrim değişmezdi! hatta dur lan, değişmedi. (burda ezel'in bana bastığı anlamı çıkarılmasın, çıkaranı gebertirim) neyse olay dediğim gibi bu 5 elemanın yaşadığı çılgınlıklar, kendi aralarındaki $ukelalıklar filan değil. sadece o kadar kusursuz yapıyorlar ki bu işi bırakamıyorum. "acaba öbür bölümde ne olacak?" merakı da yok hem. hepsinde ilk kez yaşana bir zevk. sanırım şu ilk sevişme durumu gibibişi bu..

hepsini geçtim,

----- spoiler başladı -----
adamların/kadınların muhabbetleri, evlerinin altıdaki bar, düğün hediyesi olarak hediye edilen vibratör filan hakikaten kusursuz bir senaryo örneği.. (tamam kabul vibratör iyi bi fikir değildi)
----- spoiler bitti -----

kendimi bulmuyor değilim bu adamlarda.(buluyorum yani) gidip new york'un bilmem ne sokağında 3. katan bir ev tutmak, altındaki pub'da iş çıkışı hang out yapmak filan.. hakikaten dets ovsımmm men, dets ovsımmmm

öle işte söyliyim dedim.. neyse ben devam eder diziye. görüşürüz..

yemek yapmak üzerine sanatsal irdelemeler


bilenler bilir. güzel yemek yaparım..
ama ben bile bu kadarını görmemiştim!









buharın yazdığı bir kültür; hamam


geleneklerle bezeli bir simgenin aslında o kadar basit olmadığını, var olan bütün olgular gibi hamamında kendi içinde bir felsefesi olduğunu ifade eder. çağlardan beri süre gelen bu sağlam imge yığını kendini yok etmeden ama birazda olsun değiştirerek günümüze kadar gelmeyi başarmıştır.

sıcaklığın sembolüdür bir nevi hamam. buhara karşı verilen bir mücadeleden öte, ondan faydalanmak onu hissetmektir. yatılangöbek taşı bir büyüklük ifadesidir aslında. sırası vardır hep; büyük göbek taşına yatmadan küçük yatmaz. o kalkıp ferahlamadan, yaşça küçük olan yerinden kalkmaz. bunların hepsi bir dizi saygı sembolüdür. keselenmek ya da masaj hepsi birbirini takip eden kurallar bütünü... hamama ilk giren yıkanacağı kurnayı seçer. onunla birlikte giren ise ona icabet eder. bu yüzden büyük hamamdan içeri girmeden küçük girmez. büyük hiçbir zaman sabun ya da hamam tasını taşımaz. gelenek icabı büyük her daim sıranın önündedir. yıkanmaya başlamak için ilk önce terlemek gerekir. hamamın mantığında da bu vardır zaten; terlemek! kir terleyen vücudu terk ederken asıl olan her zaman akan suyla gitmesidir. bu yüzden kişi hamamda kaldığı süre boyunca buraya aittir. serinlemek için dahi olsa ilk terini sıcak su dökünerek atmadan dışarı çıkamaz. her ne kadar bünyeden bünyeye fark ederse de bu böyledir.

ilk yıkanan her zaman büyük olandır. çünkü o göbek taşına yatmak için sabırsızlanır. göstermek istediği asalet ve büyüklük kendini en fazla orada gösterir. sabun onun elinden alınır, üzerindeki köpük dökülmeden de asla geri verilmez. hep o bakar suyun sıcaklığına. onun kurnasına soğuk su girmez. hamamın mantığına terstir soğuk su! kesede ve lifte o her zaman sırasını ilk savar. beklemez sizin bitirmenizi çıkar hamam avlusuna yakar nargilesini.. onun havlusunu tellak sarar. sırtına şöyle hafiften bir vurur ki hamamdan çıktığı belli olsun. geçer sedirine uzanır ve dinlenir ne kadar isterse...

hep göz ucuyla süzmeler vardır bütün bunlar olurken. büyük hep yanında getirdiği küçük olanı ince ince süzer. hatasını yüzüne vurmaz. öğrenene kadar yaptırır sadece. defalarca kese yaptırdığı görülmüştür hatta.. içindeki saf hali dışarı çıkarana kadar bu böyle devam eder. en son peştemal alır nasibini ondan. kültürüne saygısından buruşturulup konur kalkılan sedire. ki kullanmasın ondan sonra gelen başka biri...

eskiler o kadar ağır ki; üflesem uçacak


şu yukarıdaki fotoğrafı seneler önce bilgisayarda yazmıştım. üzerinden çok uzun süre geçmiş, eskileri karıştırırken buldum! hangi ruh haliyle yazmıştım ya da ne ifade ettiği aslında biraz trajikomik. hatırlanmak istenmeyen anlardan biri hatta.. salla gitsinlerden sanırım!

insan ömrü çok kısa efendim. şimdi cümleye böyle başladım diye tutup felsefi konuşmalar filan yapıcak değilim merak olunmaya.sanırım son bir kaç aydır böyle geliyor bu durum bana. gittikçe kısalıyormuş gibi insan ömrü.. tad alınmayan ama sadece karın doyurmak için yenen bir yemek gibi. yavan..

neyse efendim çok tutmayayım sizi... yapacak işiniz vardır. biraz bencil bir yazı oldu kusuruma bakmayın.. bu arada neden böyle renkli yazdım bilmiyorum. yeni doğmuş çocuk sevinci sanırım benimki; hayata ağlayarak başlayan!

ha unutmadan bugün benim doğum günüm...
tarihe not: 15.01.2010

vedat milor değilim ama benimde damak tadım var


evet böyle bir lezzetle geldim karşınıza bu sefer efendim. nasıl geldim, kim getirdi bilmiyorum.. daha doğrusu hatırlamıyorum! şarhoş filan değildim, en azından alkolden öyle değildim. ama lezzetten emin olun bilmiyorum. sanırım ilk sarhoşluk deneyimim bu şekilde olacaktı. iyi ki de böyle olmuş..

şahsen adını söyleyemiyorum; çünkü çok zordu söylemesi. bir o kadar da akılda tutması. ama lezzetini anlatmak için sanırım bir roman yazabilirim..

efendim lezzetin ana maddesi portakal. hem karamelize edilmiş hemde kızartılmış halde. kurutulmuşta var üzerinde iki dilim.. tabana yayılmış sıvımsı o lezzet ise tabiki yine portakal. rengarenk görünen o küçük kare şeylerse yine meyve parçaları! lezzetini ise anlatamıcam şahsen, yani aslını isterseniz anlatamıyorum! yukarıda bi de roman yazarım demiştim. valla bu kadar bile nasıl yazdım şaşıyorum :/

öyle işte, bir güzel yedim ahan da bunu. pek güzelde yedim.. bal şeker olsun midecazıma..

referans niteliğinde edit: fotoğraf bir fatih metin demirkol başyapıtıdır! arz ederim...


erkekler üzerine ince tüyolar #1


fazla kalmıcam bu sefer. ne dicem; bayanlar bazı durumlar için kendilerini daha mutluluğa hasret, daha şefkate ihtiyacı olurmuş gibi hisseder ya? hahh işte bu zamanlar da erkekler aslında onları en çok sevdiği, ona en çok değer verdiği zamanlardır..

bunu nerden mi çıkarıyorum?

hemen söyliyim efendim; erkek denen eşref-i mahlukat, aslında var olmayan her olgu için kendisine bir mutluluk yaratır. tamam belki bu bir istisnadır ama yapar bunu! işte o mutlulukta; eğer varsa bir sevdiği o'dur..!

iş bu ahvalden mütevellit insan her zaman kadına muhtaçtır. isterse de, istemese de!

kırmızı edit: oje kokusuna bir zaafım var!

sofrada yaşanan bayat ekmek sorunsalı




o ekmeği kimin yiyeceği üzerinedir genelde. kime nasip olacağı küçük hesapların sonrasında ortaya çıkar..

aile içinde pek olmaz aslında. olsa da genelde anne, az da olsa baba "verin ben yerim" der ve sorun giderilir.
ancak olay öğrenci evinde geçiyorsa tamamen strateji işidir o ekmeği yememek.
halbu ki dünden kalmıştır. taze değildir ama o yenmeyecek kadar da taşa dönmemiştir.
o ekmek yetmeyeceğinden kelli, bir tane de fırından yeni çıkmış taze ekmek alınmıştır eve.
yemek ne olursa olsun taze ekmekle yemek ister her bünye, bunun içinde elinden ne geliyorsa yapacaktır. yaparda!

ya sofraya geç oturur bizim ki, ya da "ben ekmek yemicem" şekilden repliklerin kahramanı olur. yer sonra da şerefsiz!
başka bir taktikte sofrayı hazırlarken bayat ekmeği onun önune koymak. bu da iyi bir takdiktir. masa hazırlanırken ekmeği kendi eliyle böler ama nedense küçük parçayı hep kendi alır. tek lokmada da bitirir. taze olana geçer hemen!
ha bir de; "o dursun yaa yarın yeriz" cümlesi vardır ki, külliyen yalandır, hilaftır!
amaç aslında topu karşısındakine atmak, belki yer de yarına kalmaz şekilden tahayyüllere mahal vermektir.
kısacası zordur efendim o ekmeği birine kakalamak.
ciddi efor, antrenman ister! kasmak gerektirir, ha biraz da yüzsüzlük tabi..

ikisıfırbirsıfır


şimdi ne söylemek lazım tam olarak bilmiyorum.. çoğu insan az sonra içeceği ilaç için yarım doldurduğu önünde duran su bardağa bakar saat 00:01 iken, kimi gözlerini kapalı ellerini kaldırmış bir halde kendinden geçer. ikisi içinde yıl aynıdır aslında ikibinon...

pek fazla güldürmeyen yıl değildir aslında, yoktur lan onun kabahati.. kader de değildir aslında, suçsuzdur o da. insanın kendidir aslında bahtını berbat eden. kırılası eli, kopası dilidir.. hep yenildiği nefsidir belki de!

şimdi gelecek noel babayı bekleyen bir sürü çocuk var ya? haah işte onlardır asıl kahraman. şu içine ettiğimiz dünya da bize hiç kızmayan, bir gün olsun darılmayan çocuklardır. yarınına bakmayı bile bilmediği şuan ki hayatına neler yaptık kim bilir, nelerin hakkından geldik. yazık!

iç karartan bir yazı oldu sanki bu. olsun varsın..
ben sadece görmek istemediğimiz bir gerçeği söyledim, gerisi sadece huzur!

sanırım şu anın en güzel parçası; "gamzedeyim deva bulmam, garibim bir yuva bulmam.."

ben içimden söylüyorum şuan ve o kadar mutluyum ki...

mecburi edit: mutlu yıllarınız olsun efendim.

sessiz bir savaş başladı! kazanan yine kadın..


sadece kısa giydiği için başlamıştı bu sefer,
o en beğendiği eteği giydi diye çıktıkları yemekte.
kadın hiç olmadığı kadar sakınmadı lafını,
ama yine de çıkardı eteği tek seferde.


tertemiz edit; kadının kaybettiği her savaş aslında kazandığı yeni bir zaferdir!


sebeb-i telif: vol 13


>>> artık zamanı gelmişti her zaman ki gibi bir sebeb-i telif'in. geldi de geçiyordu bile. fazla ara vermeden bir kaç dokundurma yapmak lazımdı bazı dertlere. tuz basmak lazımdı.. ahanda onu yapıyorum efendim. az sonra okuyacaklarınız fazlasıyla öznel kokacaktır. bundan mütevellit merak-ı iştirakınızı şahsıma savuracağınız küfürlerle gösterebilirsiniz. laf edersem kıçımda sivilce çıksın..

>>> renklere takılmamın sebebini açıklıyım hemen. genelde tekdüze bir hayat sürmem ama normalde bir kaç sıradanlığım vardır herkes gibi. iş bunların başında gelir. şu dönem bununda içinde olduğu hareketli dakikalar yaşadım. yaşattım belki de kendicazıma.. ondan seçtim bu fotoğrafı. renkli olsun, bizden olsun diye.. neredeyse bütün ana renkler var. beğendiğinizi alın, bendensiniz bu sefer.!

>>> evi değiştirdiğimi söylemiştim bundan bir önceki sebeb- telifte. şükürler çok olsun inanılmaz memnunum. yani eskisine nazaran boğazdan yalı almış gibiyim hatta. şu yeni hayatımıza giren residance /rezidıns diyolar/ mantığı gerçekten farklı bir yaşam tarzı. eve girişte sizi karşılayan hostesler. tertemiz basamaklar, sessiz sakin komşular /zaman zaman tabi/ hepsi güzel. evin konforu filan detsss ovsımmm ayarında. alışmadığım bütün lükslerim var şahsen.. hava mı atıyorum acaba? yok lan gerçek işte.. bildiğin saray yavrusu..

>>> ev demişken apartmanda oturan bekar hostese olan hayranlığımı atlamamak lazım. kendileri hadd-ı zatında bir asalet imgesi. hafif topuklu ayakkabılarının üstünde taşıdığı beden-i şahaneleri bir için votır! asansöre bıraktığı o parfüm kokusu desen cinayet işletir.. kendisine olan hayranlığımı ahan da buradan okuyabilenzi. ağızların da suyu akanzi..

>>> evet yine kafama esti. yaptım yine yapacağımı.. gidiyorum yine sırt çantamı alıp../inşallahları duyar gibiyim/ bu seferki durak ispanya efendim. tamı tamına 7 gün. hayat felsefesinde gitmedik yer bırakmayacağına and içmiş birisinin yazılarına okuduğunuzdan olsa gerek; buna da inanın bence. aldım biletimi.. bunu da yapıcam anlıcanız bir sorun olmaz ise. olmasın diye de elimden geleni yapıcam ayrıca.. amaç biraz aşk, biraz hayat felsefesi diyelim. "aşk" dediysek tabiki arma-forma aşkı. renklere olan aşktan başka bişey değil kısaca. dedik maden iapanya'da oynayacak takım, bizde orada iken yalnız bırakmak olmaz.. bunu da yapar bu beden dedik.. yapıcaz inşallah.. bu sefer üçlüyü atletico madrid'in stadını inletirken dinlicek televizyon başındakiler. şimdiden mübarek olur gazamız inşallah..

>>> anlatıcak çok şey varmış yazdıkça geliyo aklıma.. yahu benim master bitti malum. ee şimdi bunun bir de askeri master'ı dediğimiz vatan borcu kisvesi altına gizlenmiş kısmı var. yapıcaz bizde tabi.. kaçtık kaçacağımız kadar. yumurta geldi bilmem nerelerime.. o yüzden kafamda belirlediğim tarihte /söylemem ama/ yol göründü bu kişiye. içim rahat.. geride kalan sadece anne-baba! onlarda alıştı zaten bu delinin başını alıp gitmesine.. yeter gayri durduğumuz..

>>> annemi yaptığı o lahana turşusunu için buradan bir kez daha kutlamak isterim. şahsen bir insanoğlu bir lahana sebzesini bu kadar lezzetli hale getiriyorsa ben bu işte bir kusursuzluk kokusu alırım.!!! ben böyle bir lezzet görmedim hacı. nasıl bir kıvamdır nasıl bir demagojidir lahananın kendi içinde anlamış değilim vallahi. lahanaya sorsan kendinden utanır vallahi. yapar bunu.. hayır sordum ondan biliyorum.

>>> hacım şu twitter olayı baya güzel bişey. şimdi; "feybukun olmayan biri olarak konuştuğum için böyle olabilir" deyin bir kaç kişi var aramızda ama değil bro değil. olsa söylerim valla değil..

>>> hayatında bot giymeye alışmamış, yağmurda hep ıslanmış ayakla eve gelen biri olarak küçük bir itirafta bulunmayı yanlış görmüyorum. bot iyidir, bot candır!  evet anladığınız üzere artık ara sırada olsa bot giyiyorum. artık ayaklarım kuru, keyfim yerinde. annemi duyar gibiyim şimdi.

- oğlum hiç bakmıyosun kendine! hasta olursun allah korusun..

>>> anlattıklarım böyle gittikçe kısalıyor ya, işte buna bayılıyorum lan :) valla güzel oluyo böyle uzun uzun başlayıp yavaştan kısaltmak. tek tükte olsa arada giydirmeler filan. iyi iyi..

bitiriyim artık buraya kadar gelmişken. yeni yıla da az kaldı.. unutmadan o günde bir yazım var. hemde güzel bir süprizle birlikte. küçük ama hakikaten güzel bir süpriz. küçük bir ipucu vermeden edemeyip fotoğraf aslında diyim ben siz başka bişey anlamayın...
neyse öyle işte anlattım birikenleri. aslında daha fazla ama onlar süzgeçten geçenler. bunlarda kalanlar. önemli olanlar. gerisini salla gitsin.. hayat malum detayları pek önemsemiyor. en azından benim için öyle..
kısa bir süre sonra görüşmek üzere..

sütyen kullanmayan memeli hayvan ankara stüdyolarımızdan bildirdi...

iyi seyirler..

insan kaynaklarından aylin hanım ile görüşmek


kendisinin bir de saçma sapan tavırları vardır. "siz geçin görüşme odasına geliyor kendisi" gibilerinden! zannedersin reys-i cumhur gelecek.. gelir 15-20 dakika sonra topuklu ayakkabısı ve elinde bir ajanda ve dosyayla. oturmadan sorar; "bişey içer misiniz?" ulan sanki "evet içerim, şalgam ver" desem verecek. yahu iş görüşmesine gelmiş, kaderi senin elinde olan bir insan senden içecek bişey ister mi hiç? mantıklı düşün azıcık..!
başlar konuşmaya.. ilk sorusu hep; "neden biz?" olurdur.. nasıl bir soru bu hacım ya. ulan bin tane vardı da ben seni seçmedim ki. ben başvurdum işsiz olduğum için sen aralarından beni seçtin. asıl sen söyle neden ben?.. ama işte sorulmaz, el kol bağlı tabi..
sorulan sorular, tecrübeler filan hepsi bittikten sonra yavşak bi gülümseme ile sorar;
- benim soracaklarım bu kadar, var mı sizin soracağınız bişey? 
yoktur tabiki.. kaderiniz o ajandanın içindeki kariyer netten alınmış çıktının içindedir. ve işin kötü yani olay bu ablamızda biter..

foto için edit:  yazık lan çocuklara..

yeni yıkanan kotun uzun süre kurumaması

bence yüzyılın sorunlarından biri bu. günler önce yıkanmış, itinayla kurutma askısına asılmış kot pantolon nedense kurumaz. camlar açılır, sobanın yanına konur ama nafile.. genellikle bel kısmında ve cep bölgelerinde olur bu.. içindeki kumaş parçası genellikle ıslaktır ve giyince tene değdiğinden üşüntü gelir bünyeye..
yattığım yerden yetkililere sesleniyorum; bi el atın şu işe..

dıt dıt edit: şimdi baktım haala kurumamış. oha lan!

ineceği durağı bilmemenin verdiği tedirginlik


ilk defa gidilen şehirde yaşanır genelde.. binilen otobüste, dolmuşta hep vardır bu tedirginlik. metroda, tranvayda pek yoktur ama yinede içten içe kendini belli eder. yanına gideceğiniz kişi size "park durağında in, ben ordan alırım seni" şekline bir koordinat verir. sizde bindiğinizde ya şoföre ya da muavine söylersiniz "park durağında inicem ben, geldiğimizde haber verir misiniz" diye..

buraya kadar her şey normal seyrinde ilerler fakat durulan her durakta, geçilen her parkta bu huzursuzluk baş gösterir. artık dayanılmaz seviyeler ulaşır, saatlerdir tuttuşuğunuz çiş gibi.. muvane yahut şöföre sorulur; “ben park durağında inecektim ama, geçmedik di mi?”

isteyerek olmamıştır bu mecbursunuzdur, kısacası o muşmula suratlı adamların yüzüne pek hevesli değilsinizdir. zaten cevapta pek gecikmeden gelir; “ya tamam aklımızda, indircez biz seni. daha çok var..”

“daha çok var!”

var varda ne kadar çok? senin çok anlayışımla benim ki bir mi?

yolculuk devam eder.. yine duraklar geçilir, yine parka benzeyen garip yerler.. işin kötü yanı inen yolcular olmasına rağmen binenlerin yüzünden arkaya doğru ilerleme, şöför ve muavinin o şevkatli(!) kanatlarından ayrılma durumu olur. gittikçe arkaya doğru ilerleme, sizdeki bu huzursuzluğun artmasına ve “ya beni unutursalar” tedirginliğinin eklenmesiyle tavan yapar..

sonunda imdadınıza yolculardan biri yetişir;

- siz park durağında mı inecektiniz?
+ evet
- burası park durağı..

metal insanların sene-i devriyesi


bizim imamlardan biri bu yurtdışı tayinlerinin ilk başladığı dönemde almanya'ya gönderilmiş. tabi amaç din olsa da işin ucunda da birazcıkta para var.. neyse alışma devrelere derken bizim imam bir gün camiye gitmek için binmiş otobüsün birine. binerken de bileti olmadığından mütevellit şoföre uzatmış parasını. şoför bizim hafif kirli sakallı, kumaş pantolonlu imamı görmüş tabi, hafif bir gülümsemeyle uzatmış paranın üzerini..

neyse bizim imam hiç bakmadan koymuş cebime geçmiş arkaya doğru oturmuş bir yere.. şeytan bu ya birden bakma gereği duymuş paraya. çıkarmış cebinden paraları saymış! bakmış ki 1 mark fazla. ulan demiş acaba yanlış mı saydı? tekrar saymış hakikaten de bir mark fazla.. bizim şeytan dürtmeye devam etmiş bizim hocayı. hoca içinden; "amann götürmesem nolur sanki" deyip koymuş cebine parayı.. iman bu olsa gerek ya birden kalkmış yerinden şoföre doğru seyretmiş. gidip uzatmış bir markı, fazla verdin demiş. şoför o gülümsemeyi tekrar takınıp suratına; sen müslümansın di mi? demiş. hocam hain bir gurura meyl etmiş bir halde; "evet öyleyim" demiş. şoför patlatmış peşinden lafını; "ben sana bilerek verdim o bir markı, acaba geri getirecek misin diye merak ettim. siz müslümanlar çok dürüst insanlarmışsınız, hakkınız olmayanı almazmısşınız. acaba gerçekten öyle misiniz diye yaptım. müslümanlık bu olsa gerek diye düşündüm" demiş..

hoca durağa gelip o iki üç basamaktan inerken içinden; " ulan görüyor musun az kalsın satıyorduk dinimizi bir marka"..

nereye bağlıcam; şimdi bizde mi satalım bu toprağı 1 kuruşa, üç beş çapulcunun masasına meze mi yapalım?? hakikaten olmayacak duaya amin diyorlar, bilmiyorlar mı acaba ateşim ilk önce alevi çıkar sonra dumanı.. sıvamayın lan paçaları! zira sıvayacak bacak kalmayıncaya kadar budarlar dallarınızı!.

resmi edit: hayatta yapmıcam şeyi yaptırdınız lan bana! sokarım sizin yapcanız siyasete..


kırmızının asıl hikayesi


kırmızının tonları konusunda çeşitli araştırmalar yapılıyor bilimadamaları tarafından. hangisinin daha canlı hangisinin asıl kırmızı olduğuna dair..

şimdi bunların hepsini bir kenara bırakıp asıl olanın insan olduğu hiç ama hiç el değmemiş bir asilliğin metabolizmasına beraber bakalım. efendim, malumunuz heraklitostan beri insanoğlu savaşır. kimi kazanmak için savaşır, kimi mecbur olduğundan dem vurur. ama eninde sonunda dökülen kandır! rengi ise malum.. mantığını aradığım için değil sadece merakımdan ötürü yazıyorum bunları.  bakıldığında hiç bir vakit kan dökülmeden elde edilmemiş üzerine bastığımız toprak, aslında hep kazanan da o olmuş. biten savaşın sonunda  o içmiş hep akan kanı, o çekmiş içine... şimdi bir kez daha düşünmek lazım zannımca nerede bunun kazananı?? hangisi galip bu savaşta??


tekrar geri dönelim asıl kırmızının hadd-ı zatına. bakalım hangisinin asıl kırmızı, hangisi gerçek kanın testlerde çıkan sonucu...

zamanın behrine adamın biri camiden içeri girmiş. geçmesine az bir süre kalmış namazını kılmak için geçmiş caminin bir köşesine almış tekbiri.. namaz vakit olmadığından camii boş, kimsecikler yok. adam tekribi aldıktan sonra kılmış akşam namazının farzını kısacık bir sürede. toplasan üç rekat, işide acele neredeyse bir dakika bile sürmemiş namaz. adam selamını vermiş kalkmış giderken yanı başında kur'an okuyan yaşlı amca seslenmiş bizimkine;

- sen ne yaptın az önce?
+ namaz kıldım amca, allah kabul ederse..
- cahil cahil konuşma! öyle namaz mı olur yatıp kalktın alelacele.. kıllınmaz öyle namaz otur adam gibi tekrar kıl!..

bizimki artık yaşlı adama saygısında mıdır nedir bilinmez tekrar dönmüş kıbleye almış tekbiri, durmuş namaza.. bu sefer sakin, yavaş bir halde kılmış namazını. ilk kıldığının neredeyse üç katı sürede..

vermiş selamı, etmiş duayı kalkıp giderken bizim yaşlı amca sormuş tekrardan;

- allah kabul etsin delikanlı.. söyle bakalım hangisinden daha çok zevk aldın kıldığın namazların, ilkinden mi yoksa ikincisinden mi?

bizimki kendinden emin tok bir sesle; "tabiki ilkinden" demiş..

yaşlı amca kızgın bir sesle, hafiften de bağırarak; "dalga mı geçersin bire deyyus! öyle hızlı namaz mı olur. birde ısrar edersin yanlışında!" demiş..

bizimki kendinden daha da emin sakin bir ses tonuyla; "ey amcacım, ilk kıldığım namazı allah rızası için kıldım, ikincisini ise senin için. işte bu yüzden daha güzeldi.." demiş..

asıl kırmızının hangisi olduğuna gelince; eğer varsa içinde rengini verdiği kandan bir damla bile, asıl kırmızı o değildir.! gerisini inanın ki bilmem...

hayata dair iç burkan detaylar *


artık ülkenin içinde bulunduğu durumdan mıdır, yoksa türk insanının alçak gönüllüğünden midir bilmiyorum otobüste rastladığım bir telefon konuşması...

bazı zamanlar siz aslında karşı taraftakinin ne dediğini duymazsınız da, duyduğunuz insanın verdiği cevaplardan karşıdakinin ne sorduğunu az çok çıkarırsınız ya işte öyle bir hikaye. artık iç mi burkar, yoksa bunu okuyan bir kaç cebi dolgunun ya da oturduğu koltukta bir imza atmak için sizi köpek yerine koyan makam sahibinin yutkunamamasına mı sebep olur bilmem. hepsinin sütüne vicdanına..

sonbahar yağmurunun aniliği, havaya güvenip üzerine bişey almamanın acizliği. hepsini üstünde toplayan bir şehr-i sitanbul akşamı.
otobüs hiç olmadığı kadar sakin, hatta boş denecek kadar az kişi var. işin garibi saat geçte değil, millet işten çıkalı toplasan 2 saat olmuş. nerede bu insanlar der gibi bakıyorum etrafa... sonra duraktan sırılsıklam olmuş hırkasıyla bir adam bindi. akbil basmadı, belki de basamadı.. geçti cam kenarındaki koltuğa oturdu. otururken de hafif bi tebessümle küçük bi selam. otobüsün boş olmasından mıdır dedim ama adam tıka basa dolu olsa bile verirdi o selamı zannımca..

parasını verdi muavine, üzerini aldı. bakmadan cebine koydu. içimden dedim; "ulan adamdaki güvene bak, belki eksik verdi!.."
sonra koluyla buğulanmış camı sildi. ezberlediği yolu bir kere daha görebilmek için. bakadurdu yorgun bir halde yarenine.. birden elini cebine attı, telefonunu aldı. ama sanki bir şey söylemeyi unutmuş ta geç kalmadan araması lazımmış gibi aceleyle. aradı..

karşısındaki sanki onun arayacağını tahmin etmemiş gibi açtı. adam şöyle söyledi alodan hemen sonra; "benim hilmi abi tanımadın mı?"
başladılar hoşbeşe. kimseciklerin olmamasından bütün muhabbet inliyodu otobüste. o kadar yalın ve saf bir konuşmaydı ki; telefondakini duymasam bile ne sorduğunu, ne söylediğini çok rahat çıkarabiliyordum. hal hatırdan sonra karşı taraftan can alıcı soru geldi. "başladın mı çalışmaya?"

- evet hilmi abi. başladım çok şükür..

kısa, öz ve şükreden cinsten! karşıdaki devam etti soruya; "nerde, fabrika işi mi?"

- öyle hilmi abi fabrika işi, tekirdağ'da.

kaldım! dedim oturduğum yer tekirdağa 85 km. adamın bindiği yer ise oraya en az 110 km. içimden nasıl olur filan derken karşı taraf hikayenin asıl kahramanını sordu. "ee maaş nasıl peki?"

- çok şükür hilmi abi. idare ediyor. 780 maaş, sigorta, yemekte fabrikada. hanım bırakmıştı işi biliyosun. o bırakmasa iyi olacaktı ama hayırlısı. evi değiştirdim bende. - halbu ki değiştirmek istediği konu- biraz yakına geldim iş için. -yakın dediği 110km- kirası da iyi 500 milyon. iyi ısınıyo allah'tan. diğer evde biliyosun çocuğun halini..

ben halen aklımdan o basit matematik problemini çözmeye çalışıyorum. 780-500= ...
ulan diyorum içimden nasıl yani! alınan para, kalınan ev, yenilen yemek, yakılan soba, bakılan çocuk! hangisi bu filmde başrol oyuncusu?? hangisi asıl kahraman, iyi mi bitecek bu filmin sonu??

bilmiyorum nasıl bitiyor, ya da bitecek mi. tek bildiğim camın buğusunu sildiği hırkasının ıslaklığı, camınkinden kat kat fazla olduğu.. ve ne yazık ki aldığı para üstü yarın sabah bineceği dolmuşun parasının yarısı..


başlık sözlük jagonudur, itibar eyleye..

böyle buyurdu ev ahalisi vol: 2


şimdi okuyacakalarınız son iki (belki üçtür) doğum gününü birlikte kutlayan 3 kişinin arasında geçen bir pasta kesme merasimi sırasında geçmektedir.. ve işin garibi tamamen gerçektir..!

+ : kendi halinde, src belgeli bir nagget manyağı..
-  : dünyaları versen de doğum gününde mutlu olmayan/olayaman bir bankacı..
/  :  ailesinden habersiz çeşitli haltlar karıştıran bir ne iş olsa yaparımcı...


-  bir daha ki doğum gününü swiss otel'İn yatında yapıcam! buna inanıyorum..
+ ethem'in dolmuş bugün gelirken yine kaymış! zaten hergün kayıyor!
/  sanıyorlar diz çöker aşk önümüze, önümüze..
+ kanka dolaptan şeker versene. şekerlik yok ama haa, şeker ver sadece..
/  şu küçük absolute de açsak mı acaba.?
+ hımmm muhteşem bir fikir..
-  pastayı kaça aldınız??


taa içten gelen edit: doğum günün kutlu olsun bankacııııı..!

fotoğrafta uyuyan küçücük bebeğe gelince; ben bunu istiyorum işte..

son tahvilden uyarılar

aslında böyle fikirlerle gelmem pek. nedendir bilmiyorum artık bazı şeylerin tedavülden kalkma vakti geldi. insanlar da dahil buna.. bir engizisyon mahkemesi eksik hatta, şöyle en keskininden giyotinler filan..

hayır anlamadığım nokta ne istiyorlar?? ben ki hayatım boyunca hep alttan alan taraf oldum. haa gocundum mu? vallahi de billahi de hayır! sadece merakımdan soruyorum, neden? ulan ne istediniz de yapmadık, ne söylediniz de hayır dedik? biri cevap versin kuzu kesicem lan, ahdım olsun kuzu kesicem..!

haa bunun için koydum bu fotoğrafı da! süzmem lazım artık hayatımı, tortusu kalmalı ki suyuna pilav yapıyım.. işin şakası, hakikaten zamanı geldi bazı şeylerin. artık buna terk-i diyar mı dersiniz, aslına rücu mu bilemem. ben söyliyim de benden çıksın, sonradan dememişti demeyin..

yerel saat; 04:16

alttan ikinci çekmece


bu bir istatistik midir yoksa bir tesadüf mü bilmiyorum, her ne ararsak arayalım hep alttan ikinci çekmecededir. çorabından tutunda, bitmiş zımba telime kadar her şey. son zamanlarda daha da dikkat eder oldum bu konuya. bildiğin meraktan sormaya başladım. çoğunda -ki bu oran %80 civarında- hep aynı cevabı verdi; alttan ikinci çekmece..

sonra kendimde aradım kusuru. ulan dedim ben mi hep o çekmecede olan şeyleri soruyorum, ondan mı hep o çekmeceyi söylüyolar diye; hayır abi bildiğin tam tersi. her ne sorsam hep o çekmecede..

korkmaya başladım yeminle, rüyama filan girer oldu...

tesadüfi edit: şimdi bişey almaya gidicem o da alttan ikinci çekmecede..

hatırlamaktan daha ziyade unutamamak


hasretinden ölüyorum bu aralar.
kaşınıyorum yani. bile bile ladese, kemik elimde koşuyorum.!

ugg botlar üzerine didaktik dakikalar

şimdi efendim şu yandaki akkkabılar sadece cameron diaz giydi diye ünlü olduysa lafım yok. hakikaten bişey demicem, hatta bitiricem bu yazıyı burda. kapatıp gidicem..

amaaa;  "yok valla bilmiyodum ilk onun giydiğini. ben bizim çisilsu'da gördüm ilk, cadde'de buluştuğumuz gün ayağındaydı.." diyosanız yazıklar olsun size!..

şöyle bir durum var ki artık yavaş yavaş bir fenomen olma yolunda bu botlar. hatta efsaneleri bile anlatılır oldu. haa şimdi bunları anlatıyorum diye karşı olduğum filan düşünülmesin. hatta güzel bile buluyorum bazı zamanlar. yakışana tabi...

faaakat gööözeller bu hakikaten bir beceri işi. herkesin beceremeyeceği hem de. yahu ben şimdi tutup olmadık bir günde beyaz keten bömleğimin altına dedemin çizgili pijamalarını giysem olur mu? olur aslında da, olmaz. oldurulmaz yani.. kocasını eve gelen muslukcuyla aldatan menapoz teyzeler yapar bunu anca, onlarda eline yüzüne bulaştırır..

bazısına fena yakışıyor şimdi allah var. ne biliyim, alta siyah tayt -ki bunun desenlilerini gördüm geçen milano'da acayip güzel- üste de şöyle geniş yakalı bolero tarzı döklümü bir kazak. altına da saygı değer ugg [ag diye okunuyormuş] botlarımız.. şimdi bunu naparsın???


neyse konuya dönelim. birde bunların erkekler için olanları var ki pek revaçta değil. haa olsa satar mı? abercrombie t-shirt gibi hemde. (peynir ekmekten farkı kalmadı ondan örnek verdim. sosyal bir mesaj kaygısı güttüm yani) yakında bunları da görürüz. belki de vardır da ben dikkat etmemişimdir. inşallah olmaz! temennim bu yönde lakin olursa da ayamızın altında yeri var..

valla yapmıcam şeyleri yaptırdınız bana. cadde modasından söz açtırdınız. hayır gitmişliğim, oturup söyle bol kepçeden föndü yemişliğim, sonrada tutup 78 tl hesap ödemişliğim olsa anlıcam ama o da yok..!

öyle işte göözeller; siz siz olun kendinize yakışanı giyin. bir düşünürümüzün de dediği gibi; "güzellik, insanın kendine yakışanı giymesidir.!"

sizde bu felsefeye göre hareket edin. malum kollar patlıcan.. 

kızın poposuna bakmak için ona yol vermek


her erkeğin hayatında bir kez olsun yaptığıdır. din kardeşiyiz şimdi..

meraktandır aslında biraz. kızı merak eder erkek. yüzünü, saçını, boyunu, endamını, poposunu bide.
erkek dediğimiz canlı bunları görmek için elinden ne gelirse yapar efendim. binbir türlü çare üretir, hatta kendini tüketir bu uğurda.

hanım kızımız dar paça kotunun altına da son günlerin modası ugg botunu çekmiş, kollar patlıcan vaziyette salınıvermektedir. er kişi ise bunun farkınedalığının zirvesinde, aklında dolaşan 40000 bin tilkiden en abazanını seçmiş ve kendisine bir açık aramaktadır.

bu açık her zaman gökte değildir tabiki. yerdedir efendim, ayaklarının altındadır hemide.
kızımınız arkasından geldiğinden haberdar vaziyette vites küçültmekte ve motor freni yapmaktadır. amaç bellidir; yol vermek!

hanım kızımız belki bunun farkında belki değil, fönlü saçlarının korteji eşliğinde, önünde uygun adım yerinde sayan er kişimizin yanından geçiverir.

er kişi ise numaradan çalarmış gibi yaptığı ve kulağına götürdüğü cep telefonunu kötü emellerine alet edip hatun kişimizin kaba tabirle kıçına bakar. evet yapar bunu, hem de hiç utanmadan.

şimdi tekrar düşünün ey ahali! hangimiz yapmadık bunu?

arayışlar komedyasında ilk perde


her insan yoğun zamanlar geçirir. bazı zamanlar o kadar sosyalleşir ki aklı almaz. gece gezmeleri, barlar, arkadaşlarla buluşmalar falan. hepsi ard arda gelir birde, cepte 5 kuruş kalmayıncaya kadar da devam eder ne yazık ki.

normalde olması gerekende budur aslında. ama nedense bu zaman böyle olmaz. çalıştığınız işten, aldığınız paraya; o gün giyeceğinmiz gömleyin kirli olmasına ya da evinizin istanbul'a değil de bulgaristan sınırına daha yakın olmasına  kadar hepsi etkiler bunu. iyi de eder aslında. iyi eder diyorum çünkü birde tam tersi var bunun...

işte tam tersi; sosyal hayatınız yoktur!

evet bildiğiniz yoktur. aslında kendinize ayırdığınız, sizi siz yapan bir zaman yoktur. özlediğiniz, keşke olsa da konuşsam biraz, dinlesem daha çok dediğiniz biri, yoktur! işte tam bu haddedeyim şu sıralar. kişiliksiz takılıyorum aynaya bakınca. aslında buraya daha başka hakaret arasım ama en uygunu buydu emin olun.

özet: kendimi arıyorum..! bilen var yerimi?  tutsun elimden artık..!

sebeb-i telif: vol 12



inat ediyorum hayata, yüzüme suyu her çarpışımda;
öyle vakitlerde kalkıyorum ki uykudan, uyanamıyorum!
her ney sesinde arıyorum seni, her tambur sesinde;
bu son dizeye yazacak kelime bulamadığıma, inanamıyorum!




şimdi biraz yalan söylemek lazım, aklımın ucundan geçirdiklerimden hemde. onları söylemem lazım ki kalmasın içimde! haa yalan dediysem de inanmayın siz. doğrunun dik alası, alamet-i farikası belki de..

başımın ağrısından fezaya çıkıyorum şu sıralar, zira bedenim ağır geliyor içimdeki bene. öyle hazlar yaşıyorum ki şu sıralar, kendimi gönderiyorum hiç doğmamış bir kavme..

bir dostum söyledi geçenlerde; "eskisi gibi yazamıyorsun!"
içimden gelen cevabı söylemeye ramak kala sustum; "eskisi gibi yaşatmıyorsun!"


anlayamadığım edit;  ilk defa fotoğraf koymadan bir yazı yazıyorum..!

hemen gelen edit; bir de yazdırana sormalı ???

banyoda çok uzun kalınca elleri büzüştüren edit; pazar günü yemek yiyelim beraber, bitsin bu hasret..!

güzelliğe inancımı sarsan simgeler var



çok kısa kesicem bu sefer. ilk olarak şunu söyliyim; tanımam etmem bu hanımefendiyi. şeker kız candy kadar önlü olsa bile..!

yalnız şunu söyliyip gidicem. başlıkta da dediğim gibi; 
"güzelliğe inancımı sarsan simgeler var..!"

hepsi bu


patates püresinin azlığından nerelere

kimisi için bir gereksinim sanırım, kimisi içinse olmasa da olur listesinde! aşık olmaktan bahsediyorum. merak ediyorum düpedüz, sırılsıklam merak ediyorum hemde?!?

ama bundan daha çok merak ettiğim; sürekli gördüğünüz birine mi, yoksa hayatınız da daha önce hiç görmediğiniz birine mi kolaydır aşık olmak?

şimdi düşünün. sürekli gözünüzün önünde olan, neye ne tepki vereceğini bildiğiniz, makarnanın yanına ketçap mı, yoksa mayonez mi ister ya da sade mi sever onu bile bildiğiniz birine aşık olmak???  tek taraflı da olabilir ha, illa onunda sizi sevecek diye bir zorunluluğu yok!

şimdi gelelim diğerine; yani hayatınız da hiç görmediğiniz, adını bırakın hangi ülkenin vatandaşı olduğunu bile bilmediğiniz birine mi aşık olmak daha kolay??? tamam belki nereden biliyim diyebilirsiniz; ama bunu yaşayan yahut bir kere bile olsun deneyen olmuştur hayatında. belki de her birimiz bir kere olsun bunu yaptık. kimisi suçlu hissetti kendini, kimisi gurur duydu yaptığıyla... bakın ben size bir şey söyliyim mi; eğer içinizde dolanan bir kurt varsa yarın ortadan iki ye herşeyi, çıksınlar dışarı. bekletmenin, kurusun diye tepsiye sermenin bir manası yok! hem kim fayda görmüş ki bundan? kim ohh iyi ki beklemişim demiş ki? geçin bunları geçin, içiniz ferahlasın delikli olips yiyip üzerine soğuk su içince.!

  belki ortada kestim konuyu belki "ee sordun cevabını almadan gittin" diasporaları verilebilir arkamdan, ya da bir güzel sövülebilir bana; amma velakin yoktur gayrı bunun bir cevabı?  eğer var sa ve biliyorsanız söyleyin, söyleyin de biz de bilelim. mecbur edit: dağıttığım evrakları ve hesapları toplayan sayın hanımefendiye yemek sözlümü unutmadığımı buradan 70 milyonun önünde beyan ederim..zıkkım edit:  önümdeki dana rostaya patates püresini az koyan yüzsüz aşçıya yapacaklarımın daha bitmediğini söylemeden edemicem. ayıptır be! kocaman rostaya bi kaşık püre yeter mi?                                    kasmış edit: ayrıca ben vejeteryanım!

twitter'dan esen kişisel rüzgarlar ve fantezi dükkanı


"konuşmama başlamadan önce esaret bedenlere selam ederim..!"

şimdileri öyle haller içindeyim ki; iştirakımıza gar olmuş registiration cardlara sahte isimler girip kendimi olmadık odalara check in ediyorum. 'fazla kalmıcam zaten' psikolojisine girmeye gerek olsa da, hepsinden çok kızdığım üç beş çapulcuya ayak sürüyorum. sıçıcam ağızlarına o olucak afedersin..!

neyse efendim, kendi halet-i ruhiyemle sıkmayayım sizleri. aslında bu aralar hayatım bir cebelleşmenin içinde fakat; sanrıları yastığının altına koymıuş küçücük kızlar gibi gece su içmeye bile korkuyorum. çişimi bile sabaha kadar tutar oldum. bakalım sonumuz hayr olsun.!

fotoğraftan bahsediyim birazda, aslında bakarsanız hiç mi hiç haz etmediğim fantezilerin çizgi romanını aldım mahalledeki free shop'tan. düşün nasıl bir mahallede oturuyorum free shop var evimin altında. işin garibi fantezileri hesaba yazdırıp aylık alınca öderim gibi bir durumda ne yazık ki yok. olsun varsın bakalım...

buarada beni aha bu okuduklarınızdan takip edenler buna et olarak  www.twitter.com/ugurgucarslan adresinde de takip etsinler. anlık durumumu, titreşime aldığım telefonumu, çilekli yoğurt yerken ki hazzımı buradan aktarıyorum. artık kime denk gelirse?!?

okuyun anam bunu da; www.twitter.com/ugurgucarslan nesilden nesile aktarın..

en derin sevgilerimle;

fareli köyün hayalcisi. namı değer (f)(k)(h)

şımarık edit: çok resmi oldu lan :)

aldatmak üzerine detaysı düşünceler

şimdileri insanlarda bir bağımlılık var; seks!

ha bu sadece şimdilerde mi? hayır! sadece artık eskisinden daha fazla gündeme gelir, daha çok konuşulur oldu...

bunun sonucunda da aldatma dürtüsü baş gösterdi tabi. erkek ya da kadın farketmeden hemde. yaptıkları konusunda bir istatistik tutabilir pozisyonda olduğumdan mıdır nedir yazıyorum bunları.

şimdi kimse bana kadınlar yapmaz bunu, hele de türk kadınları asla demesin! yapıyor efendim, baya da güzel yapıyor. şimdi kimseyi töhmet altında bırakmıyorum, suçlamıyorum hiçbirinizi. ben sadece gördüğümü söylüyorum...

aldatmak için nasıl bir ruh hali gerekir bilmem. fakat bu dürtüyü herkesin gitgide yaşayacak oluşu sanırım korkulacak bir hadise!

bunu hayvanlarda yapmıyor değil tabiki. ister ırkının elverdiği düzeyde, isterse de renk ayırt etmeden.

haaa; şimdi hayvanlar yapıyor, sizde yaptınız o zaman sizde hayvansınız gibi bir önermede bulunmıcam (bkz: p=q) sadece bir örnek olması hasebiyle verdim bu bilgiyi.

unutmadan! bilgi verirken aklım hep ince detaylara takılır, hep bir şeyleri daha detaylı görürüm. aldatmakta da hep detal olarak kalmış bir durum var; " bir kereden bir şey olmaz! hem nerden bilcek ki?" hadisesi. aldatan kişi kullanır hep bunu. (bkz: erkek ya da kadın) aslında bakarsanız karşı taraf bilmedikten sonra olmaz, burada hemfikirim. ancak bu işteki detayda şu efendim;

* bir kişinin ölümü trajedidir, bin kişinin ölümü ise; istatistik!

iş bu ahvalin verdiği huzursuzluktan gelen edit: huzursuzluk dediğime bakmayın, kimisi bunu zevk için yapar olmuş...

telsizden gelen anons ve tırsmak üzerine


"kıç kaşıma dönemlerini yaşadığımız şu günlerde, cukkaya geçen mariz miktarında gözle görülür bir artış yaşandı. turnikeli kapılar önü bekleyişler ve beyaz borsa uygulamasında raicin belirlenmesi bu durumu tetikledi. temennimiz önümüzdeki günlerde de bu şekilde yaşanması." ama...

şimdi bu ama'dan sonra anlatılacaklarım tamamen bir sakinlik, hololuu adalarında bir dinlinlik gösterisidir. ola ki bir karşı koyuş varsa size karşı, bu sizin yapınızla doğru orantılıdır. "açık konuşsana olumm" diyeleri buradan gördüğüm için hemen açıklayayım;

efendim insanoğlu hayatını idame ettirebilmek için bir iş ile iştigah eder.
bu iştigal;
ister masa başı (bkz: bankacılık)  
isterse de ayaküstü olsun (bkz: beyaz borsacılık) 
verilecek residance kirası ile alakalı  olabilir. (bkz: bey palace)

bu oluşlar sırasında karşısına bazı engeller çıkması da kuvvetle muhtemeldir. ha aşılır mı bu engeller? aşılır. aşılır ama bu birazda onun hayat tecrübesine ve telefon defterindeki kişilerin meslek grupları ile alakalıdır.

şimdi gelelim buraya kadar ki hayat dersimizden çıkaracağımız sonuçlara...

mirim, bu polis dediğimiz karakterler kendilerini üniformalara bürünmüş batman'ın yaveri robin mi zannediyor??? şahsen umrumda değiller, çokta fifi; fakat götleri çalan bir telefonla atacaksa ve az önceki kalkık göt hemencecik inecekse hiç yapmasınlar. o üniformadaki türk bayrağına yazık. neymiş; yoksa eğer içinde bir cesaret pırıltısı, yapmıcaksın aslanım..!

karakter yoksunları sizi, muşmula suratlılar..!
çok kasmayın siz, anlayan anladı..

bir telefonla 3-5 iti muma çeviren hamza abi için gelen edit: ama abi biz onu 2 kere uyardık yaa!!!

benden gelen edit:  abin yesin sizi, ben şöyle kenarda iniyim..