1614 km'de barcelona, valencia, madrid, roma {bölüm ve sahne 1 \ barcelona}


başlamadan önce;

biraz geç oldu farkındayım.. kusura bakılmaya. bazen bu teknoloji insanın hayatını nasıl sekteye uğratıyor böyle zamanlarda daha iyi anlıyor insan. neyse efendim sözün kısasını burada söyleyelim ki aşağıda sizi uzuuunca bir yazı bekliyor. arabayla yapılmış tamı tamına 1614 km lik yol, sırasıyla barcelona, valencia, madrid ve roma'dan oluşan bir gezinin hikayesidir bu. kahramanlarımız sem, mcd (emsidi) ve ben. ha unutmadan bir de düldülümüz to derekto var.. (arabamıza bu ismi verdik) fazla uzatmadan başlayalım efendim, keyifli okumalarınız olsun..

- altı üstü 1614 km yol var! neler yapılabilir ki?



işte böyle bir lafın üzerine başladı bizim hikayemizde. taraftarı olduğumuz takımın avrupa'daki macerasına destek vermek, onu orada yalnız bırakmamak için yapılan bir muhabbet, eve gelip yaptığım bir saatlik  plandan sonra muhteşem bir maceraya dönüştü. amaç armanın peşinde olmaktı ama kimse bunun bu kadar muhteşem olabileceğini düşünmemişti..

bundan önceki bütün seyahatlerimde de bu hep böyle oldu. kısa ama sağlam bir plan ve sabah yataktan kalkar kalkmaz "ben gidiyorum" ile başladı.. yine yalnız olacaktı ama bu sefer işin ucunda bir de  forma vardı. birliktelik lazımdı anlayacağınız. öylede oldu.. 

eve gelip biletleri aldım.. her zaman ki gibi yine beleş denecek fiyata.. ben ne zaman bir uçak bileti almaya kalksam o fiyata türkiye'de yurtiçi bile olmuyor :\ geçen sene de sadece 1€'ya italya'ya gidip döndüğümü söylersem sanırım ne demek istediğimi az çok anlarsınız :]


ispanya / barcelona.. üzerine şuana kadar ne hikayeler anlatıldı, ne destanlar yazıldı bilmiyorum ama bence tek kelimeyle ispanya derseniz; "budur!" derim. evet budur.. havalimanına ilk indiğimde acaba nasıl olacak diye düşünmem hiçbir zaman. çünkü eğer merak eden biri iseniz önemli olan ne olacağı değil, nelerin sizi beklediğidir. siz neleri keşfetmek isterseniz onu keşfedersiniz. malum onlar yüzyıllardır oradadır ve sizi beklemektedir. siz onu görmek istemezseniz eğer, o size görünmez. işte bu yüzden de ne kadar dar sokak, ne kadar aralık varsa gördüm. hatta görmekle kalmayıp bastım deklanşöre.. tarih var sanki yer yerinde. sanki her sokağına uğramış o sanatsal ruh, hep bir yerlere değdirmiş o şaheserler yaratan fırçasını! 


hatta insanlarına bile :] bu güzel bayanlar sokakta bu kıyafetlerle dolaşıyor ise dedim vardır bunda bir hayır. hakikaten varmış.. sonrasında gördüm ki barcelona eğlenceyi günün her saati yaşayan bir şehir. bunu seyahat bitmeden bir gün önce geri döndüğümüzde daha iyi anladım. sokak festivalleri ve daha fazlası.. 


gündüz vakti şehirde bir karnaval havası var.. turistleri geçtim bütün yerli halkta o an orada. hepsinin yüzünde haklı bir gurur tabiki.. şehirlerinde yapılan böyle küçük bir eğlenceyi bile kaçırmıyorlar, hepsi sanki bunun için hazırlanmış bu güne.. öyle neşeliler ki anlatacak, dicek laf tarif etmeye. sanırım yapılacak en iyi şey onlara uymak ve sokağın ortasında dans etmek.. kimseye, hiç bir şeye aldırmadan! bunları yaparken de etrafına aynen yandaki teyzemiz gibi gülücükler saçmak.. böyle içten, böyle "barcelona'ya hoş geldiniz" dercesine..


soldaki fotoğraf günün herhangi bir saati barcelonasına ait. her iki yani turistik eşyalar satan irili ufaklı mağazaların uzandığı bir cadde burası.. şehrin en ünlü caddesi diyebiliriz. bizim istiklalimiz bir bakıma. halk burada olmaktan, burada yürümekten çok zevk alıyor, turistlerde tabi.. 


tanıştırayım bu mcd. kendisi amerika maceramda da yanımdaydı. sağolsun bunda da yalnız bırakmadı beni. fotoğraflarını buraya koyarken izin almadım itiraf ediyim :] ama görünce eminim sevinicek. haa ayrıca bu yazı boyunca onun bir sürü fotoğrafı olacak, sonradan kim bu demeyin diye söylüyorum bunu :] 


bu da sem efendim.. onun da haberi yok bu yazıdan ve doğal olarak fotoğrafının burada olduğundan :] işin garip yanı belki kaldır diye bana para bile teklif edecek ama itiraf etmesi lazım şuana kadar kimse onu bu kadar profesyonel fotoğraflamadı! iş böyle olunca ve bütün aslarda bana gelmişken bu elde hiç pas demeye niyetim yok :]

genelde fotoğraf çeken çoğu insan manzara arar.. böyle güzel dağların, bayırların uzandığı, şelalenin tepeden döküldüğü muhteşem manzaralar. ben ise bu güzellikleri gören insanları yeğliyorum. çünkü onları gören, onun güzelliği sayesinde kendinden geçmiş kişi en az o manzara kadar güzeldir. bu yüzden de bu gezide bolca insan göreceksiniz yakından fotoğrafı çekilmiş. onların haberi yokken onları yakalamak sanırım bu işin en zevkli yani. şimdiden söylüyorum ki sonradan demeyin bu adam deli mi ne diye :]


işte bir örneği.. yalnız başına oturmuş kışın ortasındaki güneşin tadını çıkaran bu bayanı ilk görünce dedim acaba neden bu kadar neşeli? sonra bir süre izledim ve olay anlaşıldı. hiç bir sebebi yoktu! hemde en ufak bir sebebi.. o, o gün oraya sadece gülücük dağıtmaya gelmişti ve bende ona rastladım. çokta iyi etmişim..


metrolar.. insanların en sakin, en aceleci, en heyecanlı ve bir o kadar da doğal oldukları ender mekanlardır. kimisi o kadar ferah ve güzeldir ki inmek istemezsiniz içinden. (bkz: barcelona metrosu) kimisi de o kadar berbat bir hal alır ki ineceğiniz durağı beklemek bir  işkence halini alır (bkz: newyork metrosu) bu ilk bahsettiğim ferah olanlarından bir anı. öğle vakti ve pek fazla kimse kullanmıyor bu saatlerde haliyle.. sanırım güzel olan tarafı da bu! sadece kendisini görüyorum metronun, o çelik yığınındaki beni..


siyah beyaz bir barcelona'ya sanırım kimse hayır demez! bende demedim zaten :] yukarıda gördüğünüz fotoğrafların asıl renklerinde olması; barcelona'nın o canlılığını, o heyecanını göstermek içindi. bu ise biraz asalet tescili için.. her yerinde var bu barcelona'nın. hep bir açıdan eskiye nazire var kısacası...


devam.. öyle güzel ki insanların fotoğrafını çekmek. bana deseler ki sadece insanları çekeceksin! tamam der basarım imzayı.. sadece bir insan çekmek için bile gidilir bambaşka bir ülkeye. haz veriyor insanların halleri.. o belirsizlik, o şaşkınlık vs. utangaçlık üstüne yapılmış bir puzzle'ı tamamlar gibi hepsi. sanki bir parça bir insanın ta kendisi. biri eksik olsa bütün resim noksan olacak. iş böyle olunca hep bir kere daha basmak istiyorum deklanşöre.. bir kere daha, bir kere daha! bir de renkler asalet ve saflığın sembolü olursa tadından yenmiyor. keşke hep insanlar olsa her yerde. mekanlar insanlarla güzel çünkü..


ve tabi ki futbol.. ispanya deyince sanırım akla gelen ilk şeylerden biri bu. fc barcelona ve real madrid! ikisi arasındaki çekişme yer yüzündeki en güzel rekabetlerden biri.. futbola duydukları sevgi bazen hayatlarına o kadar etki ediyor ki günlük hayatlarında bile iç içler tuttukları takımla..


ve tabiki camp nou! fc barcelona'nın ebedi istiratgahı. orada olmak, en azından bir maç izlemek sanırım her futbol severin hayalidir. en azından benim öyleydi :] - di diyorum çünkü gerçekleşti bu hayalim. bu muhteşem stadta muhteşem bir maç izledim. messi'li, iniestalı bir kadro, 4 tane birbirinden güzel gol ve tabiki gerçek futbol!  


orada futbol bir turizm öğesi olmuş artık. sadece fc barcelona'nın (nam-ı diğer barça) maçlarını izlemek için bile gelen binlerce insan vardı stadda. mesela bu bayanlar. avustralya'dan gelmişler maça. hayranı oldukları messi'nin formasını sırtlarında taşımaktan ve bunu cesurca göstermekten oldukça memnunlardı. bana da bu anı yakalamak kaldı..


yüzlerinde gülümseme fotoğraflarını çektiğim için değil haa! onlar az önce hayranı oldukları takımın ve futbolcunun maçını izlediler. bu yüzden o sırıtmaları. yukarıda da dediğim gibi; mekanın güzelliği insan ile birlikte olunca ortaya çıkar. harika bir stad ona dicek lafım yok. amma velakin içinde taraftarı, hayranları olmadıktan sonra sadece bir beton yığını. bunu güzel yapan unsurlarda işte bu soldaki hanımefendiler.. poz verirken yaşadıkları sevinç, konuşurken de vardı emin olun. bana mail adreslerini verirken öyle içtendi ki sarışın olan, artık dedim yollamazsam sanırım gerçekten ayıp etmiş olurum. yolladım, hemde gelir gelmez ilk işim o oldu.. çok beğendiklerini yazmış cevaben, hatta feysbuk'unda profil fotosu yapmış o kadar :] feysbuk'um olmadı için göremedim. yalan değildir heralde..di mi?


bu kim diye sormayın :] seyahatlerin bir kuralı vardır efendim. fotoğraf makinesi sahibinin çok az fotoğrafı olur. bu kural değişmez... işte bu da o çok azlardan birisi. mcd'ye nasıl çekeceğini öğretene kadar alnımın derisi çatlasa da bazen iyi işler çıkarttı. hakkını yememek lazım şimdi :]


:] yola kaçan topu araçların elinde kurtardıktan sonra şöyle bir kaç sektireyim derken etrafımda oluşan hayran kitlesini farketmemişim. sonrasında öyle çoğalmışlar ki artık yorulup bıraktığımda baya bir hayranım olmuştu :] bi daha bi daha diye bağırsalarda beleş olmayacağını belirtip bıraktım. böylce barcelona'nın göbeğindeki futbol dersimizde bitmiş oldu.. türk futbolu bana çok şey borçlu çok :]


işte böyle bir fotoğraflar bitirelim barcelona maceramızı.. anlatacak o kadar detay var ki burası yetmicek sanırım :] bundan sonra valencia macerası başlıcak.. ondan sonra da madrid ve roma.. anlayacağınız daha okuyacağınız bir sürü anı bakacağınız bir o kadar da fotoğraf var. valencia yazısı en kısa sürede burada olacak..

valenciaaa! altımızda to dorekto biz geliyoruz :)

şimdi ben gidicem ya..


... hiç kimse bunu bilmicek! 

hayatında pek fazla amacı olmayan, sadece önüne konulan ile yetinen bir çok insan tanıdım. sürekli bundan memnun olduklarını söyleseler de köşeye çekip yakalarına yapışınca hep dökülür dillerinin altındaki baklalar! hepsinin isteyipte yapamadığı en az bir şey vardır. olmalıdır da..

konunun buraya gelmesi tamamen kişiseldir efendim. yoktur başka derdim.. 

neyse fazla uzatmıyım.. kısa bir süreliğine ara verme vaktidir benim için. bu seferde ispanya çağırdı beni.. gidip görme, havasını içlere çekme vaktidir. gezmedik yeri, basılmadık taşı kalmasın diye. yanımda sadece sırt çantam ve fotoğraf makinem olacak. artık eski maceralarım gibi papaza rica edip manastırda mı yatarım, yoksa hiç tanımadığım 15 insanlar bir hostel odasında mi bilmiyorum. amaç belli; dünyada görmeden ölmeyeceğim çok az ülke kalsın! onlar da size kalsın..

dönüşte uzunca anlatıcam yaşadıklarımı. fotoğraflarla birlikte tabi.. 
şimdilik görüşmek üzere. 

selametle efendim,

devletle!

erkekler üzerine ince tüyolar #3


çaresiz kaldıklarında belli etmemeye çalışırlar.. 

aslında daha çok belli ederler ya neyse.. başaramadıkları bir iş daima vardır ve olacaktır da. kusursuz olmaları beklenemez ama yine de bunun düşünülmesini bile istemezler. bunun sebebi nedir halen araştırılmakta. bulunursa haberdar ederim.

gelelim iş bu ahvalden mütevellit oluşan garip huylara. erkek denen ırk-ı garip hiç bir daim kendine toz kondurulmasını sevmez. yukarıda da dediğim gibi hep işlerini kusursuz yaptıklarını düşünürler. çaresiz kaldıklarında da ise hep gizlemeye çalışırlar ama bu yüzlerinde okunur. kaçamak bakışlar, laf değiştirmeler filan! yahu herkes anladı beceremediğini, çaresiz kaldığını kasma işte.. söyle gitsin yapamadım diye, ne kasıyosun?!?

böyle anlarda üstlerine gitmemek gerekir ama. malum onlar hazmedemeyen taraftır hep.. 
hazmeden ise her zaman baskın olmaya çalışandır! kimi kastettiğim anlaşıldı sanırım? *

* 1 peşin 3 taksit edit: evet sizden bahsediyorum efendim. bakmayın öle..


foto by: meren

son bir defa daha sahneye çağrılacak ilk kişi



kimi anlarda denemekte fayda var diyorsanız, işte orada bir hata yapacaksınız demektir! nerden mi biliyorum? deniyorum çünkü..

neyi denediğim, neyi yanlış yaptığım konusunda hiç bir fikrim yok! tek bildiğim denediğim. hemde her seferinde.. her defasında.. olmayacaksa olmasın artıkların başrolundeyim. kendim yazıp kendim oynuyorum bütün oyunu. sahne perdesi hep benim üzerine kapanıyor, ben selamlıyorum bütün seyirciyi! alkışlar hep benim için..

sonuç?

düşünmedim ki. yaptığımdan o kadar mutluydum, o kadar sevindiriyordu ki beni sonucunu düşünmek bile istemedim. hala da öle.. ne gereği var ki diyorum, olmasa da olur artık bundan sonraların bütün repliklerini ezberlemiş gibiyim. çıksam sahneye hepsini oynarım. tek kelime unutmam hemde. hepsini bir çırpıda oynarım.. oynadım da! nerde, ne zaman bilmiyorum. ama oynadım!

yalan..

söyledim! kendim dahil bir kişiye daha söyledim. bütün bu oyunları oynayana yani.. utanıyor muyum? güldürmeyin allah aşkına, nerde bende o yüz! kimden utanacakmışım ki hem? kim beni ayıplıcakmış? kim kin kusacak suratıma o mu? 

o? 

biliyorum.. hala eskisi gibi bakıyorum ona. hep bir kere daha o olsa diyorum karşımdaki, hep ayakta alkışlanacak bu sefer ben olmayayım diyorum! nerde beni dinleyen ki.. üşüyorum bu arada. çok hemde, titriyorum lan hatta. gözlerimi kapatınca da ısınamıyorum. illa görmem lazım onu.. biri dürtse de açsam gözlerimi diyorum..

oyun biter..

perde kapanıyor yavaş yavaş, alkışlar eşliğinde.. son bir kez sahneye çağrılıyorum.. bir kere de daha çıkmam lazımmış gibi bakıyorum sağa sola. yüzümde şimdiye kadar görmediğim bir gülümseme. nasıl olur da yaparım diyorum bunu. yapamıyorum...

katilini arayan maktül


"tek bir oyun, sonra kalkıp gidersin. sen her zaman risk almayı seversin! ben inerken en dibe ağır ağır, sen ilk gördüğüm günden bile güzelsin.." I>

öyle fazla etkilemez insanları yapılan her parça. kimisi sadece müziği için dinlenir, kimisi sadece sözü için. kimisi de vardır ki..

işte burada başlar asıl mesele. öyle anlar yaşanmışlıkları vardır ki hayatta harici dışında kalanları bir köşeye bırakmış insanlarla doludur. hep bir acının tahayyülü varsa bu hayatta, her zamanda ince bir sızısı vardır. hiç yokmuş gibi davranan her insan katildir! bunu inkar edense maktül.. itiraf etmeye çalışan katildir! iltifat eden maktül.. geri dönen her insan katildir! geri dönüpte bulamadığı her insan maktül.. zora koşan katildir! başaramayan ise maktül..

sormak lazım şimdi yoldan çevrilen herhangi birine katil kim diye? cevap almaksızın, ima etmeksizin hemde..
cevap bulmak için filan da değil, sadece inkara meylimiz olmasın diye..


sürekli aynı kupayı kullanmak


bir takıntıdan öte sanırım bir alışkanlık. yok yok ileri düzeyde saplantı! nedense evde hep bir sürü bardak, bir sürü kupa olsa bile hep aynı kupayı kullanma isteği vardır bünyede. normalde başka bardak olsa günlerce duracak bulaşıkta eğer o kupa varsa hemen kollar sıvanır ve o kupa yıkanır. -tabi diğer bulaşığa el sürülmez- sanırım bu ona alışmış olmakla alakalı?!? alırken aslında yoktur bu. ya üzerindeki desenden ya da şeklinden alınmıştır ilk başta. daha sonraları bir alışmışlık olur bardakla aranızda. belki de duygusal bişeyler ne biliyim.. ta ki bulaşık yıkamayı sanat haline getirmiş ev arkadaşı o güzelim kupayı kırana kadar! kızmadım tabiki, hüzünlendim sadece..

edit: evet benimde kupa koleksiyonum var! gelmeyin üstüme..

erkekler üzerine ince tüyolar #2


kendilerini acayip bişi sanırlar. o "bişi" yerine ne getirirseniz artık..

sevgili de olsanız efendim, karı-koca da olsanız bu böyledir. erkek milleti dediğimiz ırk hiç olmadığı kadar kendine güvenen (ya da öyle göstermeye çalışan) bir devinim ürünüdür. her şeyin en iyisini kendileri bilirler(!) onlara kalsa  hep kendisidir en iyi sevişen(!) anam kuzum naptın sen yaa, nasıl oldu da bu hale geldin??? yaaa noldu ?

bakıldığında hiçbir eksikliği olmadığı göze çarpan bir erkeğin bile kendi içinde bir çelişkisi vardır. bunu gizlemeyi beceremediği takdirde (ki hiç beceremez) yenilmeye mahkumdur !?!

bu arada kazanan bir erkek gören oldu mu?

hav ay med yor madır'da olası gelenler kulübü


zamanım olmadığı için izleyememiştim üzerime gelmeyin! tamam itiraf ediyorum bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim.. oldu mu??

lanet olsun ki çok güzel ve bırakamıyorum! ne yapsam, ne etsem olmuyor! bütün gece sanırım rekorum 14 bölüm üst üste. 14 bölüm x 21 dk. = 294 dk / 60 dk = 4,9 saat.. inanılmaz değil merak etmeyin. uyuya kalmasaydım emin olun daha da giderdi bu denklem ve sonundaki sayı sanırım 6'dan daha büyük olurdu!

şimdi diceksiniz ki ne yani 5 tane elemanın new york'ta yaşadığı olaylar nasıl bu kadar güzel olabilir. ezel buna on basar! bassın hatta yetinmesin ondan sonrada bana bassın.. şahsen yine fikrim değişmezdi! hatta dur lan, değişmedi. (burda ezel'in bana bastığı anlamı çıkarılmasın, çıkaranı gebertirim) neyse olay dediğim gibi bu 5 elemanın yaşadığı çılgınlıklar, kendi aralarındaki $ukelalıklar filan değil. sadece o kadar kusursuz yapıyorlar ki bu işi bırakamıyorum. "acaba öbür bölümde ne olacak?" merakı da yok hem. hepsinde ilk kez yaşana bir zevk. sanırım şu ilk sevişme durumu gibibişi bu..

hepsini geçtim,

----- spoiler başladı -----
adamların/kadınların muhabbetleri, evlerinin altıdaki bar, düğün hediyesi olarak hediye edilen vibratör filan hakikaten kusursuz bir senaryo örneği.. (tamam kabul vibratör iyi bi fikir değildi)
----- spoiler bitti -----

kendimi bulmuyor değilim bu adamlarda.(buluyorum yani) gidip new york'un bilmem ne sokağında 3. katan bir ev tutmak, altındaki pub'da iş çıkışı hang out yapmak filan.. hakikaten dets ovsımmm men, dets ovsımmmm

öle işte söyliyim dedim.. neyse ben devam eder diziye. görüşürüz..

yemek yapmak üzerine sanatsal irdelemeler


bilenler bilir. güzel yemek yaparım..
ama ben bile bu kadarını görmemiştim!









buharın yazdığı bir kültür; hamam


geleneklerle bezeli bir simgenin aslında o kadar basit olmadığını, var olan bütün olgular gibi hamamında kendi içinde bir felsefesi olduğunu ifade eder. çağlardan beri süre gelen bu sağlam imge yığını kendini yok etmeden ama birazda olsun değiştirerek günümüze kadar gelmeyi başarmıştır.

sıcaklığın sembolüdür bir nevi hamam. buhara karşı verilen bir mücadeleden öte, ondan faydalanmak onu hissetmektir. yatılangöbek taşı bir büyüklük ifadesidir aslında. sırası vardır hep; büyük göbek taşına yatmadan küçük yatmaz. o kalkıp ferahlamadan, yaşça küçük olan yerinden kalkmaz. bunların hepsi bir dizi saygı sembolüdür. keselenmek ya da masaj hepsi birbirini takip eden kurallar bütünü... hamama ilk giren yıkanacağı kurnayı seçer. onunla birlikte giren ise ona icabet eder. bu yüzden büyük hamamdan içeri girmeden küçük girmez. büyük hiçbir zaman sabun ya da hamam tasını taşımaz. gelenek icabı büyük her daim sıranın önündedir. yıkanmaya başlamak için ilk önce terlemek gerekir. hamamın mantığında da bu vardır zaten; terlemek! kir terleyen vücudu terk ederken asıl olan her zaman akan suyla gitmesidir. bu yüzden kişi hamamda kaldığı süre boyunca buraya aittir. serinlemek için dahi olsa ilk terini sıcak su dökünerek atmadan dışarı çıkamaz. her ne kadar bünyeden bünyeye fark ederse de bu böyledir.

ilk yıkanan her zaman büyük olandır. çünkü o göbek taşına yatmak için sabırsızlanır. göstermek istediği asalet ve büyüklük kendini en fazla orada gösterir. sabun onun elinden alınır, üzerindeki köpük dökülmeden de asla geri verilmez. hep o bakar suyun sıcaklığına. onun kurnasına soğuk su girmez. hamamın mantığına terstir soğuk su! kesede ve lifte o her zaman sırasını ilk savar. beklemez sizin bitirmenizi çıkar hamam avlusuna yakar nargilesini.. onun havlusunu tellak sarar. sırtına şöyle hafiften bir vurur ki hamamdan çıktığı belli olsun. geçer sedirine uzanır ve dinlenir ne kadar isterse...

hep göz ucuyla süzmeler vardır bütün bunlar olurken. büyük hep yanında getirdiği küçük olanı ince ince süzer. hatasını yüzüne vurmaz. öğrenene kadar yaptırır sadece. defalarca kese yaptırdığı görülmüştür hatta.. içindeki saf hali dışarı çıkarana kadar bu böyle devam eder. en son peştemal alır nasibini ondan. kültürüne saygısından buruşturulup konur kalkılan sedire. ki kullanmasın ondan sonra gelen başka biri...

eskiler o kadar ağır ki; üflesem uçacak


şu yukarıdaki fotoğrafı seneler önce bilgisayarda yazmıştım. üzerinden çok uzun süre geçmiş, eskileri karıştırırken buldum! hangi ruh haliyle yazmıştım ya da ne ifade ettiği aslında biraz trajikomik. hatırlanmak istenmeyen anlardan biri hatta.. salla gitsinlerden sanırım!

insan ömrü çok kısa efendim. şimdi cümleye böyle başladım diye tutup felsefi konuşmalar filan yapıcak değilim merak olunmaya.sanırım son bir kaç aydır böyle geliyor bu durum bana. gittikçe kısalıyormuş gibi insan ömrü.. tad alınmayan ama sadece karın doyurmak için yenen bir yemek gibi. yavan..

neyse efendim çok tutmayayım sizi... yapacak işiniz vardır. biraz bencil bir yazı oldu kusuruma bakmayın.. bu arada neden böyle renkli yazdım bilmiyorum. yeni doğmuş çocuk sevinci sanırım benimki; hayata ağlayarak başlayan!

ha unutmadan bugün benim doğum günüm...
tarihe not: 15.01.2010

vedat milor değilim ama benimde damak tadım var


evet böyle bir lezzetle geldim karşınıza bu sefer efendim. nasıl geldim, kim getirdi bilmiyorum.. daha doğrusu hatırlamıyorum! şarhoş filan değildim, en azından alkolden öyle değildim. ama lezzetten emin olun bilmiyorum. sanırım ilk sarhoşluk deneyimim bu şekilde olacaktı. iyi ki de böyle olmuş..

şahsen adını söyleyemiyorum; çünkü çok zordu söylemesi. bir o kadar da akılda tutması. ama lezzetini anlatmak için sanırım bir roman yazabilirim..

efendim lezzetin ana maddesi portakal. hem karamelize edilmiş hemde kızartılmış halde. kurutulmuşta var üzerinde iki dilim.. tabana yayılmış sıvımsı o lezzet ise tabiki yine portakal. rengarenk görünen o küçük kare şeylerse yine meyve parçaları! lezzetini ise anlatamıcam şahsen, yani aslını isterseniz anlatamıyorum! yukarıda bi de roman yazarım demiştim. valla bu kadar bile nasıl yazdım şaşıyorum :/

öyle işte, bir güzel yedim ahan da bunu. pek güzelde yedim.. bal şeker olsun midecazıma..

referans niteliğinde edit: fotoğraf bir fatih metin demirkol başyapıtıdır! arz ederim...


erkekler üzerine ince tüyolar #1


fazla kalmıcam bu sefer. ne dicem; bayanlar bazı durumlar için kendilerini daha mutluluğa hasret, daha şefkate ihtiyacı olurmuş gibi hisseder ya? hahh işte bu zamanlar da erkekler aslında onları en çok sevdiği, ona en çok değer verdiği zamanlardır..

bunu nerden mi çıkarıyorum?

hemen söyliyim efendim; erkek denen eşref-i mahlukat, aslında var olmayan her olgu için kendisine bir mutluluk yaratır. tamam belki bu bir istisnadır ama yapar bunu! işte o mutlulukta; eğer varsa bir sevdiği o'dur..!

iş bu ahvalden mütevellit insan her zaman kadına muhtaçtır. isterse de, istemese de!

kırmızı edit: oje kokusuna bir zaafım var!

sofrada yaşanan bayat ekmek sorunsalı




o ekmeği kimin yiyeceği üzerinedir genelde. kime nasip olacağı küçük hesapların sonrasında ortaya çıkar..

aile içinde pek olmaz aslında. olsa da genelde anne, az da olsa baba "verin ben yerim" der ve sorun giderilir.
ancak olay öğrenci evinde geçiyorsa tamamen strateji işidir o ekmeği yememek.
halbu ki dünden kalmıştır. taze değildir ama o yenmeyecek kadar da taşa dönmemiştir.
o ekmek yetmeyeceğinden kelli, bir tane de fırından yeni çıkmış taze ekmek alınmıştır eve.
yemek ne olursa olsun taze ekmekle yemek ister her bünye, bunun içinde elinden ne geliyorsa yapacaktır. yaparda!

ya sofraya geç oturur bizim ki, ya da "ben ekmek yemicem" şekilden repliklerin kahramanı olur. yer sonra da şerefsiz!
başka bir taktikte sofrayı hazırlarken bayat ekmeği onun önune koymak. bu da iyi bir takdiktir. masa hazırlanırken ekmeği kendi eliyle böler ama nedense küçük parçayı hep kendi alır. tek lokmada da bitirir. taze olana geçer hemen!
ha bir de; "o dursun yaa yarın yeriz" cümlesi vardır ki, külliyen yalandır, hilaftır!
amaç aslında topu karşısındakine atmak, belki yer de yarına kalmaz şekilden tahayyüllere mahal vermektir.
kısacası zordur efendim o ekmeği birine kakalamak.
ciddi efor, antrenman ister! kasmak gerektirir, ha biraz da yüzsüzlük tabi..

ikisıfırbirsıfır


şimdi ne söylemek lazım tam olarak bilmiyorum.. çoğu insan az sonra içeceği ilaç için yarım doldurduğu önünde duran su bardağa bakar saat 00:01 iken, kimi gözlerini kapalı ellerini kaldırmış bir halde kendinden geçer. ikisi içinde yıl aynıdır aslında ikibinon...

pek fazla güldürmeyen yıl değildir aslında, yoktur lan onun kabahati.. kader de değildir aslında, suçsuzdur o da. insanın kendidir aslında bahtını berbat eden. kırılası eli, kopası dilidir.. hep yenildiği nefsidir belki de!

şimdi gelecek noel babayı bekleyen bir sürü çocuk var ya? haah işte onlardır asıl kahraman. şu içine ettiğimiz dünya da bize hiç kızmayan, bir gün olsun darılmayan çocuklardır. yarınına bakmayı bile bilmediği şuan ki hayatına neler yaptık kim bilir, nelerin hakkından geldik. yazık!

iç karartan bir yazı oldu sanki bu. olsun varsın..
ben sadece görmek istemediğimiz bir gerçeği söyledim, gerisi sadece huzur!

sanırım şu anın en güzel parçası; "gamzedeyim deva bulmam, garibim bir yuva bulmam.."

ben içimden söylüyorum şuan ve o kadar mutluyum ki...

mecburi edit: mutlu yıllarınız olsun efendim.

sessiz bir savaş başladı! kazanan yine kadın..


sadece kısa giydiği için başlamıştı bu sefer,
o en beğendiği eteği giydi diye çıktıkları yemekte.
kadın hiç olmadığı kadar sakınmadı lafını,
ama yine de çıkardı eteği tek seferde.


tertemiz edit; kadının kaybettiği her savaş aslında kazandığı yeni bir zaferdir!


sebeb-i telif: vol 13


>>> artık zamanı gelmişti her zaman ki gibi bir sebeb-i telif'in. geldi de geçiyordu bile. fazla ara vermeden bir kaç dokundurma yapmak lazımdı bazı dertlere. tuz basmak lazımdı.. ahanda onu yapıyorum efendim. az sonra okuyacaklarınız fazlasıyla öznel kokacaktır. bundan mütevellit merak-ı iştirakınızı şahsıma savuracağınız küfürlerle gösterebilirsiniz. laf edersem kıçımda sivilce çıksın..

>>> renklere takılmamın sebebini açıklıyım hemen. genelde tekdüze bir hayat sürmem ama normalde bir kaç sıradanlığım vardır herkes gibi. iş bunların başında gelir. şu dönem bununda içinde olduğu hareketli dakikalar yaşadım. yaşattım belki de kendicazıma.. ondan seçtim bu fotoğrafı. renkli olsun, bizden olsun diye.. neredeyse bütün ana renkler var. beğendiğinizi alın, bendensiniz bu sefer.!

>>> evi değiştirdiğimi söylemiştim bundan bir önceki sebeb- telifte. şükürler çok olsun inanılmaz memnunum. yani eskisine nazaran boğazdan yalı almış gibiyim hatta. şu yeni hayatımıza giren residance /rezidıns diyolar/ mantığı gerçekten farklı bir yaşam tarzı. eve girişte sizi karşılayan hostesler. tertemiz basamaklar, sessiz sakin komşular /zaman zaman tabi/ hepsi güzel. evin konforu filan detsss ovsımmm ayarında. alışmadığım bütün lükslerim var şahsen.. hava mı atıyorum acaba? yok lan gerçek işte.. bildiğin saray yavrusu..

>>> ev demişken apartmanda oturan bekar hostese olan hayranlığımı atlamamak lazım. kendileri hadd-ı zatında bir asalet imgesi. hafif topuklu ayakkabılarının üstünde taşıdığı beden-i şahaneleri bir için votır! asansöre bıraktığı o parfüm kokusu desen cinayet işletir.. kendisine olan hayranlığımı ahan da buradan okuyabilenzi. ağızların da suyu akanzi..

>>> evet yine kafama esti. yaptım yine yapacağımı.. gidiyorum yine sırt çantamı alıp../inşallahları duyar gibiyim/ bu seferki durak ispanya efendim. tamı tamına 7 gün. hayat felsefesinde gitmedik yer bırakmayacağına and içmiş birisinin yazılarına okuduğunuzdan olsa gerek; buna da inanın bence. aldım biletimi.. bunu da yapıcam anlıcanız bir sorun olmaz ise. olmasın diye de elimden geleni yapıcam ayrıca.. amaç biraz aşk, biraz hayat felsefesi diyelim. "aşk" dediysek tabiki arma-forma aşkı. renklere olan aşktan başka bişey değil kısaca. dedik maden iapanya'da oynayacak takım, bizde orada iken yalnız bırakmak olmaz.. bunu da yapar bu beden dedik.. yapıcaz inşallah.. bu sefer üçlüyü atletico madrid'in stadını inletirken dinlicek televizyon başındakiler. şimdiden mübarek olur gazamız inşallah..

>>> anlatıcak çok şey varmış yazdıkça geliyo aklıma.. yahu benim master bitti malum. ee şimdi bunun bir de askeri master'ı dediğimiz vatan borcu kisvesi altına gizlenmiş kısmı var. yapıcaz bizde tabi.. kaçtık kaçacağımız kadar. yumurta geldi bilmem nerelerime.. o yüzden kafamda belirlediğim tarihte /söylemem ama/ yol göründü bu kişiye. içim rahat.. geride kalan sadece anne-baba! onlarda alıştı zaten bu delinin başını alıp gitmesine.. yeter gayri durduğumuz..

>>> annemi yaptığı o lahana turşusunu için buradan bir kez daha kutlamak isterim. şahsen bir insanoğlu bir lahana sebzesini bu kadar lezzetli hale getiriyorsa ben bu işte bir kusursuzluk kokusu alırım.!!! ben böyle bir lezzet görmedim hacı. nasıl bir kıvamdır nasıl bir demagojidir lahananın kendi içinde anlamış değilim vallahi. lahanaya sorsan kendinden utanır vallahi. yapar bunu.. hayır sordum ondan biliyorum.

>>> hacım şu twitter olayı baya güzel bişey. şimdi; "feybukun olmayan biri olarak konuştuğum için böyle olabilir" deyin bir kaç kişi var aramızda ama değil bro değil. olsa söylerim valla değil..

>>> hayatında bot giymeye alışmamış, yağmurda hep ıslanmış ayakla eve gelen biri olarak küçük bir itirafta bulunmayı yanlış görmüyorum. bot iyidir, bot candır!  evet anladığınız üzere artık ara sırada olsa bot giyiyorum. artık ayaklarım kuru, keyfim yerinde. annemi duyar gibiyim şimdi.

- oğlum hiç bakmıyosun kendine! hasta olursun allah korusun..

>>> anlattıklarım böyle gittikçe kısalıyor ya, işte buna bayılıyorum lan :) valla güzel oluyo böyle uzun uzun başlayıp yavaştan kısaltmak. tek tükte olsa arada giydirmeler filan. iyi iyi..

bitiriyim artık buraya kadar gelmişken. yeni yıla da az kaldı.. unutmadan o günde bir yazım var. hemde güzel bir süprizle birlikte. küçük ama hakikaten güzel bir süpriz. küçük bir ipucu vermeden edemeyip fotoğraf aslında diyim ben siz başka bişey anlamayın...
neyse öyle işte anlattım birikenleri. aslında daha fazla ama onlar süzgeçten geçenler. bunlarda kalanlar. önemli olanlar. gerisini salla gitsin.. hayat malum detayları pek önemsemiyor. en azından benim için öyle..
kısa bir süre sonra görüşmek üzere..

sütyen kullanmayan memeli hayvan ankara stüdyolarımızdan bildirdi...

iyi seyirler..

insan kaynaklarından aylin hanım ile görüşmek


kendisinin bir de saçma sapan tavırları vardır. "siz geçin görüşme odasına geliyor kendisi" gibilerinden! zannedersin reys-i cumhur gelecek.. gelir 15-20 dakika sonra topuklu ayakkabısı ve elinde bir ajanda ve dosyayla. oturmadan sorar; "bişey içer misiniz?" ulan sanki "evet içerim, şalgam ver" desem verecek. yahu iş görüşmesine gelmiş, kaderi senin elinde olan bir insan senden içecek bişey ister mi hiç? mantıklı düşün azıcık..!
başlar konuşmaya.. ilk sorusu hep; "neden biz?" olurdur.. nasıl bir soru bu hacım ya. ulan bin tane vardı da ben seni seçmedim ki. ben başvurdum işsiz olduğum için sen aralarından beni seçtin. asıl sen söyle neden ben?.. ama işte sorulmaz, el kol bağlı tabi..
sorulan sorular, tecrübeler filan hepsi bittikten sonra yavşak bi gülümseme ile sorar;
- benim soracaklarım bu kadar, var mı sizin soracağınız bişey? 
yoktur tabiki.. kaderiniz o ajandanın içindeki kariyer netten alınmış çıktının içindedir. ve işin kötü yani olay bu ablamızda biter..

foto için edit:  yazık lan çocuklara..

yeni yıkanan kotun uzun süre kurumaması

bence yüzyılın sorunlarından biri bu. günler önce yıkanmış, itinayla kurutma askısına asılmış kot pantolon nedense kurumaz. camlar açılır, sobanın yanına konur ama nafile.. genellikle bel kısmında ve cep bölgelerinde olur bu.. içindeki kumaş parçası genellikle ıslaktır ve giyince tene değdiğinden üşüntü gelir bünyeye..
yattığım yerden yetkililere sesleniyorum; bi el atın şu işe..

dıt dıt edit: şimdi baktım haala kurumamış. oha lan!

ineceği durağı bilmemenin verdiği tedirginlik


ilk defa gidilen şehirde yaşanır genelde.. binilen otobüste, dolmuşta hep vardır bu tedirginlik. metroda, tranvayda pek yoktur ama yinede içten içe kendini belli eder. yanına gideceğiniz kişi size "park durağında in, ben ordan alırım seni" şekline bir koordinat verir. sizde bindiğinizde ya şoföre ya da muavine söylersiniz "park durağında inicem ben, geldiğimizde haber verir misiniz" diye..

buraya kadar her şey normal seyrinde ilerler fakat durulan her durakta, geçilen her parkta bu huzursuzluk baş gösterir. artık dayanılmaz seviyeler ulaşır, saatlerdir tuttuşuğunuz çiş gibi.. muvane yahut şöföre sorulur; “ben park durağında inecektim ama, geçmedik di mi?”

isteyerek olmamıştır bu mecbursunuzdur, kısacası o muşmula suratlı adamların yüzüne pek hevesli değilsinizdir. zaten cevapta pek gecikmeden gelir; “ya tamam aklımızda, indircez biz seni. daha çok var..”

“daha çok var!”

var varda ne kadar çok? senin çok anlayışımla benim ki bir mi?

yolculuk devam eder.. yine duraklar geçilir, yine parka benzeyen garip yerler.. işin kötü yanı inen yolcular olmasına rağmen binenlerin yüzünden arkaya doğru ilerleme, şöför ve muavinin o şevkatli(!) kanatlarından ayrılma durumu olur. gittikçe arkaya doğru ilerleme, sizdeki bu huzursuzluğun artmasına ve “ya beni unutursalar” tedirginliğinin eklenmesiyle tavan yapar..

sonunda imdadınıza yolculardan biri yetişir;

- siz park durağında mı inecektiniz?
+ evet
- burası park durağı..

metal insanların sene-i devriyesi


bizim imamlardan biri bu yurtdışı tayinlerinin ilk başladığı dönemde almanya'ya gönderilmiş. tabi amaç din olsa da işin ucunda da birazcıkta para var.. neyse alışma devrelere derken bizim imam bir gün camiye gitmek için binmiş otobüsün birine. binerken de bileti olmadığından mütevellit şoföre uzatmış parasını. şoför bizim hafif kirli sakallı, kumaş pantolonlu imamı görmüş tabi, hafif bir gülümsemeyle uzatmış paranın üzerini..

neyse bizim imam hiç bakmadan koymuş cebime geçmiş arkaya doğru oturmuş bir yere.. şeytan bu ya birden bakma gereği duymuş paraya. çıkarmış cebinden paraları saymış! bakmış ki 1 mark fazla. ulan demiş acaba yanlış mı saydı? tekrar saymış hakikaten de bir mark fazla.. bizim şeytan dürtmeye devam etmiş bizim hocayı. hoca içinden; "amann götürmesem nolur sanki" deyip koymuş cebine parayı.. iman bu olsa gerek ya birden kalkmış yerinden şoföre doğru seyretmiş. gidip uzatmış bir markı, fazla verdin demiş. şoför o gülümsemeyi tekrar takınıp suratına; sen müslümansın di mi? demiş. hocam hain bir gurura meyl etmiş bir halde; "evet öyleyim" demiş. şoför patlatmış peşinden lafını; "ben sana bilerek verdim o bir markı, acaba geri getirecek misin diye merak ettim. siz müslümanlar çok dürüst insanlarmışsınız, hakkınız olmayanı almazmısşınız. acaba gerçekten öyle misiniz diye yaptım. müslümanlık bu olsa gerek diye düşündüm" demiş..

hoca durağa gelip o iki üç basamaktan inerken içinden; " ulan görüyor musun az kalsın satıyorduk dinimizi bir marka"..

nereye bağlıcam; şimdi bizde mi satalım bu toprağı 1 kuruşa, üç beş çapulcunun masasına meze mi yapalım?? hakikaten olmayacak duaya amin diyorlar, bilmiyorlar mı acaba ateşim ilk önce alevi çıkar sonra dumanı.. sıvamayın lan paçaları! zira sıvayacak bacak kalmayıncaya kadar budarlar dallarınızı!.

resmi edit: hayatta yapmıcam şeyi yaptırdınız lan bana! sokarım sizin yapcanız siyasete..


kırmızının asıl hikayesi


kırmızının tonları konusunda çeşitli araştırmalar yapılıyor bilimadamaları tarafından. hangisinin daha canlı hangisinin asıl kırmızı olduğuna dair..

şimdi bunların hepsini bir kenara bırakıp asıl olanın insan olduğu hiç ama hiç el değmemiş bir asilliğin metabolizmasına beraber bakalım. efendim, malumunuz heraklitostan beri insanoğlu savaşır. kimi kazanmak için savaşır, kimi mecbur olduğundan dem vurur. ama eninde sonunda dökülen kandır! rengi ise malum.. mantığını aradığım için değil sadece merakımdan ötürü yazıyorum bunları.  bakıldığında hiç bir vakit kan dökülmeden elde edilmemiş üzerine bastığımız toprak, aslında hep kazanan da o olmuş. biten savaşın sonunda  o içmiş hep akan kanı, o çekmiş içine... şimdi bir kez daha düşünmek lazım zannımca nerede bunun kazananı?? hangisi galip bu savaşta??


tekrar geri dönelim asıl kırmızının hadd-ı zatına. bakalım hangisinin asıl kırmızı, hangisi gerçek kanın testlerde çıkan sonucu...

zamanın behrine adamın biri camiden içeri girmiş. geçmesine az bir süre kalmış namazını kılmak için geçmiş caminin bir köşesine almış tekbiri.. namaz vakit olmadığından camii boş, kimsecikler yok. adam tekribi aldıktan sonra kılmış akşam namazının farzını kısacık bir sürede. toplasan üç rekat, işide acele neredeyse bir dakika bile sürmemiş namaz. adam selamını vermiş kalkmış giderken yanı başında kur'an okuyan yaşlı amca seslenmiş bizimkine;

- sen ne yaptın az önce?
+ namaz kıldım amca, allah kabul ederse..
- cahil cahil konuşma! öyle namaz mı olur yatıp kalktın alelacele.. kıllınmaz öyle namaz otur adam gibi tekrar kıl!..

bizimki artık yaşlı adama saygısında mıdır nedir bilinmez tekrar dönmüş kıbleye almış tekbiri, durmuş namaza.. bu sefer sakin, yavaş bir halde kılmış namazını. ilk kıldığının neredeyse üç katı sürede..

vermiş selamı, etmiş duayı kalkıp giderken bizim yaşlı amca sormuş tekrardan;

- allah kabul etsin delikanlı.. söyle bakalım hangisinden daha çok zevk aldın kıldığın namazların, ilkinden mi yoksa ikincisinden mi?

bizimki kendinden emin tok bir sesle; "tabiki ilkinden" demiş..

yaşlı amca kızgın bir sesle, hafiften de bağırarak; "dalga mı geçersin bire deyyus! öyle hızlı namaz mı olur. birde ısrar edersin yanlışında!" demiş..

bizimki kendinden daha da emin sakin bir ses tonuyla; "ey amcacım, ilk kıldığım namazı allah rızası için kıldım, ikincisini ise senin için. işte bu yüzden daha güzeldi.." demiş..

asıl kırmızının hangisi olduğuna gelince; eğer varsa içinde rengini verdiği kandan bir damla bile, asıl kırmızı o değildir.! gerisini inanın ki bilmem...

hayata dair iç burkan detaylar *


artık ülkenin içinde bulunduğu durumdan mıdır, yoksa türk insanının alçak gönüllüğünden midir bilmiyorum otobüste rastladığım bir telefon konuşması...

bazı zamanlar siz aslında karşı taraftakinin ne dediğini duymazsınız da, duyduğunuz insanın verdiği cevaplardan karşıdakinin ne sorduğunu az çok çıkarırsınız ya işte öyle bir hikaye. artık iç mi burkar, yoksa bunu okuyan bir kaç cebi dolgunun ya da oturduğu koltukta bir imza atmak için sizi köpek yerine koyan makam sahibinin yutkunamamasına mı sebep olur bilmem. hepsinin sütüne vicdanına..

sonbahar yağmurunun aniliği, havaya güvenip üzerine bişey almamanın acizliği. hepsini üstünde toplayan bir şehr-i sitanbul akşamı.
otobüs hiç olmadığı kadar sakin, hatta boş denecek kadar az kişi var. işin garibi saat geçte değil, millet işten çıkalı toplasan 2 saat olmuş. nerede bu insanlar der gibi bakıyorum etrafa... sonra duraktan sırılsıklam olmuş hırkasıyla bir adam bindi. akbil basmadı, belki de basamadı.. geçti cam kenarındaki koltuğa oturdu. otururken de hafif bi tebessümle küçük bi selam. otobüsün boş olmasından mıdır dedim ama adam tıka basa dolu olsa bile verirdi o selamı zannımca..

parasını verdi muavine, üzerini aldı. bakmadan cebine koydu. içimden dedim; "ulan adamdaki güvene bak, belki eksik verdi!.."
sonra koluyla buğulanmış camı sildi. ezberlediği yolu bir kere daha görebilmek için. bakadurdu yorgun bir halde yarenine.. birden elini cebine attı, telefonunu aldı. ama sanki bir şey söylemeyi unutmuş ta geç kalmadan araması lazımmış gibi aceleyle. aradı..

karşısındaki sanki onun arayacağını tahmin etmemiş gibi açtı. adam şöyle söyledi alodan hemen sonra; "benim hilmi abi tanımadın mı?"
başladılar hoşbeşe. kimseciklerin olmamasından bütün muhabbet inliyodu otobüste. o kadar yalın ve saf bir konuşmaydı ki; telefondakini duymasam bile ne sorduğunu, ne söylediğini çok rahat çıkarabiliyordum. hal hatırdan sonra karşı taraftan can alıcı soru geldi. "başladın mı çalışmaya?"

- evet hilmi abi. başladım çok şükür..

kısa, öz ve şükreden cinsten! karşıdaki devam etti soruya; "nerde, fabrika işi mi?"

- öyle hilmi abi fabrika işi, tekirdağ'da.

kaldım! dedim oturduğum yer tekirdağa 85 km. adamın bindiği yer ise oraya en az 110 km. içimden nasıl olur filan derken karşı taraf hikayenin asıl kahramanını sordu. "ee maaş nasıl peki?"

- çok şükür hilmi abi. idare ediyor. 780 maaş, sigorta, yemekte fabrikada. hanım bırakmıştı işi biliyosun. o bırakmasa iyi olacaktı ama hayırlısı. evi değiştirdim bende. - halbu ki değiştirmek istediği konu- biraz yakına geldim iş için. -yakın dediği 110km- kirası da iyi 500 milyon. iyi ısınıyo allah'tan. diğer evde biliyosun çocuğun halini..

ben halen aklımdan o basit matematik problemini çözmeye çalışıyorum. 780-500= ...
ulan diyorum içimden nasıl yani! alınan para, kalınan ev, yenilen yemek, yakılan soba, bakılan çocuk! hangisi bu filmde başrol oyuncusu?? hangisi asıl kahraman, iyi mi bitecek bu filmin sonu??

bilmiyorum nasıl bitiyor, ya da bitecek mi. tek bildiğim camın buğusunu sildiği hırkasının ıslaklığı, camınkinden kat kat fazla olduğu.. ve ne yazık ki aldığı para üstü yarın sabah bineceği dolmuşun parasının yarısı..


başlık sözlük jagonudur, itibar eyleye..

böyle buyurdu ev ahalisi vol: 2


şimdi okuyacakalarınız son iki (belki üçtür) doğum gününü birlikte kutlayan 3 kişinin arasında geçen bir pasta kesme merasimi sırasında geçmektedir.. ve işin garibi tamamen gerçektir..!

+ : kendi halinde, src belgeli bir nagget manyağı..
-  : dünyaları versen de doğum gününde mutlu olmayan/olayaman bir bankacı..
/  :  ailesinden habersiz çeşitli haltlar karıştıran bir ne iş olsa yaparımcı...


-  bir daha ki doğum gününü swiss otel'İn yatında yapıcam! buna inanıyorum..
+ ethem'in dolmuş bugün gelirken yine kaymış! zaten hergün kayıyor!
/  sanıyorlar diz çöker aşk önümüze, önümüze..
+ kanka dolaptan şeker versene. şekerlik yok ama haa, şeker ver sadece..
/  şu küçük absolute de açsak mı acaba.?
+ hımmm muhteşem bir fikir..
-  pastayı kaça aldınız??


taa içten gelen edit: doğum günün kutlu olsun bankacııııı..!

fotoğrafta uyuyan küçücük bebeğe gelince; ben bunu istiyorum işte..