vakt-i ayrılıktır..


...

zamanın behrinde yolu bir dergaha düşen fakir bir adam; bir grup bektaşî ve mevlevînin oturmuş sohbet ettiğini görünce yanaşmış yanlarına. dergahlarını tanımak ve nasıl zikredildiğini öğrenmek istediğini söylemiş. dervişler nezaketten ödün vermeden başlamışlar kendilerini anlatmaya. bu arada onları dinleyen fakirimizin gözleri bu dervişlerin giysilerine takılmış..

mevlevîlerin giydiği kıyafetin kolları o kadar geniş ve uzunmuş ki; içine üç kişi daha sığarmış. hatta öyleymiş ki; sadece kollarını değil ellerini bile kapatıyormuş. bektaşîlerin kıyafetleri ise tam tersi daracık ve sadece kollarını kapatacak kadar kısaymış. sebebini merak eden adam sormuş mevlevî'ye"pirim, neden sizin kıyafetlerin kolları o kadar geniş ve uzun; var mıdır bir sebebi?" diye..

mevlevî biraz şaşırmış halde kollarını yukarı kaldırmış ve iki elini birleştirip şöyle buyurmuş: "evet vardır! biz insanların ayıp ve günahlarını başkaları görmesin diye örter, onları kapatırız.." demiş..  

bu yanıttan baya hoşnut olan adam bu seferde bektaşî'ye dönüp sormuş: "peki siz pirim; sizin kıyafetlerinizin kollarını neden bu kadar dar ve kısa. siz insanların ayıp ve günahlarını örtmez misiniz?

bektaşî kendi kollarına bakıp birkaç saniyelik dalgınlıktan sonra gülümseyip cevap vermiş: "biz mi? bizim geniş ve uzun kıyafetlere ihtiyacımız yoktur. çünkü biz insanların ayıp ve kusurlarını hiç görmeyiz!".. demiş.



 ...bunu anlatmamın sebebine gelince. uzun zamandır yapmam gereken vatani görevimi yapma vakti gelip çatmış. iş bu ahvalden mütevellit aranızdan bir süre ayrılmak zorundayım. kütahya'da hava kuvvetleri komutanlığında bir acemilik devresinden sonra nereye gideceğimi bilemediğim dört aylık bir süre daha, sağ elimi başıma götürüp selam verir halde olucam..  

şimdi fazla söz söylemeye gerek yoktur zannımca. yalnız, buraya yazdığım her satır her kim içinse affına sığınırım. her kim için ise çektiğim fotoğraf aslen onundur. ben sadece onun anına şahitlik etmiş fakir bir kulum. bu sebepten sizden ricam yukarıdaki hikayeden kendinize bir saf tutun. ister o fakir, ister bektaşî, isterseniz de mevlevî olun; ama görmeyin kusurumu..

şimdiye kadar her kim bu günlüğe girip okumuş, yorum yapmış ise minnettarım kendisine. bundan sonrası için de burada olmak dileği ile..

selametle efendim, devletle..






kudüs'ün kutsallığında bir mekke yağmuru

...
- biraz zamanınız var mı acaba?

gün gelir öyle insanlarla karşılarsınız ki; hiç olmadık duygular yaşatırlar size. bir kişi değillerdir çoğu zaman. çiftlerdir. birbirlerine duydukları aşktan olsa gerek, hep daha fazlasını verirler size. dudaklarında bıraktıkları tuzu konuşurken tattırırlar. ve mutlulukları daima yüzlerinden okunur..


evet vardı zamanım.. hele de böyle içten, böyle muhteşem insanlar için. hatta bütün günümü bile harcayabilirdim onlara. sadece yüzlerindeki gülümsemeyi görmek için bile yapardım bunu! yaptım da..

eğer bir gün yolunuz sirkeci'ye düşerse oradan galata kulesi'ne çıkın. böyle aradan, taş merdivenli bir yol vardır orada. biraz yorucudur itiraf ediyorum ama hayal gibidir. tarih kokar, silemezsiniz üzerinizden. işte böyle bir günde karşılaştım bu iki güzel insanla. ellerinde makineleri birbirlerinin fotoğraflarını çekiyorlardı. tabi biraz zorlanarak..

- peki neden gelip sormadın bize fotoğrafınızı çekebilir miyim diye? eğer sorsaydın kabul ederdik ki biz! ama olsun biz sorduk, değişen bir şey yok. hadi başlayalım..


sonrasında ne olduğunu anlamadan galata'nın sokaklarında bulduk kendimizi. ikisi de birbirine öyle pozlar veriyorlardı ki; dedim acaba ben kenara çekilsem de onlar mı devam etse..

olmadı tabi ki, bırakamadım.. her zaman çıkmaz malum karşınıza böyle modeller. bir önceki yazımda da böyle bir modelle çalışmıştım ve hala onun mutluluğu var yüzümde. gitmiyor da.. bu sefer böyle oldu işte. harika iki modelle güzel bir çalışma oldu. bir sürü fotoğraflarını çektim ikisinin de. her zaman ki gibi beyefendi biraz daha çekingen, hanımefendi ise daha cesurdu. sanki o daracık sokaklar uçsuz bucaksız tarlalara dönmüş, yerimize sığamaz olmuştuk. tarih o kadar belliydi ki galata'da sizi içine hapsediyordu. eski taş binaların arasında biz değil, tarih bizden kaçmaya başlamıştı. ama yakaladık işte..


işte böyle güzel bir istanbul gününü, böyle iki muhteşem insanla geçirme fırsatı yakalamış birinin cümleleridir efendim bunlar. onları izlerken yaşadı hazzı, yazarken bir kere daha yaşamış; dirsek çürüttüğü ahşap sıraları hatırlamıştır. böyle saf, böyle masum aşkların gölgesinde kalmışlığım mahmurluğu, hafif soğuk havanın verdiği titremeyle birleşince ortaya bunlar çıkmıştır..


gelenek haline mi geldi bilmiyorum ama; bu yazıyı da bir şiirle bitirmek istedim;

sevmek gibi geliyordu her şey,
sevmek gibi gidiyordu kadın.
adının anlattığı canın teni yakmasıydı,
bir bulut, evet ama aslolan; bulutun suyu yağmasıydı..

şiirle biter dedim ama bitmedi. gelip bunu da söylemek istedim;

devrine hayran olduğum bu zaman için olsun yazdıklarım. öyle beter bir hal aldık ki artık; geride kalmışların en güzeli bile meşgul, en güzeli bile..


*daha fazla fotoğraf için; [bkz: fotoğraf albümü]



sipariş edilen yemeğin aşka dönüşmesi


eğer sokrates yemek yemenin felsefesini anlatmaya kalksa;

"ne gerek var söylemeye bakın işte budur"  
 derdi..


iş bu ahvalden mütevellit fazla konuşma gereği duymuyorum. duyamıyorum hatta.. 

bir insanın en sevdiği yemeği sipariş etmesi, sonra onu en sevdiği insanı bekler gibi beklemesi sanırım en güzel duygulardan biri. böyle olunca her anın bir portresini çizmek, o portrede yer almayı istemek suç olmasa gerek! işte böyle anların biridir efendim bu da. günlerdir belki de haftalardır yemek için beklediği yemeği önüne konmasını arzu eden, keşkelerini girişteki portmantoya asmış biri. çıkarken almayı istemediği de yüzünden belli..

yemek yemenin felsefesinden bahsetmicem elbette. haddim değil çünkü.. sadece onu beklemenin insana verdiği huzurdan, birazda heyecandan bahsedicem. fotoğrafa baktığınızda nedense bir eksiklik var gibi. sipariş ettiği yemeği bekleyen bir heyecan. kimi anların hüznünü yansıtan, kimi zamanda yemekten önce gelen salataya ekmek bandıran..


sormam lazım; neye değişirsiniz bu gülümsemeyi?? aklınıza ilk gelen şeyi söyleseniz dahi inanmam. allah aşkına nasıl bir mutluluktur ki bu insanı hiç etmediği kadar mutlu etsin! hani böyle hiç ummadık bir zamanda eski bir arkadaşını görmek, çoktandır istediğin ama alamadığın ayakkabıyı almak gibi..

unutun önceden yazdıklarımı siz benim. tanık olduğum bu anın ihtişamına kapıldım gidiyorum. sonrasında ne mi yaptım? sadece durup izledim.. bütün tabak bitip, arkasına yaslandıktan sonraki mutluluğunu görene kadar..

şimdi bu yazıyı bitirirken aklıma gelen bir şiiri yazmak gerek;

ölüp yok olma korkuların saçma,
yoktan varsa yükselen dalga oldukça;
sevgiyle isa gibi dirilmişsin sen,
ölüm yok artık sana dünya durdukça.



yalan söylemek için bir gerçek aramak



hadi bana bir yalan söyleyin. bundan gerçek olsun ama..


soğuk öyle bir hal alır ki bazen; iliklerinize işler, kanınızı dondurur. bazen de öyle anlar yaşarsınız ki; ne soğuk kondurur kanınızı, ne de yalan söyleyecek bir gerçek ararsınız. işte böyle anların birinde gördüm bu küçük kızı. şişli'nin arka sokaklarının birinde..

hani mağaza önlerinde sıcak hava üfleyen küçük mekanizmalar vardır ya; işte onların birinin üzerine oturmuş, soğuktan üşüyen ellerini ısıtıyordu. ilk defa bu kadar saf bir sıcaklık vardı dünya üzerinde. güneş bile ısıtmamıştı bu kadar dünyayı. lanet edecek ne kadar çok şey varsa ettim. susmak haddim bile değildi!


hala gülüyordu.. fotoğraflarını çekip oradan ayrılırken bir kaç adımda bir duraksadım. ne yalan söyleyeyim hayatımda onun kadar içten gülmedim, belki de onun kadar üşümedim bile. ayak uçlarıma bakıp yürümeye başladım sonra. her adımda sanki bir şeyler ezip geçtim. dur diyemedim, "gel" demek aklımın ucundan bile geçmedi. şimdi düşünüyorum da; her yağmur yağdığında oraya gitsem, sonra orada ellerini ısıtan küçük bir kız çocuğu görsem ve desem ki; "ben söyleyecek bir yalan bulmadım, sen bana gerçeği söyle.." acaba benim de yüzümde böyle saf bir gülümseme olur mu?

unutmadan; siz söyleyecek bir yalan buldunuz mu? bunun kadar gerçek ama..!


bir gülümseme için beklenen bir başkası


hava soğuktu biraz. aslında yürümek için idealdi ama yine de titretiyordu insanı. böyle anların birindedir efendim bu hanımefendi ile karşılaşmamız. kendisi beyoğlu'nun bilmem hangi sokağında; dışarıda bomboş duran masaların birine tek başına oturmuş, o soğuğa aldırmadan içkisini yudumluyordu. bense bu durumu garipsemiş halimle yanından geçerken bir an duraksadım ve sordum kendisine; "-fotoğrafınızı çekebilir miyim?"

"- tabi sorun değil.." dedi, şaşırmış ve hafif çekingen bir gülümseme ile. biraz yürüdükten sonra bu gördüğünüz pozu çektim. gidip hemen gösterdim kendisine. "-demek fotoğrafta da belli oluyor ne kadar sinirli olduğum.." dedi. bunu söylerken öyle bir hali vardı ki; sanki ben hiç orada yokmuşum gibi içten ve kararlıydı. tek kelime etmedim, edemedim! hafif yokuş aşağı yoldan yürüdüm ve ileride durdum. şimdi yapmam gereken bir kaç poz daha mıydı, yoksa çekip gitmek mi? 


ben ikincisini yaptım! durdum ve bu yukarıdaki pozu yakalayana kadar bastım deklanşöre. bundan önce ne kadar fotoğraf var elimde ya da kaç defa bastım deklanşöre inanın saymadım. ama eminim otuzun üzerindedir. hepsinde o ilk fotoğraftaki, kendi deyimi ile "-sinirli" hali vardı. ne içindi ya da neyeydi bu sinir inanın bilmiyorum. sorsam söyler miydi inanın buna da emin değilim! 

bu gülümsemenin sebebine gelince efendim; bir arkadaş. ya sinirli  haline sebep olmuş, bundan önceki otuz bozu verdiren arkadaş ya da onunla hiç alakası olmayan sadece o derde ortak olmak için gelmiş bir arkadaş..

bu gülerken gördüğünüz hanımefendinin karşısına oturdu kendisi. sadece ona bu gülümsemeyi vermedi elbette. bana da oradan gönül rahatlığı ile ayrılma huzurunu verdi..

dicek pek söz yok! dostlukları daim olsun..

*bu arada fotoğraf albümü kısmında bir kaç fotoğraf daha var bu anın hatırası.

"şimdi yeni şeyler söylemek lazım.."


babam olup olmadık zamanların adamıdır. hep bir yerde sabit kalamayanlardan birazda. sürekli "tebdil-i mekanda ferahlık vardır.." der durur. ben tabi sonraları anlıyorum ondaki bu değişim, gelişim olgusunu..

şu içinde bulunduğunuz mekan-ı levazımattan bahsediyorum efendim. görüldüğü üzere değişti, bir garip haller oldu kendisine. uzun süredir değişmeye yüz tutmuş bu halini bir şekle şemale sokmak isterdim, sonunda oldu. sabahlamalar, kod ayıklamalar derken bunu çıkarabildim ortaya. renkleri hazır bir şablonun üzerine bunu inşa ettim yeni baştan. artık fotoğraf ablümüm bile var :] daha büyük boyda, teşhire daha müsait. FKH adamının kim olduğunu gözler önüne seren bölümümüzde güzel oldu bence :] bütün kirli çamaşırlar ortada. daha gelişir mi? elbette! iş bu durumdan mütevellit efendim; takdir de sizin, tekdir de.. 

Hz. Mevlana'nın da dediği gibi;

"Ne kadar söz varsa düne ait
 Şimdi yeni şeyler söylemek lazım."


nedenini sordular, bende söyledim..

bundan bir ay önce "İstanbul Bilgi Üniversitesi Haber Merkezi -HaberVesaire- bölümünde muhabirlik yapan bir dost bana bloglar ile ilgili bir haber hazırladıklarını ve küçük bir söyleşi yapmak istediğini söyledi. geri çevirmek olmazdı elbette.. haber geçenlerde yayınlanmış. kendileri aşağıda. beğeninize sunarız efendim... 



- blog yazma sebepleriniz nelerdir?

+ bloğumu sadece aklıma gelen, takılan ve kendi anılarım için yazıyorum. olay sadece kendim için. başka bir şey için değil.. bir açıdan kendimi bir yerlerde ifade etme isteği sanırım. bunu ekşi sözlükte de yapabilirdim ama olay sadece bu değil tabi ki. fotoğraf çekmeyi çok sevdiğim için paylaşma imkanım var. yazılar ise her zaman ifade etmede bir araç. blogda bunu yapabilmem için bir vesile..

- bloğunuzu açarken bir çıkış noktanız ya da hedeflediğiniz bir amaç var mıydı?

blogu açarken kesin bir amacım olmadı. sadece ben bu düşündüklerimi çektiğim fotoğrafları bir yerde paylaşmalıyım mantığı. sanırım amaç sadece kişisel..

- bloğunuzun aylık ya da haftalık okunma oranı nedir? az okunduğu zaman bu durum sizi olumsuz olarak etkiliyor mu?

belli başlı okuyucularım var. onların haricinde yurtdışından blogumu okuyan insanlarda var. onlara da hitap etmek hoşuma gidiyor. fotoğraf evrensen bir şey ve bu herkesin ilgisini çekiyor. az okuması da hiç moralimi bozmaz. ben önceden de dediğim gibi asıl olarak kendim için yazıyorum..

- maddi olarak google adanse gibi yerlerden kazanç sağladınız mı? daha doğrusu maddi bir kazanç kazanmak beklentilerinizin içinde var mı?

maddi bir şey hiçbir zaman düşünmedim. bu maddiyat ile olacak iş değil bence..

ilk açtığınız zamanla bu günü karşılaştırdığınızda bloğunuzda nasıl bir gelişme var? daha geniş kitlelere seslendiğinizi hissediyor musunuz?

gelişme her türlü, her zaman var. okunma durumunun fazlalılığı da çok sevindirici. yazılarımda bu oranda daha fazla gelişti tabi ki. daha sağlam basıyorum sanırım yere.. olması gereken de bu belki de..

bu güzel söyleşi için Görkem KeserGüventürk Görgülü'ye ve onlar vesilesiyle HaberVesaire ekibine bir kere daha teşekkürler..

edit: bu arada kitap okuyan sultanahmet'te güneşin tadını çıkaran bir hanımefendi. tarihin göbeğinde satırlara dalmış. rahatsız etmek olmazdı..

güneşte ısınan öğle yemeği


iştah açmak için yapmıyorum baştan söyliyim.. 

beyoğlu'nun arka sokaklarında bir restorant mekanımız. güneş o kadar güzel vurmuştu ki üzerine artık zamanı gelmişti deklanşöre basmamın. yemeğin sahibi güzel bayan fazla yemeden hallettim bende işimi. tam manasıyla neyi yediğini görmek için buraya tıklamak kafi. ha ondan sonra hakkında yapacağınız yorumları (hakarette olabilir) göğüslemeye hazırım :]

hadi iyi acıkmalar size.. :]

fotoğraf 75x300 minolta lens ile baya uzak bir mesafeden çekildi.

bir ayakkabının başına gelenler


istanbul'da bir sokak.. 

olması gerekenlerin bir hiyerarşisi var karşınızda. ayakkabıyı boyatan hanımefendiyi şuan görmüyorsunuz. kendisi; amcamızın yanındaki yüksek taburede kısa eteğinin verdiği dikkat çekiciliğin keyfini süren, elinde deri evrak çantası ve şık takımı içinde bir holding çalışanı. o an ki tek amacı yüzlerce lira verdiği ayakkabısının parlaması. bu amacına da ulaşmışa benziyor..

gelelim amcamıza. aslında onun da tek derdi o ayakkabının parlaması. yoksa alacağı en fazla beş lirayı filan düşünmüyor bile. çünkü hiç yapmamış böyle bir şey, düşünmemiş parayı. tek derdi memnun etmek müşterisini ki bir daha gelsin ayakkabı boyatmaya..

bir de ayakkabı var tabi bu fotoğrafta. bu hikayenin baş aktörü olduğundan habersiz üzerindeki yükü kaldırmaya çalışıyor. kadının istediği her zaman temiz ve parlak olması, amcamızın ise geçerken uğramasına olan hasreti!

şimdi sormak lazım. elindeki boya lekesi hiçbir zaman silinmeyen amcamız mı asıl kahraman, yoksa yüzündeki makyajı silmek için verdiği kremin parasıyla on kere ayakkabı boyatabilecek hanımefendi mi? 

1614 km'de barcelona, valencia, madrid, roma {bölüm ve sahne 5 \ extra}



başlarken bir de extra bölümümüz olacak demiştim hatırlarsınız belki :] aslında çok düşündüm ama sanırım yapmasam bir sürü şey eksik kalırdı.. işte bende kalmaması için yazıverdim efendim. baştan söyliyim; "kimse bana bunun suç olduğunu söylemesin, göz hakkı denen bişey var kardeşim bu dünyada!"

bölüm 1 {planlama}


efendim bu aşamada araç sürerken kendimi(z)i oyalayacak, böyle ne biliyim atıştıracak bir şeylerin olmasının hepimiz [ben, mcd, sem] için faydalı olacağını düşündük. bu yüzden de konuyu daha derinlemesine incelemek için çeşitli planlar yaptık! sade ve öz planlardı ama bunun kimse bu şekilde olacağını tahmin etmemişti. 

valencia'dan madrid'e giderken alışılmamış bir şey dikkatimi çekti. konuyu netleştirmek ve kendime yandaş bulabilmek için o an [genelde sürekli] uyuyan iki kişiye başvurdum. kendileri de bana hak verdi. konu mu? haa pardon; efedim konu yol boyunca sağlı ve sollu hiç bitmeden devam eden portakal ve mandalina bahçeleri idi. onlarda bana onay verdi. bunun bir göz hakkı olmalıydı! oldu da..

bölüm 2 {artık dayanacak gücümüz kalmamıştı}


evet kalmamıştı. valencia -> madrid yolunun kaçıncı km'idik hatırlamıyorum çektim kenara ve bu mandalina bahçesine doğru koşmaya başladım :\ kolay olmadı tabi etrafı metal bir çit ile çevriliydi. sahibi var mı yok mu hiç düşünmedim şahsen! umurumda da değildi hatta. eğer yakalanırsam dicektim  "al abi parası ne kadarsa" (yerse tabi!)


telaş!!! hemde haddindan fazla. yarabbim nasıl bir koku.. ben hayatımda bir bahçenin bu kadar güzel koktuğunu görmedim. nasıl bir mandalina kokusu, nasıl bir cezbediştir inanamazsınız :] itiraf ediyorum zamanım olsa oturur biraz daha koklardım yeminlen. yoktu tabi ki.. dedim ya telaş. ulan diyorum bizim orada olsa adama "yapma be dayı, iki mandalin için yapılcak iş mi?" dersin ama elin ispanyoluna nasıl anlatıcan derdini?!? tamam telaş var ama benim gözüm doymuyor ki kardeşim. koku o kadar güzel ki kendime hakim olamıyorum :] aldıkça alasım geliyor.{çaldıkça demiyorum farkındaysanız!} deim yeter artık bu kadar topukla..

bölüm 3 {yeter lan artık kaç kaç}


bu fotoğrafı koyup koymamak için çok düşündüm aslında. sonradan utanır mıyım dedim ama nerde bende o yüz :] yaa bi dakka ya! neden utanıcam ki? ben kalkmış taa türkiye'den gelmişim, iki mandalina {tamam 16 da olabilir} aldık diye idam edilecek değiliz ya? onlar gelse buraya bahçeden mandalina aldı diye kızacak mıyız adamlara? tabi ki hayır. eğer sahibi orada olsa isticektim izin ama yoktu napıyım?! 


ya bir de ne biçim çit yapmışlar telden!  zor tımandım valla. sanki gece gelip bütün hasadı toplucaz :] aldığımız bi kucak mandalina. neyse ben topukladım olay mahallinden. arkama bakma fırsatım olmadı, olsa bakardım :] çitten atlarken ganimeti çimlere atıp atladıktan sonra geri toplayacaktım. sonrasında aklıma cebime doldurup atlamak geldi ama başarılı olamadım :] 


neyse atladıktan sonra bütün ganimeti tekrar toplayıp arabaya doğru yürüdüm! tamam tamam koştum :] valla itiraf ediyorum sahibinden izin alıp yeseydik o mandalinaları bu kadar zevkli olmazdı. tamam belki yaptığım yanlış ama dedim ya "göz hakkı" denen bişi var bu dünyada. hem masumduk yaa, valla masumduk. en azından ben öyleydim :]

unutmadan bu fotoğrafları çeken sem'e dicek lafım yok! adama binbir zorlukla dalından mandalina topluyoruz adam bizi kayda alıyor. hiç utanma arlanma kalmamış bu adamlarda hiç!! :]

dakikalar sonra gelen edit: gururluyum çocuklarım için çaldım! :]

1614 km'de barcelona, valencia, madrid, roma {bölüm ve sahne 4 \ roma}

sevmek gibi geliyordu her şey,
sevmek gibi gidiyordu kadın!
adının anlattığı canın teni yakmasıydı.
bir bulut.. 
evet ama aslolan, bulutun suyu yağmasıydı!
italya \ roma


ispanyol merdivenleri ve bu hanımefendi ile başlayalım efendim roma'ya.. hani şu günün her saati insanların oturup kendini dinlediği, karşılarında akan çeşmeye bakıp "acaba" larını düşündükleri çeşmeyle. maceramız başlarken aklımızda italya yoktu. hatta bunu kim soktu aklımıza onu da bilmiyorum. birden çıkıverdi karşımıza. ben ikinci kez, sem ve mcd ise ilk kez tanıştı roma'yla. geçen sene tam bu zamanlardı. bir sabah kalktım ve "ben italya'ya gidiyorum!" dedim. bir hafta içinde vize, bilet vs. halledip sırt çantamı da hazırladıktan sonra bastım gittim italya'ya. bütün italya'yı trenle keşfettim. tek başıma.. 


ispanya'dan dönerken dokuz saat rötarli bir uçak bekliyordu bizi roma'da. dedik acaba? iyi ki de demişiz. sırt çantaları emanete bırakıldıktan sonra çıktık havalimanından...

italya\roma için çok fazla şey söylemeye gerek yok sanırım. ispanya'da ne kadar tarih varsa, italya'da bunun üzerine on kat daha koyun! her köşesinden tarih fışkırıyor sanki. köklü bir medeniyetin temelleri atılmış, en ihtişamlı dönemi burada yaşanmış. haliyle de eserleri dün gibi ayakta. fazla vaktimiz yoktu. epi topu 4-5 saat.. böyle olunca iş başa düştü. roma'ya gidipte görmemek olmaz dedirtenleri yapalım dedik. geçen seneki tecrübeden mütevellit aldım sazı elime. ilk olarak "via del corsa".. roma'nın en meşhur\merkezi caddesi. bizdeki hangi caddeye benziyor söylemeye gerek yok herhalde :] 


bu caddede yürürken dikkatinizi sağlı sollu insan kuyrukları çeker hep. her yüz metrede bir vardır  bunlardan. neden bekliyorlar diye merak etmiştim geçen gidişimde. sanatsal bir faaliyet için efendim bu sıralar. ya bir resim sergisi ya da bir tiyatro oyunu. bir dakikalarını sanatsız geçiremiyorlar anlıcanız. hani bir gün giderseniz merak etmeyin diye anlattım. ben yaşadım siz yaşamayın yani :]


bu şehirde insanlar birbirine aşık! kıskanmak mı lazım yoksa imrenerek mi bakmak gerek bilmiyorum. bu poza benzer elimde en az üç çift daha var. onların bu anını fotoğraflamak, aşklarına şahitlik etmek gibi.. 


yukarıda azda olsa bahsettik ama tam anlamıyla değinmeden olmaz. dedim ya bu şehirde insanlar birbirine aşık diye, işte bu merdivenler asıl mekanları onların. kimi dinlenmek için, kimi sevgilisine sarılmak için orada. "ispanyol merdivenleri" nden bahsediyorum. burada oturup bir şeyler yazmıştım geçen sefer. bu sefer nasip olmadı ama o sefer ne yazdığım dün gibi aklımda..


içinden ne diledi bilmiyorum ama tam zamanında yakalamışım :] "aşk çeşmesi" dediğimiz mekandayız. insanlar başlarının üzerinden attıkları bozuk paralarla kısmet aradıkları mekan yani :] şaka tabi ki.. umut edilen her ne varsa olması için harcanan çaba kutsaldır. mcd'de sanırım bu inançla attı parayı. valla sormadım ne diledin diye ama barcelona'daki çabasını gördükten sonra neye olduğunu az çok tahmin edebilirim sanırım :]


bundan bahsetmesem olmazdı sanırım :] italyan pizzası ile ilgili görüşlerimi daha önceden yazmıştım kutsal bilgi kaynağında. gitmişken tatmadan olmadı tabi ki de. geçen sefer ki seyahatimde de yine beni hayran   ama bu sefer ki daha bir güzel geldi bu kurtlar gibi aç bünyelere :]


başlamadan şu fotoğrafın üstüne bi tıklayın :] nasıl ama ? burada pizza tartılarak satılır efendim! evet yanlış duymadınız tartılarak.. istediğiniz çeşidinden istediğiniz büyüklükte kestirirsiniz, sonra kesen kişi teraziye koyar ve biraz daha ısıttıktan sonra servis eder. seçerken o kadar kendinizden geçersiniz ki önünüze geldiğinde; "lan napmışım ben!" dersiniz. ama yine de nasıl oluyorsa biter o koca tepsideki pizza :]


patlıcanlı, brokolili, acı soslu vs. çeşitleri var. peynirin tadını hiç bu kadar doğal, o gevrekliğin kıvamı hiç  bu kadar leziz gelmez size.. malzemelerin hamurun üzerinde durması için çaba harcarsınız, o kadar boldur yani. acaba şundan da denesem mi diye sakın ola tereddütte düşmeyin! sonra benim gibi pişman olursunuz.. :] o brokolili pizzayı denemediğim için halen yastayım..


yavaş yavaş bitiriyoruz macerayı.. zaman öyle çabuk geçiyor ki; "acaba gitmedik mi?" demeye başlıyorum. bu hem kötü hem de çok iyi benim için.. bir sonraki için sebebim oluyor! sebep aradığım için değil, sadece beni itecek bir şeyler arıyorum. bazen buluyorum bazen de olmasına gerek kalmıyor. "kendi yağıyla kavrulmak" deyimini yakıştırıyorum kendime çoğu zaman. hep bir sebepten ötürü dikleniyorum hayata! iyi de yapıyorum... roma'dan ayrılırken artık bittiğinin farkında olduğumuz anıların izdüşümü vardı yüzlerde. yorgunluktan ziyadesiyle keyif almak daha doğrusu...


bu macerada ben yokum efendim. çünkü keşfettiğim bir şey yoktu roma'da. ne varsa sem ve mcd içindi. onlar ilk defa gördü via del corsa'yı, ilk defa yediler italyan pizzasını italya'da. bu yüzden kendime verecek ne bir sözüm ne de bir hesabım vardı. sem'in ya da mcd'nin var mıydı bilmiyorum ama yüzlerindeki o hal maceranın bittiğini ifade eden hüznü belli ediyordu sanırım. iş bu pozları çekerken hep acaba nasıl görünecek diye merak ettim. şimdi bakıyorum da o küçücük pencereden gördüğüm kişilerle büyük hallerini gördüklerim arasında çok ama çok fark var. bunlar daha iyi anlatıyor hallet-i ruhiyelerini...

sona yaklaştıkça kelimeler nedense daha acıtıyor. olsun varsın, bu da bir nevi kendi iç hesaplaşmamız :] biten her şeyden arta kalanlar anlatır ya size özeti. işte bende o özete imrenerek bakıyorum. hep "iyi ki yapmışım" var dilimde. olası bir pişmanlığı aklıma bile getirmiyorum. olmayacak duaya amin demelerin bilmem kaçıncı perdesidir bu bilmem ama; son perdesi olmayacağı kesin! işte bunu biliyorum...

1614 km'de barcelona, valencia, madrid, roma {bölüm ve sahne 3 \ madrid}

ispanya \ madrid

şimdi anlatmaya başlasam ve desem ki "oradaydım!" eminim çoğunuzun için pek bir anlamı olmayacak. hatta yazıya başlarken kullandığım iki renk için çoğu kişi kızacak belki de.. ama sadece şunu söylicem; "oradaydım!"


bir önceki yazımda belirtmiştim madrid'in bizim için önemini. gönül verilen arma için bir deplasman daha yapacağımızı. yaptıkta, hemde en güzellerinden birini.. madrid'i belki bu şekilde hatırlayacağım hep ama anlatmam gerekenin madrid olduğunun farkındayım :] 

gidişlerin en güzeli, bir dönüşü olduğunu bildiğinizdir. eğer bunun farkında iseniz hep bir bilinmezlik bekler gittiğiniz yerde sizi. ve içinizde zerre kadar umut taşıyorsanız, hep beklediğinizden fazlasını bulursunuz gittiğiniz yerde. bizde giderken hep bir umut taşıdık içimizde. zerre kadar değil ama, böyle sırtımızda binlerce ton ağırlık yaparcasına. ama taşıdık işte.. hem de çok güzel taşıdık! yukarıdaki fotoğrafla başlamamın nedeni siyah&beyaz bir fotoğrafta bu kadar ihtişamlı çıkan bir yapı daha görmemiş olmam! madrid'in en ünlü sarayı burası. ok büyük bir alanı kaplıyor, gördüğünüz sadece giriş kapılarından biri. içine girip gezmek konusunda tereddüt yaşadık, girmedik sonunda :] eksik kalanlar sadece bunlar olsun dercesine..


sokakları günün her saati bu kadar canlı bir şehir yoktur sanırım ispanya'da. sabahın köründen tutunda, gecenin bilmem kaçına kadar insanlar sokaklarda. herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyormuşcasına hareket halindeler. işin garip tarafı sizi de sürüklüyorlar peşlerinde. alamıyorsunuz kendinizi onları izlemeden. katılıp gidiyorsunuz arkalarından onlar nereye giderse.. 


sürüklüyorlar dedim ya? hah işte bu birazda sizinle alakalı.. eğlenmek isteyen  ya da "bakalım acaba geceleri nasılmış bu şehir?" diyen biriyseniz kesinlikle tam yerindesiniz. madrid gece hayatı alışılagelmişin dışında. gündüzleri geçtiğiniz sakin sokaklar geceleri bambaşka bir silüyete bürünüyor. ne yalan söyleyeyim iyi de ediyor. kaldığımız hostel tarihi bir yapıydı. işletmecileri en alt katını bir bara çevirmiş. saat 23'ten sonra açılıp geç saate kadar hizmet veriyor. eğer orada katılmak istemezseniz madrid gece hayatı için turlar düzenleniyor. 15 € karşılığında sizi kaldığınız hostelden alıp iki güzel bara oradan da bir gece kulübüne götürüyorlar. her barda ve gece kulübünde ilk içtiniz bedava hemde :] kısıtlı parayla seyahat eden bir bünye için bal-kaymak. ayrıca yalnız da kalmıyorsunuz. sizin gibi hostelde kalan bilmem kaç milletten insanla birliktesiniz. eğer çekingen bir bünyeye sahip değilseniz muhteşem bir gece sizi bekler benden söylemesi :]


sağdaki fotoğraf kaçıncı karşılaşmam bilmiyorum. bu bayanla değil tabi ki, pozla :] dedim bu sefer bunu anlatmalıyım. eğer yabancı bir ülkede iseniz dikkatinizi sürekli sizin gibi gezen, olanı biteni anlamaya alışan insanlar takılır gözünüze. bu bayanda onlardan biri. yabancısı olduğu bir şehirde sırtında çantası yolunu bulmaya çalışıyor. onları o kadar çok benzetiyorum ki kendime, diyorum acaba bir gün kesişecek mi yollarımız bunlardan biriyle. diyecek miyim acaba; "ben seni bir yerden hatırlıyorum? geçen sene italya'da.." diye. söz dersem anlatırım...


güneşin tadı.. mevsimin kış olduğu bir anda açan güneş nasıl bir mutluluk hissidir yarabbim! böyle iliklerinize kadar ısıtır, gözleriniz kamaştırır filan.. bu elemanda bunu düşünüyor olacak dönmüş yüzünü güneşe dalmış gitmiş. yanından geçerken makinemi elime aldığımda tereddüt ettim uyanır mı acaba diye.. uyanmadı! hatta haberi bile olmadı :] ama sizin haberiniz var artık..


yukarıdakinden haberiniz oldu ya bundan da haberiniz olsun istedim. madrid'i keşfederken karşımıza bir mekan çıktı. böyle bir sürü yerden giriş kapısı olan, deli gibi güzel kokular gelen bir mekan. içine girip gezmeye başlayınca anladık ki küçük bir mısır çarşısı çıktı karşımıza. çeşit çeşit mezeler, küçük kavanozlarda reçeller, tapaslar vs. hemen oracıkta alıp şarabınızla birlikte yiyebileceğiniz ayaküstü masalar bile var. şimdiye kadar hiç görmediğim şekilde hazırlanmış sandviçler, öğleden sonranın o mahmurluğunda size yarenlik etmeye hazır bekliyor. şık hanımefendiler, jilet gibi takım elbiselerinin içindeki beyefendiler iş çıkışı buraya uğramayı adet edinmiş tahminimce. sadelik filan aramamak lazım sanırım böyle durumlarda. elde duran kadehi güzel yapan her zaman fönlü saçlar olmuyor bence. birazda işin içine asalet ve şıklık girmeli. bedeni saran bir Ermenegildo Zegna sanırım ne demek istediğimi çok iyi anlatır.. böyle olunca bizde fazla duramadık orada. üstümüzdeki jean pantolonların sırıttığı gün gibi aşikarken, asaleti ile başbaşa bırakıp çıktık . haa unutmadan tam çıkarken denediğim bir reçel vardı. ne reçeli olduğunu hatırlamıyorum ama o alışılmamış tadı hala ara sıra ağzıma geliyor gibi. siz siz olun sadece merak ettiğiniz için bir şeyi denemeyin. sonuç her zaman güzel olmayabiliyor :]


az da olsa yemekten bahsetmişken araya sem'i almam gerektiği geldi aklıma :] yahu bu adamla alakalı anlatacaklarım nedense hep bir yerden yemeğe bağlanıyor. ağzının tadını bilen bir adam bu sem. öyle her şeyi yemez. yeyince de iyi yer. uzun bir süre yemeklerimi yeme fırsatı bulduğu için şanslı olan kesimden kendisi ayrıca :] madrid'teyiz. yiyecek bir şeyler bakınıyoruz. öyle lüks restoranlara girip yüzlerce yüro bırakacak adamlarda değiliz haliyle. yorgunluk ve açlık hat safhadayken birden sem ağzından kaçırabileceği en güzel itiraflardan birini kaçırdı :] "oğlum uğur yemeklerini özledim lan!" ilk başka kaldım şöyle bir. acaba yanlış mı işittim sandım! ama yok sem bildiğin benim yemeklerimi özlemiş. bende tabi bir kabarma durumları filan :] işin garip yanı itiraf öyle bir anda geldi ki, hepimiz açız ve özlemişiz şöyle sulu bir yemeği. hafif özlem çiselenmesi yaşandı madrid'in göbeğinde. dedim şuradan bir küçük tüp bir tava bulup menemen mi yapsak :] sonrasında çok geyiği döndü tabi bu menemen'in ama olmadı tabi. ama yapsam kesin hayran kalırlardı buna eminim. nereden mi biliyorum? tecrübe ile sabi efemdim. elin amerika'sında yaptığım menemen'i parmaklarını yercesine silip süpüren insanlar tanıdım çünkü :]


rahat duramıyorum.. ne zaman metroya binsem illa birine doğru yönelecek o objektif. illa birini yakalayacak hazırlıksız. kalabalıktı o gün metro. gördüğünüz adam benden baya uzaktaydı. şöyle aralardan kıvrılıp çekmek istedim kendisini. ilkinde başarısız bir atak! dördüncüde anca bunu yakaladım. tamam da ne var bunda şimdi diyebilirsiniz. belki de haklısınız ama o an o adamın karşısındaki kadına bakışı ve sinirli tavrı hiç olmadığı kadar gerçekti. şiddet belki de insanı hiç beklemediği yerde yakalıyor.  ve işin kötü bırakmıyor yakasını... dicek fazla bişey yok sanırım. adamın hali her şeyi anlatıyor..


bir renge bağlı olmak konusu açıldığında hep rekabet mevzuhu da girer devreye. zaten rekabet olmadan bir anlamı yoktur o renge aşık olmanın. fanatizmin zirveye vurduğu anlarda hep frenledim kendimi. mantıklı düşünmeye zorladım bir bakıma. işte o zaman dedim ben bu takımı iyi ki tutuyorum diye.. bir de deplasmanlarda olduğum zaman hissederim bu duyguyu. epi topu bin, binbeşyüz kişisinizdir. karşınızda en az 25-30 bin kişi size acıyan gözlerle bakar. ama siz o kadar eminsinizdir ki kendinizden ve tuttuğunuz takımdan, bir şeylerin düzgün gideceğine emin olursunuz. mcd'de böyle inandı bütün macera boyunca. dedi; "en azından 1 puanı var bu deplasmanın!" dediği de oldu. maç günü yaklaştığında ne zaman baş başa kalsak kendimden emin bi ses tonuyla; "oğlum deli olcak deli! inleticez calderon'u!"  dedim. bunu da yaptık! şimdi düşünüyorum da  eğer kendimizden emin olmadan gitseydik ve yine berabere kalsaydık bu kadar zevkli olmazmış. bütün macera boyu her şeyi planlamadan yaptık ama bunu planlamadan yapamazdık. olmazdı, bize yakışmazdı! sonucu ne olursa olsun verilen destek hep kutsal olmalıydı tribünde. öyle de oldu.. gol sonrası sevinmekte o kadar haklıydı ki bir avuç taraftar, stada yürürken haykırdıkları her tezahüratı sanki ilk defa söyler gibiydiler. hayran kaldım, hemde bildiğim her besteyi her duyduğum anda..


"bir insanı sevmekle başlıyordu her şey ve boşanmak için en az iki şahit gerekiyordu." şimdi bu dizeden yola çıkıp anlatmaya kalksam eminim eksik kalır bazı şeyler.. o yüzden sadece yazmak en iyisi. bu iki kişi gecenin bir vakti sokak ortasında ne konuşuyorlardı bilmiyorum. ben sadece anın yalancısı olucam. durdukları yol bizdeki istiklal caddesi tadında cıvıl cıvıl  bir mekan. bu çifti onlardan ayıran ise paylaştıkları duygu. ikisi de birbirine öyle içten bakıyordu ki sanırım ikisininde birbirine edeceği bir itiraf vardı. fotoğrafa baktığınızda erkeğin ciddiyeti kıza biraz etki ediyormuş gibi gelebilir, hatta öyle olsun. ancak kızımızın ona bakışındaki gülümseme hiç yoktan 1-0 önde başlatmış gibi.. kazanan kim olur, kim galip gelir bu savaştan bilmiyorum ama yukarıda bahsettiği iki şahide gerek kalmayacağı çok aşikar..


geçen macerada gülmeyen fotoğrafımı koyunca somurtkan bir insan olarak algılanmamak için bunu böyle seçmek istedim :] bu fotoğrafı koyarken aklıma maçtan çıktıktan sonra yaptığım tek kişilik bir protesto geldi. istanbul'da yaşayanlar bilir efendim metrobüs işkencesini. calderon'dan çıktıktan sonra yorgunluk had safhada.. birden hostelin yakınında bir yerden geçen bir otobüs geldi. dedik binelim.. kalabalık var tabi. neyse otobüsün ön kapısından girerken aklıma birden metrobüsün 2 ytl olduğu zaman samiyen'de yaptığımız protesto geldi :] "metrobüs metrobüs 2 ytl, zehir zıkkım olsun belediye'ye.." bende başladım otobüse binmek için sıra beklerken bunu haykırmaya :] çoğu yurtdışından gelmiş renktaşlar normal olarak saf saf bakmaya başladı. ne diyor bu diye.. baktım aradan bir kaç kişi de söylüyor ama arada kayboluyoruz :] dedim bari susalım..

böyle bir anıyla kapandı madrid macerası. biz istediğimizi alarak ayrıldık, aklımızda dört gün sonra samiyen'de yapılacak maç vardı.. gerçi mutlu ayrıldık ispanya'dan, hem de çok mutlu. arkamıza bakarken yaşadığımız yüzlerce anı, tanıştığımız onlarca insan vardı. biz sıradaki durağı türkiye düşünürken italya\roma çıktı. eskilerin dediği gibi orada da içecek suyumuz, yiyecek ekmeğimiz varmış.. :]