kısım 5: gökyüzünün yosemite hakkında düşündükleri..

.

bu bi' geriye dönüş. zamanında çok fazla insan tarafından ziyaret edilen ve hakkı elbette ki verilmiş ulusal parkların en güzeline hem de. ismi zürih kadar güzel, haşmeti piramitlerden de büyük bir ulusal parktan bahsediyoruz. şanslı kesimden zührelerin kendileri içinde ne kadar önemli olduğunu, simokin giyilen davetlerde bahsettiği başlı başına bir eser. ve inanır mısınız bu haykırışların hiçbirine bu kadar asi ve baki seyirci kalınmamıştı..


ki zaten başınızı kaldırdığınızda da belli oluyor. ihtişam, bütün boyun ağrılarının müsebbibi. düzgün uyku uyuyamıyor olmak bile güzel onun yüzünden. kabusların da hakeza.. sefillik sonrasında bize ve daha çok size minnet etmemek. sürdürülebilir şey değil bu.. haçlı seferlerinden bu yana insanoğlunun hiddetinden korunmuş, ateşe maruz kalmış ve yanmış. cümle kurarken dahi insanı ürküten bir haşmet bu, başka bir şey değil.. 


su.. bu parkı belki de bu kadar çekici hale getiren en büyük unsur. muhtelif zamanlarda azalsa da, yine de kendine dakikalarca baktırabilen alamet-i farika. temiz, başka bir açıklaması yok; tertemiz.. yüzlerce metre yüksekten akarken de, ayak bastığımız toprakta süzülürken de tertemiz.. 


ve yine gökyüzü. sona yaklaştığını anladığından mıdır bilmem half dome dahi bu oyundan biraz geride duruyor. yakından bakınca üzerinde tırmanan insanları görebileceğiniz bu davasa kaya parçası; bir ulusal parkın içindeki, insanoğlunun erişebileceği en güzel şeylerden biri. aynı hizada olmadan bile güzelken, aynı hizaya geldiğinide sizi nasıl dehşete düşürür tahmin bile edemiyorum..



aslında hepsinden çok fazla yok yaşadığımız korkuların, biriktirdiklerimiz dışında. halefi selefe kırdıran, özlemlerin bir kaçı hariç. şimdi bu muhteşemliğin bize bıraktığı izleri sarmak için tekrar ihtiyaçımız var;

elbette yosemite'ye..




..week 51 is over!



kısım 4: peki yosemite bunu hakediyor muydu?

.

peki yol almak vazgeçilmez olduğunda, bize ve bizin gibilere biraz olsun acıması olacak mıydı? bu soru eşiliğinde adımlıyorduk küsüratları. ilk olarak bize bahşedilen nefesimizi tükettik derin dehrizlerde. ardından hiç olmayacak, olmamış ya da oldurulmaya imkan dahi verilmemiş senfoniler çalındı kulaklarımızda. notaları dahi yazılmamış, bir taksim edasıyla icra edilen bu eser, dünyanın en güzel ulusal parklarını birinde karşımıza çıktı. ilkeli davranma çabalarımız onun güzelliği karşısında peyhude birer çabadan başka bi' şey değildi elbet. zahmet edeip derhagına çağırmamış olsa, hiç yaşamamış hissedecektik bu evrende. zalim, yine zalim olacaktı.. galip, gine galip.. 


ilk değildik elbette. bizden öncesi de vardı, sonrası da. sırf başkaları ayak bastı diye bunu anlaşılabilir karşılamamız mümkün değildi. böyle olduğu için de parkın uçsuz bucaksız noktalarına adım adım seyahat ediyorduk. bi' nebze de olsa bıkmadan usanmadan yürüyorduk; çünkü burada geçireceğimiz zaman hayatımızın geri kalanında geçireceğimiz zamanların yanında çok da cezbedici değildi. 


manzaralı olsun diye hatırımızda kalan bütün lafzalalar, seçili ürünlerde yapılmış kampanyalar gibi derin anlamlar arama ihtiyacı hissettik elbette. anlatacağımız anılarda ince detaylar da olmalıydı. zaten kısa zamanda bütün bunları yaşayabilmek için elimizden geldiğinde km yaptık. koskoca ulusal parkın en derin dehrizlerine yolculuk yapmış bizlere neyin yetip neyin yetmeyeceğine artık biz değil toplum karar verecekti. sevgi bunun hiçbir yerinde bulunmuyordu. tek varolan özgüven eksikliği bu ihtişamın karşısında..




artık kendimizden ödün veriyorduk ki bu normal karşılanmıştı bütün evrende. biz hiç ayrılmamak üzere vedalaşıyorduk zaten bütün metrekarelerinde yosemite'nin. sanırım en büyük hatayı da burada yapıyorduk..




..week 49 is over!



kısım 3: pergeller, çemberler ve yosemite sarmalları..

.

kesin olarak böyle bir sonuç beklemiyorduk. beklentilerimizin karşılanması için tabiattan yaptığımız talepler, kockoca ulusal parkın her metrekaresinde yerini almıştı bile. arabadan baktığımızda gördüğümüz manzaralar bile tarif edilemez güzelliklerdeyken, indiğimizde bizi karşılayacak olan manzara kim bilir nasıldı. öyle şiddetli duyguların arifesinde önümüze çıkan bütün serzenişleri bir kenra bırakıp devam ettik o beklenen manzaraya karşı. ev sahibimiz bu anı;" jurassic park filminde bir sahne vardır ya hani, başroldeki adam parka ilk girdiğinde karşısına o inanılmaz manzara ve dinazorlar çıkar da adam ağzı açık şekilde bakakalır.." şeklinde tasvir etti. evet gerçekten de öyleydi bu manzara. ama bunu size gösterecek kadar da spoiler katili değildik, olamazdık da..


yolculuk sırasında yosemite'nin iradesine boyun eğmek, belki de istifade edebileceğimiz en mecburi olguydu. çünkü kaldığımız evin bahçesinden parkın girişine kadar giden yolda dahi kimsesizlik ve yoksunluk çekiyorduk. çünkü dünyanın en güzel ulusal parkın yanı başımızdayken başka bir ağacın gölgesi bize haramda bütün dinlerde, elbette şamanizim dahil. sınırları dışında kalmış bir toprağa kök salmış olmak bile başlı başına aciziyetti peki bu kadar güzel olan sadece yosemite miydi? ona revan olmak bile belki günümüz şartları için bulunmaz nimetlerden biriyken, daha güzeliğini aramak sanki bencillik oscarlarında en iyi senaryoya layık görülmekti. direnmiş, karşı gelmiş, belki kızmış.. her şeye böyle doğal cevaplar verebilmek dahi insanlık için büyük başarıyken, halefin selefe olan benzerliği dünyanın geri kalanını tamin dahi etmedi.


sonrası mı?

sonrasında biz manzaraya bakakaldık bütün benliğimizle. ağzımızda çıkan onca lafa rağmen bütün kaya parçaları selam durdu, o dehşetengiz büyüklük karşısında..

elbette içimizde yosemite'nin ayak izleri..




..week 48 is over!


kısım 2: irtifanın yükseldiği zamanlarda yosemite'de olmak..

.

yolu anlamlı kılan nadide güzellikleriyle bile bizi kendine hayran bırakıyordu. yoksunluk fikrinin altında yatan sebepler, sanki bundan önce hiç karşılaşmadığımız tabiat ana portresine bakmak için aldığımız bi' müze bileti gibi anlamsızdı. kırıştırıp cebimize attığımız bütün kağıt parçaları gibi değil; saklamak için elimizden geleni yaptığımız. nacizane tavsiyeleri kendine saklayan bütün hiyerarşik duygular, toplumsal değerlerin bazıları ve son olarak tabiki yine yosemite.. 


söylentileri bile güzel bazı şeylerin. sizi hiç olmadığı kadar mutlu eden, etmesi de istenen ve belki hüzünlendiren biraz. bütün ağaç diplerinde bize ait en az bir kaç duygu vardır burada. herkese yetecek kadar çelişki barındıran bu evren, yeri gelmişken bize nasihatler sunuyordu bu milli parkta. oysa kimsesizler evinden alınmış; elinde oyuncak ayısı, gidip gitmemekte çelişkileri olan öksüz, bazen yetim küçük çocuklardık. sevmediğimiz tek şey ayrılmaktı buradan. daha güzel vaatlerde bulunsa dahi, yosemite kendisi için dizilen bütün methiyelerden daha güzeldi..


herkes gibi bizim de meraklarımız vardı. kulaktan dolma, yalan belki. belki hiç bi' zaman merak etmediğimiz ulusal parklara gitme fikrini aklımıza pelesenk etmiştik yosemite sayesinde. doğru dürüst inanamıyorduk bile buranın varolduğuna. mfö şarkılarında geçen kelimeler kadar önemliydi, özellikle konserde. en ön sırada izlenen o bas gitar solosu kadar heyecan vermemişti ilk duyduğumuzda ismini ama; son kullanma tarihi geçmiş hüsranlardan bunu anlayabiliyorduk.


işaretlerini izlediğimiz bütün yollara, bir nevi rehber gözüyle bakıyorduk. bizi götürdüğü rotalar, bizim için kutsal birer yazıttı. okuduğumuz zaman anlamadığımız, sadece gördüğümüzde anlamlı gelen. her biri diğerini görmezden gelmiş, hüzzam makamında bestelenmiş bünyelerdik biz. ahlakımız da kalmamıştı, cesaretimiz de. bu park bizi hiç sevmediğimiz huylarımızla baş başa bırakmıştı. aynalara konuşuyorduk, çünkü kendimize olan saygımızı kaybetmiştik bütün bu hengamede..


sonrasında rakım da düşecekti sanırım, herkesin gözünü korkutan yükseklerden..


to be continued


..week 47 is over!


kısım 1: yosemite'den başka gidecek yeri olmayan insanların ülkesi..

.

yolculuğun nasıl sürdüğünü tam olarak hatırlamıyorum. tek bildiğim sabahın erken saatlerinde yola çıkıp soluğu parkın sınırları içinde aldığımız. amacımız en azından giriş ücretini ödememek olsa da, içten içe daha fazla zaman geçirmek büyük paydayı alıyordu yeryüzündeki bütün saat dilimlerinde. evimiz, parka ortalama 1 saat uzaklıktaydı. mil olarak söyleyince daha karizmatik olduğunu düşünüyordum ki bu sanırım biraz daha mutlu ediyordu beni. ev sahibimizin yakın tutumu sayesinde olayın merkezindeydik, bu aşikar. çünkü doğanın içinde bu kadar güzel bir ev hayal etmemiştik ki galiba bizi heyecanlandıran en büyük nokta da bu olmuştu. yosemite'ye giriş 101'i aldıktan sonra, gerekli açıklamaları yapan ev sahibimiz bize evi gezdirdi. bu noktada durum üzüntü ile karışık bir hale geldi ki sanırım yosemite, hali hazırda böyle bir yerdi. eşinin hasta olduğunu söylediğinde yosemite bile naif kalıyordu, yaşlı vücudu karşısında..


kıvrımlı yollarında gün ağarırken yosemite'nin, ilk durak noktamıza gelmiştik. yavaş yavaş insanları görebilmek, onlarla aynı şerefe erişebilmek aramızdaki rekabetin hangi düzeyde olacağının işaretiydi. herkes bir yerlere yatişmeye çalışıyordu bu erken saatte. bıraktıkları ayak izleri kimi için dönüş yolunun pusulasıydı. yönlerimiz şaşmıştı her celsede, mahkeme salonun ise ağaçlarla çevrili koca bir ulusal parktı..


her adım bir sonrakinden heyecanlı olmaya başladığında, kimsecikler kalmıyordu etrafınızda. sevdiğiniz kadının elini dahi bırakıyordunuz gittikçe. sebepler hiç olmadığı kadar mantıklı geldiğindeyse yol, sizi hayatınızda daha önce hiç görmediğiniz bir gerçekliğe götürüyordu. peki asıl sebep bu muydu? bu gerçekliğe erişmek mi yoksa, içinde kalabildiğiniz kadar kalmayı amaç edinmek mi? her ikisi de çok yalın kalıyordu yosemite karşısında ve bu aciziyet insanlık tarihinin en kabul edilebilir olanlarından biriydi..


gölgesinde kaldığınız ağaçların yolumuza eşlik etmesi kadar, bittiklerinde bize bıraktıkları o muhteşem manzara az biraz görünüyordu ufukta. şimdi asıl soru, bu anı hafizalarımızın en nadide yerine nasıl dikecektik. güçlü kuvvetli olanlar kadar, zayıf olanların da saflarında bulunduğu bu ihtişamlı olay, papalık mertebesinde bile yerini bulmuştu. rivayetlerin önü arkası kesilmezken, dertler içinde boğulmak yerine göğsümüzü bu muhteşem an için açtık..

   

hava serindi. güneş yeni doğmasına rağmen hala esen az biraz rüzgar vardı kuzey batıdan. ayaklarımıza serilen her ne varsa zihnimizde de seriliyordu. uçsuz bucaksız bir güzellik için aranan bütün tabirler de yetersiz kalıyordu hatta. derdinden tasasından arınıyordu bütün münzeviler. himalayalarda bile böyle keşişler yoktu, yoktu bu sukuneti bertaraf edecek ordular yeryüzünde. ufka kement atmıştık kendi western filmimizde ve teksas kırsalları bulunduğumuz noktaya cidden çok uzaktı..


manzarayı ihraç edemeyen bir parktı yosemite ve bu yüzden turistleri ithal ediyor..


to be continued



..week 46 is over!


let's talk about Yosemite..

.

bütün her şeyin, hatta bütün bu projenin müsebbibi yosemite'ydi. tarihini hatırlamıyorum ama bundan bir süre önce "dünyadaki bütün national parkları görmeden ölmek istemiyorum.." diye bir cümle kurmuştum. hala da aynı fikirdeyim.. zihnimde bıraktığı bütün detayları düşündükçe gurur duyuyorum. bizi yaratan gücün böylesine muhteşem varlıkları (!) da bize bırakmış olması şüphesiz ki muhteşem lütuf. aynı dünyanın farklı yerlerinde, sırf tabiat ananın sırrına varmak için adım atılası yerlerin olması bile bu hayatı yaşamak için bi' sebep..

kalan haftalarda yosemite'den bahsetmeye çalışacağım elimden geldiğince. çünkü zihnimde birikmiş, arşivimde kalmış çokça fotoğraf var. benim için hiçbir detayı kaybetmeden aktarmak boynumun borcu. yetmeyeceğine eminim ama yine de yazmak istiyorum, hem de haftalarca. bunun bir devrim olduğuna inandırdım kendimi. içcel bir devrim elbette.. lokasyonların en detaylısını verebilirim, sırf kimse bilmesin diye sessiz de kalabilirim ama yosemite hakkında yazmak tam anlamıyla yapılması gereken en sade şey!

sanıldığının aksine kolay olanı değil, zor olanı seçiyorum. yosemite'yi sevmek yerine anlatmayı seçiyorum..



..week 45 is over!


atlanta'daki bi' striptiz barın kibritler üzerindeki etkisi..

.

sanırım bütün hikaye ateşin icat edilmesiyle başladı. ardından insanoğlunun bütün enerjisi bu ateşi yanık tutmak üzerine gelişti durdu. devam eden süreçte ortaya kibritler çıktı, bildiğiniz kibritler. sonrasında yolum kesiştiği için bu kibritler sayesinde çok fazla hatıra biriktirdim, tabi kibritler de dahil. gittikçe çoğalmalarının ardından aralarından en nadide parçaları bir şekilde sergilemem gerektiği fikrine kapıldım ve sonrasında bu çıktı ortaya..


şuan kaderine terkedilmiş şekilde tavan arasında beklese de, bu belki de hayatım boyunca yaptığım en güzel şeylerden biriydi anılarım için. bir diğeri de bunları yazdığım malum yer..  sadece şunu anlatmaya çalışıyorum, her seferinde kullanıp yananları yere attığımız kibritler, ilk başka bahsettiğim amacın en güzel öğeleri değil de nedir? her birinin verdiği mesaj büründükleri renklerden çok, bulundukları anki sevincin birer protatipi gibi. sade oldukları kadar süslülerde. tıpkı atlanta'nın ücra köşelerinde size viski servisi yapan pink pony çalışanları gibi..

tek fark çıplaklık. elbette afrika dahil.. 




..week 44 is over!


balinalar, ben ve iki kadın hakkında..

.

latin tınıları eşliğinde seyr-ü sefer defteri yazılıyordu bu seferde de. kaptan kamarasından görünebilen ve bütün haşmetiyle bizi kendine hayran bırakan balinalar sayesinde. teknedeki herkes emeline bi' nebze de ulaşmıştı deniz tanrısı poseidon nezaretinde. kimi zaman yüksek sesle, kimi zaman da içimizden teşekkür ettik bütün bu olanlara..










dalgalı havalarda dengede durma kılavuzu ve yine balinalar..

.

sallantılı geçen hayatlarımız için teknelerin bize ideal birer yuva olacağı fikri de o zaman oturmuştu kafamıza. kaldı ki insanların bunu normal karşılaması bile bize garip geliyordu hüviyetimizden dolayı. sanki ilerlemeyen bir projeydik ve sonuçlarına bütün evren katlanacaktı gelecek nesillerce. eksik kalanlar içinse son bir gösteri planlamıştık, okyanus kıyısı şehirlerin birinde. serin, yalnız ve çoktan bitmiş. peki bunlardan hangileri için şehvet uyandırmıştık azrailin gözünde? hangisinin sade, hangisinin daha çoşkun duyguları olduğu genel yargıları irdelese de, bizim için herşeyden çok balinaların varlığı önemliydi bu dalgalı ve depresif kelimelerde..


herkesin tedirginliği "ya kaçırırsam" duygusunu o metrelerle ölçülen teknede yaşamaktı. bu yüzden etrafında dönülmeye başlanılan tekne, bir tapınma objesi gibi görünüyordu kıyıdan. ve herkes bunu bilinçsizce yapıyordu. sanki yokoluş süreci başlamış bir nötron çarpışması provasındaydık ve kimsecikler yoktu etrafımızda. bir bakıma yalnız olmamızın kibri de vardı ama ya olmazsalar daha baskın oluyordu hepimizin gen haritasında..


ilk gözlerler her zaman biraz boşa çıkıştı. çünkü denklem, çözülmesi için değil de sorulması için icat edilmiş bir pranoyaydı omuzlarımızda. herkes birbirine şu mu acaba derken, kamaralardan uğultular yükseliyordu nadiren de olsa. içimizde tecrübeli olanlar sadece kaptan kamarasıyken, balinalara ramazan pidesi atıp onları kendimize çekmek de haliyle garip olurdu. yapmadık da zaten..


yerimi almanın huzuruyla, ilk gelecek sinyali bekliyordum. keskin bir konu vardı okyanusla aramızda. ben herkesten çok istekli olduğumu bildirmiştim kendilerine ilk lafzalada. bu da onların önünde olmamı sağladı belki, bilemiyorum. onların da okyanusla bir anlaşması olduğu fikri geldiğinde aklıma, az biraz ürktüm. belli etmeden tabi.. kimsecikler olmasın diye etrafımda, bir balina gözlemcisi nasıl olmalı kitabının giriş kısmını okumaya başladım ezberimden. ilk satırlar dehşet vericiydi.. 


tekneler, balinalar ve 70 milletten insanlar hakkında..

.

hangimizin aklına geldi hatırlamıyorum, sanırım ilks'ndi. o kadar maceranın üzerine bir de okyanusa açılıp balina izleme organizasyonu sadece onun başının altından çıkar zaten. her neyse.. hepimizin heyecanı tavan yaptığından olsa gerek sabah erken kalkıp yakınlarda bulduğum muhteşem kahvaltıcıda yediğimiz devasa büyüklükteki pancakelerden sonra kalifornia'nın iç kısımlarında sanırım 1 saat süren yolculuktan sonra tur için varmamız gereken yere, moss landing'e vardık...


saat yaklaşırken listede adı yazan herkes toplanmaya başladı.. güzel taraf, ne kadar fazla millet varsa o kadar güzeldi. güzeldi çünkü uçsuz bucaksız okyanusun ortasında bir sürü farklı milletten insanla aynı kaderi paylaşacaktım. o yüzden hemen en uzak coğrafyayı bulmaya çalıştım, kaderimde uzak doğlulular vardı tabiki.. ha bi' de baya fazla amerikalı vardı teknede. koca coğrafyada böyle imkanları olan nadir bölgeler var ve amerikalıların %39'unun yaşadığı eyalet harici başka eyalet görmediğini düşünürsek bu garipti.. 


turu yöneten ve tur öncesi bütün parayı toplayan şirin ablamız, öncesinde küçük bir bilgilendirme toplantısı yapıp turda "bir ihtimal" yaşanacaklardan bahsetti. şimdi burada es verelim; 

  • konu: tekneyle okyanusa açılıp balina izlemek
  • yer:    okyanus
  • zaman:   eylül ayı
  • olasılık:  belirsiz

durum böyle olunca şirin ablamız asıl amacımızın balina izlemek olmasına rağmen bunu bazen gerçekleşemeyeceğini, görsek bile bu koca hayvanların biraz uzakta olabileceğini söyledi. kabul etmiştik bir kere ve garantili ürünlere karşı biraz çekincelerimiz vardı..




işin stratejik kısmına, yani teknede en güzel yeri kapma olayına gelmişti sıra. burada gözlem yeteneği önemli a dostlar. ilk önce toplam kişi sayısını, teknenin ebatlarına bölüp; kendinizi en güzel bölüme yerleştirdikten sonra, arta kalan kısma da diğer insanları yerleştirmeniz lazım. bu da her baba yidiğin harcı değil. öyle işte.. 


beklenti konusu gündeme gelmişti hepimizin beyninde. ama kimse ya göremezsek ihtimalini dile dahi getirmiyordu. hayatımızda belki de bir kere yaşayacağımız bu şölenden elimiz boş dönmek biraz ağır olurdu sanki. hele de bu kadar yolu arabayla gelip, koca eyaleti adım adım katederken. kaderimizde olan herhangi bir şeyden küçük alıntılar yapmak için ortamlarda, balinalar aslında güzel fırsattı. çoğu insana kalifornia'da tekneyle okyanusa açılıp balinaları izledik demek biraz havalı olsa gerekti, öyleydi de..

    

aynı tarzları olan, aynı ekibin üyeleri bizi tekneye binerken karşılıyordu. biraz gururumuz okşansa da kafamız hala balinaların bize yüzünü gösterip göstermeyeceği yönendeydi, yani teknenin kıç tarafında. kimi için garip, kimi içinse normal karşılanabilecek bu durum bize daha fazla şevk vermişti ve beklemeye başladık.. 


kültürün insanlar için su gibi hayati önem taşıdığı bu topraklarda, bizim tekneye nazire yaparcasına ailevi saadetlerine kürek çeken insanlara şahit olduk. buna iklim aldatmacası mı deriz bilmem, böyle derin bir suda bu kadar su üstünde yaşanacak duygu değildi bu. kös kös oturan, oturtulan bizler hakkımızda hayırlısılardan başka bi' de mısır gevreği almıştık, enfes kokulu koca süpermarketlerden..


tulum peyniri ve galeta. bu rüzgarlı seyahatin bilinmeyen denklemiydi..


*to be continued



..week 41 is over


noksanlıklar üzerine bir yazı, elbette porto dahil..

.

kursakta kalan bazı şehirler olmalı. öyle tek seferde sindirmek filan, ne bileyim sanki biraz yavan kalkıyor konu seyahatten açıldığında. topyekün düşünüldüğünde benimsemek ya da anlayabilmek için sanki kısa zamanlar yetmiyor artık çoğu şehre. zaman göreceli olsa da, tam anlamıyla tadına varmak için tekrarlar lazım ya da daha fazla saat, gün, hafta belki. peki bunun sebebi bulunduğumuz şehirden mi yoksa bizden mi kaynaklanır? burada da çatışan fikirler olmalı kanımca. sonuçta eksik kalan daima şehir oluyor ya da mekan her neyse. ama yetmiyor işte çoğu şehir için, yetmiyor..


bunu en çok porto'da hissettim. mevsimlerin etkisi illa ki vardır ama porto hiçbir zaman bana yetmedi. gidip döndüğüm günden beri eksik olan yegane şehir olarak yerini koruyor. sokaklarında gezerken bile sanki "yetmeyecek burası, daha fazla kalman lazım" der gibiydi lakin anlamadık, anlamlandıramadık. şimdi düşünüyorum da, porto'yu bu kadar özlenir kılan tek şey sanırım porto'nun ta kendisi. bir bütünün en küçük parçası bile eksikliğin sebebi gibi. sade olması gerekirken şatafatlı, her kadehte sarhoş eden, şarap kokan.. deniz ürünleri için bile özlenesi porto..

porto..



..week 40 is over!


bir ulusal parkın doğum gününü kutlamak..

.

güzel şeyler yapmak, onları rutin hale getirmek, biraz olsun sırf o kavram için çalışmak-çabalamak.. hatta onun sizden haberi yokken onu düşünmek filan.. ne bileyim, böyle garip bi' duygu olsa gerek. bu ve buna benzer ne kadar duygu varsa bana yaşattığın için, sadece bunun için bile doğum günün kutlu olsun..

yosemite!




..week 39 is never over!


biraz monterey ve okyanus kıyısı muhabbetleri..

.

monterey kısmında biraz takıldık sanki. ziyadesiyle burjuva kokan çok mekan gördüm denebilir ama monterey bunların içinde kendi egemenliğini ilan etmişti çoktan. her halükarda eksikleri olmalıydı, kaçınılmazdı ama olmadı işte. kimsenin derdi yokmuş gibi mocca içtiği, soba kovası boşaltmadan büyümüş, kanepe minderi arasından kabuğun soyulmamış antep fıstığı bulmadan geçen gençliklerin sahipleri olarak monterey haklı; merasimlerin ve diğer aktivitelerin zul olduğunu pahalı evleriyle ciddi şekilde dile gitiriyordu. tahmin dahi edilmediği, edilmeyen, edilmeyecek bir çok suçlu profili içinde; merdivenden en son iten kişiyi tahmin etmek kadar saçma bir mesuliyet hissi bile çok ama çok geliyordu bünyemize. misafir geldiğimiz yerden ev sahibi gibi ayrılmaya yemin etmişcesine içimize çekiyorduk kokusunu oysa ki. kişiliğimize işlemişti mürebbiyeler tarafından büyütülme fikri, yadsıyamazdık. her defasında örselenmiş, tok bir siyonizm öfkesiydi bu. yeşermemiş olması da bir o kadar normal hissizlikler bütünü..


monterey için söylenecek çok şey var aslında. belki okyanusa karşı gelmiş de allah onu taş yapmış olması son cümlelerim olabilir. yalnız bu bile yavan kalırdı, hiç kimsenin serbest kalamayacağı suç mahallerinde..




..week 38 is over!



kimse belçika'ya rızasıyla gitmez!

.

çok farklı anlamlar taşıyan filmlerden biri hakkında konuşma gereği duyuyorum. "in bruges"den yani. öyle ki bunun zihnimde yer etmesi bile güzel geliyor çoğu zaman.. lanet bir çekiciliği var ve bu her zaman da öyle kalacak. gerçi filmden öte belçika'dan kaç kelam etmek gerek. nedense böyle bir ülkenin varlığı bile başlı başına teferruat. olmasa da olurlardan bir diğeri. çünkü neydüü belirsiz kesitler bırakıyor hafızanızda. kaç gün, kaç saat, kaç yıl kadığınızın önemi yok. bunu kendisine erişmiş herkese yapıyor.. elbette brüj hariç! yollarında yürürken bile bunu hissediyorsunuz. çok fazla noksanlık var ve lanet olsun ki bir türlü tamamlanmıyor. şuan bile kondurabildiğim bir yeri yok koskoca ülkenin benliğimde. sanatsal dürtüler, belki biraz aşk, seks belki de. küsmüş ve terbiyesini bir kenara bırakmış çocuk gibi masum hareketleri de cabası. hangi akla hizmet, ya da hakka cürret bu özgüven. 


işte bu yüzden  kimse belçika'ya rızasıyla gitmez.

elbette brüj hariç..




..week 37 is over!


artakalan fotoğraflar / vol #2

.

güneşli öğleden sonraları hakkında bir nevi canhıraş sürtüşmelerimiz oldu bizim san francisco ile. kendi başımızın çaresine, yine kendi başımıza bakamadığımız seri cinayetlerimiz hatta. çok sevgi talep edip çok sezgi bulduk ve bu her zaman bize ait olmayan çelişkileri gündeme getirdi. sefa sürmek için bile cefaya ihtiyacımız vardı. bunu mantıklı düşündüğümüzde doğru gelse de, ahlaki olarak ne kadar yanlış olduğu hepimizin malumu..






bitiyordu bitmesine ama sanki gelecek güzelliklerin az da olsa habercisiydi.

kendi sınırlarında, kendi eyaletinde!



..week 36 is over!


sahibine ulaşmayan kartpostallara ne olur?

.


seyahat ettiğimiz ülkelerden sevdiğimiz insanlara kartpostal göndermek gibi garip ama dürüst huylarımız var bizim. buna biraz geç başladık, bizim hatamız. sadece hatıra kalması için yaptığımız bir dürtüyü, ileride yüzlerde azıcık tebessüm bırakması için adet haline getirmeye çalışsak da; buna ziyadesiyle engel olmaya çalışan kurum ve kuruluşlarımız var bizim. özellikle türkiye'de posta kavramı inanılmaz kötü çalıştığından, sizin hayallerinizi hüsrana uğratan bu kurumlar farkında olmadan hiç beklenmedik bir şeye sebep olur. sahibine ulaşmayan kartpostallara.. 

düşündüğünüzde çok normal sanki. gönderilene ulaşmayan herhangi bir mektup ya da posta gibi. her tarafından doğallık akıyor hatta. ama kartpostallar sanki bu durumun biraz dışında. hatta baya bir dışında. çünkü sahibine geri dönen bir kartpostala henüz rastlamadım. konu şurdan geldi aslında aklıma; porto seyahatinde bir kaç kartpostal gönderme fikri geldi aklımıza. yazdık, doldurduk ve gönderdik. kimileri ulaştı, kimileri ulaşmadı -ki bunlar türkiye'deydi- sonra aklıma sahibine ulaşmayan, teslim edilemeyen kartpostalların durumu geldi. ne yani, teslim edilmediği için postanelerde yığınlar halinde duran kartpostallar mı vardı? bu sanki kağıt yığınlarından ziyade, yaşanmış anıların bir toplama kampı gibi olmalıydı. fikrinizden dökülen bütün zerreleri işlediğiniz nakışların -ki bundan sonra kartpostal olarak adlandırılacaktır-, yeni sahiplerine değil de ait olmadıkları yerlerde depolanmasıydı bu. binlerce, yüzbinlerce sahipsiz kartpostalı karanlık çuvallarda saklayıp, üzerilerindeki cümlelerle adressiz yerlere hapsetmenin bir açıklaması olmalı. mesela ben; böyle bir şeyin olduğunu / olabileceğini hiç düşünmemiştim. şimdi ise bunu gurur meselesi haline getiresim var.

kimse bana tek yapraklık üzerinde manzara fotoğrafı olan bir kağıt parçasının değersiz olduğunda filan bahsetmesin. öyle ki bu kartpostallar, ileride gizbe odaların gizli yerlerinde bizleri tehdit etmek için kullanılacaktır;

buna eminim..




..week 35 is over!


keskin kokular, pier 39 ve biraz da karides..

.

eksik yoktu sanırım. bütün yaşananların ardından şehrin en popüler mekanına doğru adımlıyorduk yavaş yavaş. halimiz vaktimiz yerindeydi meçhul mahalde. defalarca tereddüt ettiğimiz ama yine de yapmaktan vazgeçemediğimiz pisliklerimiz vardı bizim. biraz daha kalabalık olalım diye hemen her adımda şiddetleniyorduk. bu bizim için devrimdi. bunu farklı görüşlerde olduğumuz için yok sayanlarla bile aynı safta yürür olmuştuk ki, zaten san francisco'nun özünde yatan temel sebep de buydu. hiç ortada yokken bile nahoş duruşlar yaşatan, yaşattığı için de pişman olmayan lanet olası bir pislikti. acımasız, acınası.. peki bu kadar karmaşanın için tekdüze bir sevişmeyi nasıl başarıyordu?


bunun açıklamasını içimizden sadece ben yapabilirdim. çünkü ahşap bir spatula ile dünyayı kurtarırken bile sakin kalan ben, böylesine bir açıklama için biçilmiş kaftandım. öyle de oldu. san francisco'nun araba altı vurduran rampalarında bizleri hırçın birer çita gibi gösteren her detayı, bizim ona olan direncimizi arttırıyor, ele güne karşı mahçup etmiyordu. seramoniler ve az da olsa salon beyefendileri. irdeledikçe çirkinleşen hayatlar, leziz midyeler.. 


etik davranmak gerekirse san francisco; hiç olmadığı kadar yalnız bırakılmış ve kimseye etmediği şikayetleriyle kendine çeki düzen veren bir beyefendinin teki..

hepsi bu.




..week 34 is over!