nefes tutmaca


yapıyım diyorum olmuyor. yaşadıklarımı yazıyım diyorum olmuyor. burası bana ait biliyorum, biliyorum benim! ama olmuyor. nedense fırsatım olmuyor, yapamıyorum, yazamıyorum günbegün...

uçurtma bayramları dinliyorum...


bmw 7.30d alana 40 gb'lık hafıza


normalde bahsetmem böyle şeylerden, yani sevmem anlıcanız. geçen kısa bir süreliğine tanıtım filmini izleme imkanı buldum bu makinenın. "bmw 7.30d" efendim makinemizin adı...

motor hacmi, şanzimanı falan filan umrumda değil. haa bmw hayranı filanda değilim sadece bazı iç detayları ve teknolojik özellikleri cezbetti beni.

- 40 gb'lık bir hard disk var efendim aracın içinde. torpido gözünü açtığınızda karşınıza çıkan 2 adet usp bağlantı portu size muhteşem bir arşiv sağlayabilir. yani bunun dışında da beni cezbeden başka birçok özellikte var ama ben sadece bunu söyliyip gidicem.

unutmadan fiyatı; (TL bazında konuşuyorum) 493,000 TL si...


son atlayan fakirdir !..



































üç beş çocuk, fazla değillerdi. havuzda yapılabilecek bütün haylazlıkları yapıyorlar her zaman ki gibi. ailelerinin refah seviyesi (ki zenginlik diyoruz biz buna) normal bir vatandaşın on iki ya da on üç misli. tabi ki veledler de bunun farkında..


havuzun kenarında koşarlarken uyardım, düşüp kırmasınlar bir taraflarını diye. genel lifeguard kuralı (no runing) olmasında mütevelli işimi yaptım anlayacağınız. ama anlamadığım bir konuda takılmadı değil aklıma; - ulan neden uyarıyorum ki ben bunları, zaten evlerine gelen piyano ve çello öğretmenleri sanırım bunları da öğretiyordur !..

neyse daha sonra koşma faslını atlattılar efendim bunlar, sukunete bürünür gibin oldular. şimdiki heyecanları havuzun kenarından birinin üçe kadar saymasıyla birlikte havuza atlamak. tamam normal, hem de çok normal. son atlayan kaybediyor kuralda bu. farkındaysanız şuana kadar anlattığım her şey normal bir durumu ifade etti. bir olayı betimledi belki de, belki de değil öle.

şimdi durup düşünün, allah aşkına düşünün. eğer bu oyunu siz oynasaydınız ve o çocukların içinde siz olsaydınız, havuza en son atlayanın cezası olarak neyi seçerdiniz..?

zipnot; bu çocukların yaş ortalaması 7 - 8 arası

a) eşşek
b) salak
c) deli
d) köpek

çoğu kimse bunlardan hepsini seçebilir sanırsam. yani ortalamaya vurursak belki eşşek (ki doğrusu eşek) biraz daha öne çıkar. hatta bazen ilk olarak; e olur, daha sonra ş olur, yine ş, sonra e filan...

bakın farkındaysanız halen normal bir olayın detaylarını anlatıyorum.
efendim gelelim olayın incecik detayına; hani şahit olmaktan öte şaşkınlık katsayımın yükselmesi diyebilirsiniz buna. mirim bu çocuklardan üçe kadar sayan çocuk son atlayanın cezasını; "son atlayan fakirdir !" olarak belirledi. evet yanış duymadınız; son atlayan fakirdir!

gelelim iç gıcıklatan detaya; bence zenginlik seviyesi oynanan oyundan tutunda, insanların (buna çocukların en garip korkuları dahil) korkularını yahutta kötü gördükleri durumları etkiliyor. düşünsenize çocuk fakir olmayı kötü bir şey gibi görüyor. tamam yaptığım psikolojik bir çözümleme değil ama yine de garip bir detaydı...


erken kutlanan doğum gününden gelen edit; erkende olsa geçte olsa sanırım unutmamak için elimden geleni ardıma koymayacağım... pişttt fakir sana diyorum :)


içten sarılmak ve tramisu sohbetleri


...sonra tramisu ve soğuk olmayan bir su söyledi. öyle ki; bardak bile az geldi hayallerindeki özgürlüğe, geri gitti. çantası o kadar ağırdı ki taşımaktan omzu ağrımış, sürekli bunu mırıldanıp duruyordu. o kadar tatlı geldi ki o mırıldanma; ne gerek vardı diye düşünmeden edemedim o tramisuya..ya.

önce bıçakla tatlının üzerindeki kahvelerle oynadı, daha sonrada tatlının geleceğiyle. o kadar güzel oynadı ki; sanırım o bile tahmin edememişti bunu!

gelelim hikayenin devamına; bu hikayenin devamı yok! başıda yok aslında, sadece yapılabilecek en anlamlı şeyi yapıp gitti. aynı kurşuni renkler gibi sürülmek istenmeyen renklere bürüdü bütün dünyamı bu terk-i diyar ile. halbu ki sezen bile sürülmek istememişti..

şimdi bu hikayeye bir son bulmam lazım ya işte o söyledi sonunu; 


29.06.09 Kuzu'dan :)


beyaz zemindeki kırmızı ruj lekesinden gelen edit; 


"yok olmaz erken daha, biraz geç kalın ne olur, hiç hazır değilim henüz"


iğneden geçen iplik inceliği



tam bu yazıyı yazarken aklıma "ayva çiçek açmış yaz mı gelecek" türküsü geldi. işin garip tarafı yaz geleli baya olmuş ve ben bunun farkına yeni varıyorum. ama hakkaten ayvaların çiçek açmasıyla birlikte devreye giren bir sistem gibi. ayvalar çiçek açtı anlıcanız, hooopp yaz geldi yaz..!

bu yazının tabiki yaz ile alakası olmıcak, gelip geçici bir heves için yazmıcam yani. fotoğrafdan bahsedicem biraz. fotoğraf çeşitli duraklara uğramadan giden bir otobüs gibi. sadece içinden almak isteyenler için çekilmiş gibi. yapan yapmış orası ayrı; ama denizin içinden çekilen olta gibi ne çıkacağı belli değil. bir açıdan bütünlük ve içtenlik barındıran bir yandan da "sana ne lan.!" der gibi. asıl önemli olan önde duran ve birbirine dikilmiş meyvelerin tam zıttının arkalarında olması. bence asıl önemli olan ince detay bu, ya da bu olması gerek...

düşünmek bu sanırım, uygulamak ise iki paragraf üstte..!

orgla klanet çalan dürzüden gelen edit; bim'de satılan muhteşem ürünlere "göbeği ata ata uludağ limonata" yı ekleyen bankacı ya en derin sevgilerimle...

bu dünyadan olmayan sezen aksu için gelen edit; yazmasın, söylemesin artık! çok dokunuyor, kanatıyor artık... (bkz: kurşuni renkler)

sebeb-i telif vol:8


>>> geçenlerde şunu merak ettim; neden ev yemekleri yapan yerler diğer lokantalara göre daha pahalı oluyor? yani onlar ev yemeği yapıyor daha ucuz olması gerekmez mi? valla bununla alakalı bir şey yapılmalı, yasa filan çıkarılmalı bence, ne biliyim ev yemekleri yasası filan onun gibi bişiii...

>>> sebeb-i telif yazmakta geciktiğimi fark ediyorum. bu edişler sırasında hayatımdaki değişiklikleride sırasıyla yazmam gerektiği konusu irdeler oluyor beyinciğimi. anam kuzum bu ne iş, bu nasıl bir ilintidir ki beni benden etmekte. neyse artık değişiklikleri daha sık yazmam gerektiğine karar verdim. haydi hayırlısı...

>>> tebdil-i mekanda ferahlık vardır mantığını benimsemiş bir bedene büründüm. aldım pılımı pırtımı çektim gittim bende. öyle bir yandım ki, öyle bir tensel renge büründüm ki bu değişikilik sırasında gören noldu sana filan diyor. cevap açık sevdiğim işi yapıyorum! mutluyum anlıcanız, yumurta kırarken tavaya düşen o küçük yumurta kabuğuyum ben, öyle kolay çıkmam o tavadan...

>>> tatil olayları rafa kalktı bu arada, yurtdışı hayalleri sanırım kışa erteleniyor. ama kim bilir bir abd yapar geliriz, özledim keratayı. öpücem yanaklarından falan, filan. tabi bu benim için geçerli. uefa avrupa ligi (eski adıyla uefa cup) kuraları çekilsinde ilk maç fransa'da olsunda bende tatilimi orada yaparken gidiyim diyenler tanıyorum. hıhhh diyorum onlara. hıhhhh...

>>> şu apartmandan gelen yemek kokuları konusunda nefsime hakim olamama durumları yaşıyorum. yorgun argın eve gelmişim, mis gibinnn yemek kokuyor. ulan insaf be ne bu böyle yaa, allah'tan korkun bire. bu da can di mi..?

>>> efendim gelelim fotoğrafa; bildiğiniz yumurta. hani öyle bez, plastik filan değil. güzel bir çalışma, tebrik ediyoruz kendisini. haa unutmadan fotoğrafın üzerine tıklayınca mandallara dikkat edin. şarıl şarıl yağ akıyor...


özlediğimiz güzel insan için gelen edit; ben olsaydım o elbiselerden birini giyer; boy aynasının karşısına geçer, saçımı arkadan toplar, güneş gözlüklerini takar ve evet budur abi derdim. haa illa bir yere kaldıracaksan bence yine her gece salona koy, nasıl olsa sabah geri alırsın; ama denediğin kalsın. çünkü çoooook yakıştı..!

kabak kızartmasından gelen edit; apartmana öyle bir koku yayılmış ki; valla inadına yapmış gibi oldu :) ohhh kalorime değsin...


borç parayla kiralık katil !..


sipariş verilmiş sadece yemekti,
çoktandır hasret kalınan bir akşam yemeğinde.
masaya gelen siparişler bir bir soğurken adam kadına sordu;
yemicek misin?


çağırdığı asansörü beklediği kadar bekledi kadın,
hep elleri dolu gelen adamı.
sürekli gülücükler dağıtan adamı vurdu kadın,
tuttuğu kiralık katilin parası ise adamın!

tanrı'yla yazı tura oynamak...


anlamıyorum...

yani inanılan şey tanrı mı,  yoksa para mı?

hangi ülkenin olursa olsun her zaman o ülkeden daha fazla konuşulan o ülkenin parası olmuştur. insanları ülkesinin bayrağını, liderlerinin resimlerini sürekli cebinde taşır. mesela amerika dediğinizde aklınıza dolar ($)  gelir. avrupa diyince ise euro. (€)

şimdi soruyorum ey amerika; neden bu ahvali  sağlam bir kazığa bağlarmışcasına böyle bir yazı yazarsın ki?
nedir bu, ilahileştirmeye çalışılmış bir devrim tekerleği mi? çevirelim diye elimize verdiğin...

öyle ise kalsın efendim, almayalım biz..!


dear visitor

wondering why a benefit on top of the issues "in god we trus" is written.
so this is a legitimation?
i think it is absolutely not ..!

açık kalan gömlek düğmesinden gelen edit: frikik öyle değil böyle verilir..!

kornişli saatler ve kavanozdaki kurabiye...


valla nerden çıktı bunu yazma hevesi anlamış değilim. sadece bir şeyler yazıp sitede yayınlamak için yapıyorum bu sefer. bir aslına rücu olsa gerek!

hiçbir amacı yok, ne bir fikri ne de bir zikri var. sadece fotoğrafın güzelliğimden olsa gerek bir hisse kapılma olgusu sanırım. bu sefer mazur görün, itiraf ediyorum yorgunum.

bari bu yazıyı bir şiirle bitirelim. 
kadın erkek savaşı üzerine. yine, yeni, yeniden...

sadece bronzlaşmak için havuza gelen kadın,
güneş kremini adama sürdürür.
bunu yaparken kadına gölge yapan adam,
sürdüğü kremi kendi elleri ile öldürür...


terleyen enseye giden elden gelen edit: radyonun yanında otururken mesaj gelince dıt dıt dıt diye bir ses olur ve sancılı bir bekleyiş oluyor ya, işte bunu seviyorum...

ilk basamakta savaş, ilk basamakta aşk...



önünde duran merdivenin ilk basamağında kadın, 
peşinden gelen adam için attı ilk adımı.
öyle içten ve saf başladı ki aralarındaki savaş,
daha ilk adımdan uzaklaştığını anlamadı kadın;
halbu ki çoktan bitmişti o büyük savaş!


paris'e giderken alınacaklar...


uyuyamıyorum son zamanlarda, bir terslik var sanki; bir yerlerde olmamış henüz kopmamış bir fırtınayı bekliyor gibiyim. kafayı dağıtmak için paris'e gitmek istemek bile sanıldığından daha karmaşık! koçaman bir korada herbiri aynı notayı çalarken elindeki entrumanı bırakmış onları dinleyen bir müzisyen edasıyla bakıyorum artık insanlara. acaba şimdi ne yapacaklar der gibi. sebepsiz, rücu halinde...

kıntıları paylaşmak üzerine konuştum geçen bi dostla, anlattı dinledim. sesindeki tedirginlik o kadar içtendi ki sanki; "söylüyorum ama sakın aciz olduğumu sanma! ben bunlar gibi daha neler devirdim şu yaşıma kadar..." der gibiydi. 

gibiydi diyorum fark ettiyseniz. görmedim çünkü yüzünü. 
ne olduğunu bilmeme rağmen bimemezlikten geldim, suçluyum kabul ediyorum.

en azından kaza mahallinde; "112 acil'in numarası neydi?" diye haykıran kızdan daha masum değilim onu biliyorum...


vitrindeki manzaralar...


düşünüyorum, diyelim ki kahve içmek istediniz ve bir hahve söylediniz oturduğunuz kafeye...

şimdi sizin kahve falınızı yapan çalışan mı belirlicek yoksa makine mi ? (malum artık makinelerle yapılıyor)

yani eğer  sizin falınızsa ve siz içecekseniz o kahveyi bence sizin yapmanız lazım, yani umut edeceğiniz belki  de günlerce bekleyeceğiniz  bir olayı başkasının kaderine terk edemezsiniz sanırım...

yanlış mıyım?

neyse fotoğrafa dönelim biz; o an balkonda oturmuş elimde makine dışarıyı seyrediyorum. birden bu iki genç geldi...
alt tarafta duran bayan balkon demirinin üstünde durmuş, yan taraftaki vitrini seyrediyor. yeni kıyafetler gelmiş, beğenmekle meşgul...

çapkın, seksepalite düşkünü erkeğimiz bu fırsattan istifade bayan arkadaşımızın kıçına doğru eğilmiş onu seyretmekte. belli ki o vitrine de yeni ürünler gelmiş. 

hani fonda kalan güzel manzara olmasa hakkaten çok ağır konuşurdum ama neyse...


dear visitor;
this time i was talking about people's destiny, whether it affects you or someone else?
i was curious about it, same as the birds ...


içgüdüsel savaşların algoritması

acaba hayatta kaç kişi eline kalemi ayıp gördüğünü çizme yetisine sahiptir? 
sanırım çok az...

fotoğraf  italya, bologna'dan. karşısında durduğu çeşmeyi küçük not defterine çizen bu genç, kulağındaki müziğin aheginden olsa gerek birebir aktarıyor çeşmeyi o bembeyaz kağıda!

şimdi düşünelim; olası bir hayalde başvurulması gereken insan bu genç midir;
yoksa o dinlediği müzik mi?
bence her ikisi de değil, başvurulması gereken o çeşmedir, tıpkı görülen hayal gibi...


for visitors;

photos from italy (bologna).

sahnedekine göre...



bir erkeğin gözüyle kadının tanımı, 
kasım ayılarında açan güneşin bedeni ısıtması gibidir; 
tam anlamıyla yetmeyen, açık bırakan bir yanını.

akılda kalan her yanılgıyı destansı bir havada sergiledi kadın,
öyle ki herkes ayakta alkışladı erkeği.
övgüye mashar olan kadın,
sonunda terk eyledi erkeği... 


sarısından ayrılmayan yumurta akından gelen edit: 

pazar çantasının tribal yalnızlığı


kaynayan çaydanlığın ucundan atlamaya çalışan su gibi geldim bu sefer. bütün gücünü yanan ateşten alan, ödenmeyen doğalgaz faturasından muzdarip bir şekilde geldim...

susam sokağı sakinleri için yapılan kermese katıldım geçen, görseniz ne kadar yardıma muhtaç durumdalar.  hepsi birbirinden acayip, gıcı gıcı durumda. yakasına kırmızı kurdela takılmış ilkokul veledinin yaşadığı utangaçlık gibi biraz, sanırım filozofik bir olgu olsa gerek.

dikkat ettiğim bir kadınsal tavrı sezdim efendim. yani aslında hep sezerim bunu ama söylemek bu güne nasipmiş. kadınların alışveriş yapma olgusu ve bunu meşrulaştırma girişimlerinden bahsediyorum. normalde sahip oldukları bir hödöyü nasıl olurda sahip olmadığını gösterip onu alabiliyorlar anlamış değilim. 

- ben alışverişe çıkıcam hayatım.
- sevgilim zaten bir sürü şeyin var daha ne alıcaksın ki ?
- aşkım saçmalama ya giyecek hiçbir şeyim yok!

işte can alıcı kelime; "giyecek hiçbir şeyim yok!

tamam olmasa anlarım; ancak bunu meşrulaştırma kelimesi bu olmasın bari. ha anlamadığım diğer bir nokta her daim bu bahanenin kullanılması. başka bir şey bul, onu söyle, onunla kandır erkeği...

sanırım bunu anlatmak sadece akıllara mıhlanmış düşüncenin iştirakına sebep olur. 
oldu bile...


boş akbil sesinin kulak tırmalayan mırıltısından gelen edit: bu alışveriş çılgınlığı sanırım insanoğlunun yaşama belirtisi, yoksa nasıl olurda buna karşı koyarız diye düşünenler çıkardı!

meksikalı olmak lazım bazen


meksikali'nin biri bisikletle amerika'dan ülkesine dönüyormus. bisikletinin arkasında bir torba, agir agir sinir kapisina gelmis. kapidaki görevli, meksikali'nin bisikletindeki torbadan suphelenmis ve aramak istemis. torbayi acinca kum dolu oldugunu gormus. arastirmis karistirmis ama kumdan baska birseye rastlayamamis ve meksikali'nin gecmesine izin vermek zorunda kalmis.



aradan iki hafta gecmeden ayni meksikali yine bisikletle ve bir torbayla, ayni sinir kapisindan gecmek istemis. ayni gorevli yine torbadan suphelenip aramis ve yine kumdan baska bir sey bulamamis.

3 böyle 5 böyle... 


her seferinde ayni sekilde gecen bu adamda hic bir sey bulamamak görevliyi cildirtiyormus ama yapabilecegi bir sey de yokmus.


1 yil sonra görevli bir barda icki icerken, sinirda arayip durdugu meksikali'nin da ayni barda oldugunu görmus. hemen yanina gitmis ve :
- artik sana bir sey yapamam.  çok iyi biliyorum ki sen sinirdan bir sey kaciriyordun. 1 yildir içim içimi yiyor, lütfen bana ne kacirdigini söyle, demis.

meksikali hafifce kafasini cevirip umarsizca mirildanmis:
- bisiklet.


çamaşır asacak  yer kalmayan çamaşırlıktan gelen edit: ben boşuna demiyorum hep olmayacak şeyleri düşünmek lazım diye...

verdiği sözü tutap bu yazıyı okuyacak yegane okuyucum için özel büdüt: sesin son zamanlardaki en iyi tonda haberin olsun. sanırım dertlerini attın bir kenara, unuttun eskileri.   
// gözlüklü karizmatik smile hedesi //

sebeb-i telif vol: 7


>>> bim'den alınabilecek muhteşem ürünler arasına "ilkler susamlı çubuk" adındaki muhteşem ürünü eklediğim bu günlerde nedense nadasa bırakılmış toprak gibiyim. üstümdeki zararlı hayvanları temizlemek için ateşe verdim kendimi. bir bakıma pofuduk yastıklarda oturan sevgililer gibiyim. erkeğin kıçı ağrıyor ama sevgilisi omuzunda yattığından mütevelli sesini çıkarmıyor; çıkarsa nolur ki ?  nolur ?

>>> rahatlamak, kendini bulmak adına yaptığım şefkatli yastık savaşlarını kazandım. ben yendim sonunda. üzerime gelen bütün postallı eften kahramanları püftenlerle çarpıp yere tükürdüm. nedendir yaptıkları, nedendir bu hezeyanları bu ilkim-i irşatta anlamadım. insalıktan pay almamış destursuz bağa giren dürzülerden farkları yok. ee noldu sonunda? ben yendim. baştan belli olan bir savaşata kahramanlık yapmaya gelmişler meğersem. evin küçük çocuğunu yollasaydınız müsait değilim derdim. yazık oldu size; hem de çok yazık (!)

>>>  deplasmana gitmek, deplasman tribününde olmakla alakalı aslında aklımda bayadır bir şeyler vardı aklımda yazmak istiyordum ama fırsat olmamıştır. fotolarla desteklenmiş güzel bir yazı gelecek yakında ahanda buradan verdim müjdesini...

>>> gelelim fotoğrafa. geleneksel hale getirdim sanırım bu sebeb-i teliflerde fotoğraf yorumlarını. hasi siz sormadan yapayım yoksa başıma ekşiyorsunuz. efendim malumunuz şarap mantarı açılmış bir şişenin bitmediği takdirde kullanılması için tekrar şişenin ağzına takılan bir hededir. buradaki anlamına gelince; bazı olayların ağzı açılmıştı yani şişeden mantarı çıkarmıştım. baktım olmuyor bize gitmez bu, büyük gelir bir beden hemen kapattım. büyük derken taşıyamadığım için değil sadece tiksindirdiği için, yoksa onun gibilerini taşımaktan artık gına geldi orası ayrı...




serumların demir askılara asılması için gerekli plastikten gelen edit: bu yazımda edit veresim gelmedi, nedendir bilmem sakız bile patlatamıyorum. tebdil-i mekana ferahlık olsun diye uğraşıyorum. vardır bir hayır...

limonların iktidar mücadelesi


şimdi biraz düşünelim. bir işi yapmak için başkasının baskı yapmasını beklemek o işin daha düzgün olmasını mı sağlar? tabiki de hayır öyle bir durum yok. eğer biri size bir işi yapmanız için sürekli baskı yaparsa o sizi motive etmez. daha da fazla tiksindirir, mide bulandırır.

en alttaki limona bir bakar mısınız? hiç mi hiç istememiş oraya girmeyi. yanında duran belirsiz. olaydan bi haber durumda. üzerindeki limon nefesini tutmuş bekliyor ne olacak gibilerinden. en üstteki ise daha tecrübesiz, sırtına basıp bir yere gelmiş kimse yok. şimdilik tabi...

ve hanımefendinin ellerinde içeri girmemek için çabalayan tecrübeli limonumuz. hepsinden daha tecrübeli, durumun  vehametinden haberdar. biliyor içeri girdiğinde başkaları sırtına basıp biryerelere gelmek için çabalayanlar olacak. mideler yine bulanacak(!)

- bunu neden anlattın fkh

- bilmiyormuş gibi davranmayın bence, bunu yapan sizsiniz zaten!

- naptık ki biz?

- işte bunu yaptınız. hatta ilk bunu yaptınız; yapıp yapıp "biz ne yaptık ki" dediniz! yetmez mi? 

fareli köyün hayalcisi



bilmem kaç kere merhaba demek için gelmedim efendim buraya. daha önceleri devam eden bir serüvenin cildini değiştirdim sadece. sonra babamdan para alıp gittim yeni cilt aldım kırtasiyeden. eve geldim ciltledim bu serüveni. adını da FARELİ KÖYÜN HAYALCİSİ koydum. 

takip edenler bilir az çok. bazı duyguları açığa çıkarmak için para alırım devletten. bakıpta göremediğiniz durumları gösteririm size.

neden böyle bir şeye gerek duydun ki sorusuna verilecek cevabım hazır!

Kiralar pahalı geldi..!

bedende yapılan kazı çalışması


şimdi efendim; bu yazımda öyle güzel, öyle anlamlı kelimeler kullanamam lazık ki hakedilen değer verilsin. tamam belki heybemde onu anlatacak kelime bulmakta zorluklar yaşanabilir; amma velakin  tedbiri elde bırakmamak için de vallahi kasmam lazım!

ahanda kasıyorum. ben teşekkürümü ettim gerçi her ne kadar az olsa da, her ne kadar yetmese de. -yetmedi derken bu benim fikrim tabiki- siyah saçlardan bahsedelim birazcık. hani şu asaletin dibine vurmuş, beklemedik yerden çıkan final sınavı sorusu gibi. zaten beğenisi tecrübe ile tasdik edilmiş, üstüne porselen tabakta yanına dondurma konmuş baklavalar tadında iç gıcıklatıcı. sözün özü güzel efendim güzel!

fotoğraftaki çalışmadan bahsedelim birazda. efendim bu çalışma belediyeden izin alınmadan başlamış bir kazı. işçileri kendisinden beklenen çabayı göstermiş, bakın deliler gibi çalışıyorlar. yol tabelaları, çıkan harfiyat hepsi orada. ha bunun konuyla alakası ne ola ki diye soranlar olacaktır sanki. var mı? varmış...

bu fotoğrafın konumuzla alakasına gelince; 
elinde kitap küçük şirin bir fransız kafesinde oturup eyfel kulesini seyre dalmış, siyah saçlarının asaletinden fransa'ya savaş açmış bir kahramandır. kaçıncı savaşından galip çıktığı tarih kitaplarına sığmayan bir kahraman...

sebeb-i telif vol: 6


>>> Yıkadıktan sonra hemen kurumayan çamaşırlara sinir olma hali var bu aralar bende. Nedendir bilmiyorum kurumadı gittiler. Hayır onu geçtim bir de kokuyorlar ona sinir oluyorum Ulan neden yıkadım ben o zaman sizi..? Asıyorum olmuyo, kalorifere takıyorum olmuyo. (belki yanmadığı için orası ayrı)Koyarım böle işe. Ama kökten çözcem böyle giderse. Bakalım o vakit nolacak...

>>> Çoktandır Sebeb-i Telif yazmamışım onu fark ettim. Yazmak için değil de, sanırım hissetmemiş bişeyler. Kavanozdaki reçel gibi yapışkanlığı sadece o cam şişede yaşamışım sanki.  Eldivenleri giymek için hemşiresinden yardım alan doktor gibi hissetmişim. Evet evet öyle yapmışım. Bırakıp gidekcek yeri olmayan evsizlerden borç para almışım ki; ödemeye geldiğimde aynı yerde buluyum. Ne kadar mı aldım; hiç..! hem de koca bir hiç..!

>>> Yukarıda ki resimden bahsediyim biraz. Tamamen gerçek haa. İmrendiniz di mi..? Valla ben bu aralara çok İmreniyorum ne yalan söyliyim. Haa unutmadan fotoğraf İtalya'dan, Napoli'den.  2 ay önceki seyahetimde isteyip gidemediğim yerlerden biri. Geçen gün buldum bir yerden. Dedim yapılacak bir plan daha hayat için. Hem de en İmrenilenlerden, en içten olanlarından... Bakalım nasıl olacak bu sefer, hangi ülkede kimle olacak..? Siz İmrenin durun bakalım, ben zaten duruyorum...

>>> Geri dönüşlerin en içten olanların birini yaşadım sonunda. Kendine sağ üst tarafı ıssırılmış (ki bu sahte olmadığını gösterir)  elma markasından aldığı notebook'u ile ülke topraklarına ayak basan rapci tavşanı selamlıyorum. Hoşgelmişsin mirim, hoşda olasın..!

>>> Az kalsın unutuyordum. 9 senedir özenle uzattığım saçlarını kesitrdim ulan. Valla sanki önemsiz bir durummuş gibi. Bak hele sen bi yaaa. Unutsam sanırım hatanın hasını yapmış olurdum. Bilinler bilir; uzun sarı saçlarımı. Yani artık resimlerde mi bakar iç geçiririm bilmiyorum ama sanırım artık benim için bir devir kapandı. Açılan yeni devre tavsiyem; "Değişen ben değil, dönüşen savaş, yaşlanmakla ıslanmak aynı şey..." Uzatmak isteyişimin ilk sebebi; mahalle maçlarında tafa topuna çıktığımda saçlarımın sağa sola sallanması içindi. Sonraları değişti tabi. Orasını karıştırmayalım şimdi :) Velhasıl-ı kelam giden gitti. Beğendim ben ama; sanırım bu yeter. Merak edenler için bir gece düzenlenecek merak etmeyin. Bütün meraklar giderilecek...

>>> Bahama planından da bahsedip bitiriyim bari. Evet Bahamalar'a gidiyorum. Yalan değil ulan harbiden gidiyorum. Zaman belli değil gibi. Belki yarın, belki 1 sene sonra. Ama gidiyorum. Söyleyince yapıyorum ya ben de buna bayılıyorum :) gelişmelerden haberdar ederim. Kıskanın valla umrumda değil :) Di mi lan Baha..?




İncecik, sapsarı kumların hafifce dövdüğü yemyeşil denizden gelen edit; Hayata gark olmuş her beden, bir gün mutlu olacaktır. Ama unutulmasın ki her canlı ölümü de tadacaktır..!!!

artık olmayacaklar listesi #1


Tarihsel devrim kitapları alıp kitapçının birinden, duvarda ki takvime bakasım geldi. Gelincede örs, çekiç ve üzengi kemiklerimden gelen çınlamaları dinledim. Baktım bir boka benzemiyolar ben de tuttum detayları düşünmeye başladım. Neler çıktı neler. Bakın hele;

Aşağı yukarı her sene düşünülür; yahut o seneyi yaşayanlar bir özelliği varmışcasına bunu yaşarlar. Şu gün\ay\yıl'ın aynı sayıya geldiği tarihlerden bahsediyorum. Misal; 08.08.2008 gibi. Bu ikibinli yıllar öncesi baya yaşanmış bir durum. Yani çoğu kez karşılaşılmış. Yani benim için bir özelliği yok, sizin için var mı onu da bilmem. Arada kalmışlıkları anlattığımdan mütevelli bunu da yazasım geldi. Ancak 2012'den sonra bunu yaşayamayacağız farkında mısınız..? Olay şudur ki; ay hiç bir zaman 13 ve üzerine geçecemeğinden üç basamakta aynı sayı olmayacak. Yani artık 3000' li yıllara kadar böyle bir şey göremeyeceğiz !..

Şimdi böyle bir şeyi yaşadığımız için şanslı bir nesil olarak mı görelim kendimizi; yoksa "ulan ne önemi var bunun salla yaa" diyenlerden mi olalım merak ettim. Önümüzde şunun şurasında 2 sene var ve biz bu durumu bu sene dahil 4 kere daha yaşıcaz. Ben şanslıyım bu guruhta olduğuma, en azından aklıma geldiği için.

Sizi bilmem valla, akıllı olan benim, mallar düşünsün !.. /bencil tavir hedesi/



Aklımın ucundan gelen edit: Bundan sonraki ilk tarih; 09.09.2009 kaçırmayın diye şeettim. Malum bu tarihte evlenecekler filan olur, bu tarihi beklerler kaçmasın kıçlara... 

Yüce Zeus'dan gelen edit:  Düzeltmeyi yaptığı için Burçin'e teşekkürü bir borç bilirim...  /ciddi eleman tribi/

sarı basın kartı kudursun dursun



Bilenler bilir; taraftarın medyaya, Osman'a ve onun değerli Tamburuna Hıncal'a ve belinde ki Kulunça verdiği tepki durduk yere değildir. Zamanında yapılan yalnış bir habere tribünün verdiği tepki "Fotomaç Senle Kıçımızı Siliyoruz..!" şeklinde idi. Anlayana tabi.! Özgür basın diye orasını burasını yırtan, yazmamız engelleniyor diye ebelek şekilde ekranda boy gösteren dımbıllar oldukça daha çok ötersiniz bok herifler sizi. Derdim malum takım için yazıldığından değil, sinirli de değilim haa; sadece adaletli olsunlar. Kalemleri eşit yazsın puntoları, birilerini pofpoflamasın !..


Yazmıyım dedim ama yazdırdınız; bunları yazarken tesadüfe bakın ki aklıma şu tezahürat geldi;



" İbne basın bunu da yazın...!"

bigudili karmaşık sohbetler

Şu saçlara takılan bigudiler gibi geldim bu sefer. Sarıp sarmaladım, tutup sımsıkı. Alıp yuvarladım, yokuş aşşağa. Amanda nasıl güzel, nasıl hoş oldu; nasıl debelek oldu bir bilseniz. Valla ne yalan söyleyim, için kıpır kıpır. Neden bilmiyorum. Aramıyorum da. Kumbarasında ki parayı merak eden çocuk edasındayım. İçindekileri alsada nereye harcayacağını bilemeyen, sümüklü veledin tekiyim bu aralar. Oscar gecesinde ki mikrofonunm ayrıca; herkes beni tutmak için debelenip duruyo...

Bugün ne gevelicem diye merak edenlere ("gevelemek" kelimesi bilerek seçilmiş olup, bazı çağrışımlara mahal vermesi önemle rica olunur! ) Tarkan'dan "Dön Bebeğim" i armağan ediyorum. Niye bu parça onu da bilmeden yapıyorum. Dinleyin; ama bir ders çıkarmanın manası yok. Yani siz elmayı vitamin olsun diye yersiniz; fakat elmanın haberi yoktur. Bundan mütevelli kasmayın efendim, kasmayın...

Cmabridge üinvertisinde yaıpaln bir arşaıtrmaya groe, bir kleimedkei hafrlrien hnagi sıarda didizlikleri dğeil, ilk ve son hafrrlrein dğoru yedre olamalrı öenm tşamıatkadır. Geirsi taammen kamradaşır ve ynie de suroznus olraak okubanilir. Buunn sbeebi isnan benyinin her hafri tek tek dieğl kemileellri bir btüün oralak omukadısır.

Yani kelimelere bakmak yerine biraz anlam bakmak lazım, ne düşündüğünü araştırmak yerine düşündüğünü söylemek lazım. Ben nıasl yarzaısm yızaıym öemli oaln alnamdır. Fark ettiniz mi? Bunu anlamak için çaba harcatmadım bu sefer; çünkü kalmadı cebimde hayal edip kumbarama atacak praa...

makarna öncesi domates sonrası savaşları



Fazla uzun durmucam bu sefer, birine bakıp çıkıcam. Hatta bakın bugün bişey olarakta gelmedim. Öyle mal mal, sap gibi geldim. Halaylara da katılmadım, horonlara da. Ne işim var dedim. Çıktım geldim. Islandım birazda. Olsun değdi ama, güzel gündü; sebebi güzel olandan sanırım. Resimleri de güzel çıktı, baktım evde valla beklediğimden de güzel hem de. Yollucam yakında, merak etmeye gerekte bırakmıcam ayrıca...



Ya ne dicem, insan bişeyden kaçar, o peşini bırakmaz, sürekli üstünüze bulaşırya, aynen onu yaşadım geçen akşam. Ulan ben evime haberleri izlemiyim, boktan püsürden haberim olmasın diye televizyon almıyorum, elin koca göbekli geviş getiren hayvanı yüzünden nadir mutlu olduğum anlardan birinin içine ediliyo. Neymiş efendim, amcamız hergün gelirmiş, sorunluymuş filan. Banane lan, banane! Gitsin evinde izlesin haberini, orda yapsın ne yapacaksa. Terbiyesize bak yaa. Haa bide Ankara'nın seçin şeysini izliyo. İstanbul olsa anlıcam, ne işin var Ankara'yla. Kanalizasyon çukurlarına düşesice, oy sandığı kılıklı dımbıl tosba. Valla halen sinirliyim. Hayır bir de başka kanalı açtırdık, sonra tekrar değiştirdi. Ulan varya dedim, kalkıp uç yan masadan...


Neyse öyle işte, güzelim gün böyle tostik başladı. Allah'tan güzel bitti. Hakakten güzel bitti, sebebi belliydi; etki-tepki prensibi devredeydi hemde hiç olmadığı kadar. Olmayan o beyaz krema bile ikinci planda kaldı. (Bana göre tabi) Belki de kaldırıldı. Ben bişey yapmadım, o da yapmadı. Kim yaptı umrumda da değil. Oldu öyle, valla ne yalan söyliyim güzel de oldu...


Hafif yağmurlu İstiklal Caddesi'nden gelen edit: Yağan yağmur mudur; yoksa hayat mı? anlamadım...

böğürtlenli mercimek reklamı

Böğürtlen reçeli gibi geldim efendim bu sefer. Hani dalından koparılıp yapılınca tadından yenmeyen, kaynatırken rengini o çelik tencereye veren, geri almayan. Soğusa da dibinde kalanları parmağımızla yalasak dediğimiz reçellerin kralı gibi... Taş fırından çıkmış ekmeğin üzerinde ki duruşu, sanki koca bir bardak kahvenin üzerinde duran; masum ama bir o kadar da cürretkar beyaz krema gibidir. Sadece o satılsa alınır, o yeşil pipetlerle bile yenir yani...
Onu çok sevenlere bırakıp geçelim konumuza. Ayakta kaldınız! Buyrun. Lütfen ben oturmucam, siz gelin lütfen. Lütfen buyurun. Oooohooo bu böyle böyle sürer gider çoğu zaman. Yani şu insanımızın birbirini ağırlama mevzuhu hakkaten komiktir. Oturmak için koltuk sayısı, o koltuklara koyulacak göt sayısından fazla olsa bile yaşarız bunu. Halbu ki otur be kardeşim, oturursa oturur, oturmazsa da kendi bilir sallaaaa. Konuya geçelim derken yine dağıttım gidiyorum. Yukarıda ki fotoğrafla alakalı anlatıcam bişeyler. Okumuşsunuzdur; ki okumadıysanız sizi yukarı doğru alalım. Aile yerimiz orda çünkü. Neyse bakıldığında bir reklam gibi durmakta. Evet o kadar sezdirmese de kendisini, biraz göz kırpar cinsten. Yahu onu bunu bırakın, nasıl bir telkindir, nasıl bir istek, nasıl bir fantezidir bu ulan. Hangi guruh bunu yapar. Hangi sevgi bunu böyle söyler aklım almadı valla. "Ona 8 aydır aşkını kabul etmesi için yalvarıyor HALBUKİ bütün bunları yapacağına ona yarım kilo kırmızı mercimek alsaydı mesele kalmazdı "
Şimdi düşünün; aşk öyle bir haddeye gelmiş ki, kız erkeğin alacağı yarım kilo (-ki neden bir kilo değil de yarım kilo onuda anlamadım) kırmızı mercimeğe tav oluyor. Ya da şöyle söyleyelim; erkek o kadar mal ki, döktüğü dil yerine HALK BAKKALİYESİ sponsorluğunda mercimek verse kıza olay bitti. Yani tamam bunun gibi işletme final sınavını andıran aşklar fazla yok; ama be amca yani yaptığın mallığın dik alası. Nasıl reklam lan bu !?! Ciddiyim bunu yapan olmuştur, yani hakkaten olmuştur. Belki faydalı oldu orasını bilmem; fakat bundan sonrası için bu bakkalın reklamında fırın kullanacağı kesin. Malum mercimek var ortada (gözlüklü adam smile'ı)

havalimanları ve çaydanlıklı katil


İç bükey aynalar gibi geldim bu sefer. Hani şu baktığınızda farklı gösteren cinsten. Ama bakmayın utanıyorum. Daha yeni büyümüş veledler gibi. Sümüklerini annesinin ördüğü kazağın koluna silen veledler. Yalan söyler ben yapmadım diyen, ben bilmiyorum diyen hilafın dik alasını yapar. O yüzden susun ve kabul edin. Siz de yaptınız...

Yine garip başladım yazıya, muz tabir ettiğimiz ortaların biriyle geldim. Nadir gelişen Osasuna atakları gibi zaman zaman tehlikeli oluyorum bu aralar. Ne biliyim tehlike kokuları almıyorum ama hadi hayırlısı. Alt satıra geçmeden hemen başlıktaki tezatlıktan bahsediyim. Şöyle ki efendim; başlığa bakarsanız havalimanlarından bahsetmem gerekiyor; fakat araya giren çaydanlık mevsuhu olayın yönünü farklı cenaplara çevirdi. Hadi hayırlısı bakalım. 
Pipi gibi Dipnot:  {cenap; taraf anlamına gelen arapça bir kelimedir.

Havalimanları haşlanmış yumurtanın ta kendisinidir efendim. Çok beklediğiniz de kaskatı kesilir, eğer çok kısa sürerse bu buluşma çok cıvık olur. Ortasını tutturmak ise biraz şans birazda beceri ister. Ama mutlu olduğum yerlerden biridir şu havalimanları. Bazı özgürlük hissi veri, bazı ise mest eder beni. Çok anlatmaya gerek yok. Aslında ne zaman gitsem mutlu oluyorum. Açıklamıcam ulan sebebini, yani fazla anlatmıcam. Bahsettim biraz ordan süzün bişeyler. Olmadı posasını yiyin, süzgeçte kalanları atın ağzınıza. Tadi fena değil, güzel hatta. Siz bakın hele bi eğer beğenirseniz ben yollucam size...

Gelelim çaydanlık mevzuhuna; havalimanı ile bağlantısı konusunda gerçekten bir kuramım yok. Yani ben kuramadım. Kursam da olmazdı sanırım. Kısaca babasının kafasına, sadece çok hızlı çay içiyor diye çaydanlıkla vurmayı planlıyan insanlar var çevremde. Yani Steven King tarzında cinayetler planlayan, onları hunharca işlemek isteyen. Yatağına yattığında yorganı kafasına çekip, el fenerini kendi yüzüne tutan, bembeyaz dişlerini masum ayaklarına yatıp etrafa gösteren, sonra gidip Colgate reklamlarında onları sergileyen caniler. Pişmiş aşa su katan, annesinin yıkadığı tülleri asacak kadar uzun boylu caniler. Korkmuyor değilim, çekiniyorum hatta. Belki emelleri beni de öldürmektir. Belki evlerinde bulunan o dondurucuya beni de koymaktır. Hede hödö size, ayıp ayrıca yaptığınız. İnsan babasının kafasına çaydanlık vurmak ister mi ya..? Bir de demez mi, sadece vurucam içinde ki suyu dökmicem diye...



Atlanta Havalima'nından gelen edit, büdüt: Havalimanı mevzuhu göte gitti, Allah  senin gibi canıyı bildiği gibi yapsın ne diyim :)

ıslak saç ve fön makinesi üzerine bir araştırma

Dikkat; az sonra okuyacağınız yazı sadece bir tespit olup, genelleme yapılmaması, acaba ben böyle miyim diye kişisel sorgulamalara mahal vermeyecek şekilde özümsenmesi önemli rica olunur. Evde de tek başınıza deneyin, sorun filan olmuyo..

Beyaz bir silahtan beklenilen sadece insan öldürmek midir? Soruyu sorup kaçmak vardı; ama yapamadım. Kaldı ki bu bir silahta değil. Bildiğiniz fön makinesi. Vallaha yaa bakmayın öle, bildiğin fön makinesi. Nereden çıktı ulan bu konu şimdi diyenleri görüyorum ayağa kalmanıza gerek yok, oturun...

Yaptığım ince, detaylı ve pofuduk incelemelere göre; insanlar banyo yaptıktan sonra saçları yaşken daha agresif oluyorlar. Evet yalnış duymadınız daha agresifler. Belki doğru kelime değil; ama tespitimde rastladığım en baskın hareket bu! Ellerini daha fazla sağa sola sallıyorlar, daha fazla insanların üzerine gidip onları daha çok tersliyorlar. Tamam belki onların doğal hali olabilir, belki onlar hayatlarını böyle devam ettirdiler; fakat kardeşim ben tanıyorum böyle değiller. Yani onlarda sakin oluyorlar, onlarda içten oluyorlar. 

Mesela bir keresinde saçı ıslak, fön çekilmemiş (daha doğrusu kurutulmamış) halde konuştuğum şahs-ı muhteren bana bağırdı. Kelimeleri sevmediğim bir yemeği annemin yedirmeye çallışması gibi ağzıma tıktı. Savundu, savundurmadı. Esti, üşüttü hatta. Bunu istatisliklere vurduğumda ise bu 3. (üçüncü) kereydi. Yani o hep banyodan çıktığında, saçı ıslakken ve fön çekmemişten çok asabiydi. Tamam belki ruh hali öyleydi, belki sadece o an içindi; ama bana çok bağırdı. Teşhis doğruydu yani...

Sonuç olarak ülkemizin %76'lık kısmı (bu orana da nasıl vardıysam) banyo yaptıktan sonra daha agresif, daha pofuduk ve daha gogolok oluyor. Hakkaten öyle oluyor, dikkat edin sizde fark edeceksiniz. Benden söylemesi, siz siz olun yeni banyo yapmış, saçı ıslak birine daha sakin davranın. Çünkü onlar o haldeyden 26 kaplan gücündeler. Öyleler vallahi, vallahi öyleler...

Tespitimde son devrelere girildiğinde ise bu tavırların daha azaldığı, bunu onlara anlattığımızda kabullenme hatta ve hatta yaptıklarından mütevveli üzülmeler görülmüştür. Bu da onlarda ki bu garip tavırların aslında istem dışı yapıldığını ve geçici tribal enfelsiyonlara sebep olduğu sonucunu çıkarmıştır.

Araştırmamız kısaca bu şekildedir. İnsanlığın yararına olması dileği ile;

Araştırmayı yapan kurum; Kapris, Trip ve Saldırılara Göğüs Germe Birliği Jamaica Şubesi
Araştırma görevlisi; Dudak Nemlendiriciyi Severek Kullanan Oluklu Mukavva
Denek; Yarım Kilo Çikolatayı Bir Oturuşta Yiyen Uzun Yol Kaptanı

Metrobüs SSK Hastanesi Durağı'ndan gelen edit; Bağırmadı efendim, sadece sesini yükseltti :)