irlanda üzerine iç geçirmeler "bir kadın, bir erkek ve üç kedinin hikayesi"

.

irlanda'ya gitme sebepleri arasında guinness'i anlatırken onun sebeplerin arasında sadece biri olduğunundan bahsetmiştim. ikincisi için biraz daha beklemek istedim aslında. hayır anlatırım, çokta iyi yaparım bunu; lakin beklemek artık can sıkmaya başladı. bir an evvel anlatmam lazımdı sizlere.. 

ben de o yapıyorum, fazlasını değil. minnet borcumu böyle ödedim. meshudum.. 


arthur guinness'in mirası için irlanda'ya gitmek ve mirasın köpüklü bir bardak guinness çıkması

.

normalde bir ülkeye gitmeyi planlarken o ülkenin meşhur olan herhangi bir şeyinin olup olmadığına bakmam. beni alakadar eden kısmı o ülkenin türkiye'den vize isteyip istemediği (istese de sorun değil gerçi), uçak bileti fiyatları, ülke içi ulaşım alternatifleri ve fiyatlarıdır. irlanda - iskoçya seyahatini planlarken bunun biraz dışına çıkmak zorunda kaldım. normalde etrafında gecenin bilmem kaçında sadece et yemek için bolu dağındaki et lokantalarına giden insanlar olduğu için; bir ülkeye bir şey yemeye, bir şey içmeye gitmeyi pek yadırgamam. yemek yemeyi değil de yapmayı tercih eden bu beden irlanda'ya gitmeyi bir iki şey için çok istedi. bunlardan biri de işte buydu efendim; guinness..

@google

irlanda üzerine iç geçirmeler "bir dublin hatırası"

.

hamiş;
aslında bu sefer ki seyahatten bahsederken kullanacağım cümleleri çok fazla düşündüm. hatta hiç düşünmediğin kadar diyebilirim. o yüzden düşündüğüm hiçbir cümleyi değil de, sadece aklımdan geçenleri yazıyorum. baya bir fotoğraf var elimde, onlarla yazılacak bir çokta yazı elbet. sadece iş bu yüzden aklımdan geçenleri yazacağım diyorum ya, bakmayın siz bana duygumu da katıyorum..

ilk olarak tanıştırayım; bu şapkam alfonso. bütün seyahat boyunca onu ve beni bu şekilde çekilmiş onlarca pozda çokça göreceğiniz için böyle bir bilgi verme gereği duydum. o yok şimdi, kendisini gelirken orada bıraktım. "ben kalabilir miyim?" dedi; ayıpsın dedim. yeminle bak..

evet uzun süre önce planlanmış bir seyahatti bu. ucuza bulmak için çabalanan uçak biletleri, nerede kalırım acaba gidince merakları filan. hepsi geçti. geçti çocuğum yemin ederim geçti. gel sırtına havlu koyayım, baya bi' terlemişsin. viks sürüp gazete de koy anne! tamam yavrum gel. kıyamam sana..

bir pub'da dans etmek için irlanda'ya, etek giymek için iskoçya'ya, kraliçe çağırdı diye de ingiltere'ye gitmek..

.

aslında herhangi bi' gün iskoçya'da uyanmaktır bu. farkı yoktur az sonra okuyacağınız satırlardan. bir nevi; defalarca söylediğiniz bir şarkıyı tekrar söylemektir, ezber yapmaktır satır satır, iç çekmektir..                                                                                                                                                                      
                                                                            (sutyen kullanmayan memeli hayvan, 08.01.2011 09:31)

yukarıdaki bir kaç cümle aslında uzun senelerdir aklımda olan bir hayalin bir cumartesi sabahı dışavurumudur. öyle büyük hayalleri olmayan benim, elbet bir gün "yağmurlu bir iskoçya sabahına uyanması" üzerine kurduğu düşlerin, o düşlere mashar olmuş bedenlerin, senlerin, benlerin, bizlerin..


yol zamanıdır efendim, yolculuk zamanıdır. hani biraz gideyim de sonra gelirimlerin zamanıdır belki. tenefüste eve gidip beden dersi için üzerini değişen çocuk sevinciyle dolmaktır bendeki; hani şu kimsede olmayan evi okula yakın şanslı öğrenci tribi..

yakında çıkacağım ingiltere, irlanda, iskoçya seyahatinden bahsediyorum. zamanı çoktan gelmişte geçen bir seyahatten. sırt çantamı, çadırımı, uyku tulumumu ve elbette fotoğraf makinemi hazır ettiğim seyahatten. nasılda özlemişim o halleri; ucuz uçak bileti bulma çabalarını, kalacak yer ayarlarken çekilen sıkıntıları filan.. 

ingiltere aslında ilk durak. irlanda'ya gitmek için basamak olarak kullanılacak ilk durak. kendisine dönüşte biraz zaman ayırmak sözü verdik, bakalım tutarsak..



merhaba! ben sarışınım ve menemenim kabuklu domateslerden yapıldı diye size hayallerimden bahsettim..

.

yazılan destanların hangisinde kahraman olmak isterdiniz? 

eski yunan uygarlıklarının birinde mi, uzak doğuda yaşananlarda mı, yoksa hiçbirinde mi. genelde kahraman olmak  için ortada bir de olumsuz bir durumun olması lazım sanırım. o zaman bir kahramana ihtiyaç duyulur çünkü. o zaman gözler birisini arar, o zaman sebep doğar eli havaya kaldırıp "özgürlük" diye bağıran birine. 

acı; tarih kahramanları asanlar tarafından yazılır..


laf özgürlükten açılmışken biraz deşmek lazım gelir yarayı. misal; sabah kalktığınızda lanet ediyorsanız o gün yapacaklarınıza, artık alıp gitme vakti gelmiştir başınızı. geç bile kalınmıştır hatta, vakti gelip de geçiyordur. ne kaybedersiniz ki. neyden eksik kalırsınız. yoksa uyandığınızda lanet ettiğiniz işinizden mi? 

aslında yazdığım son cümlenin sonunda "soru işareti (?)" olmaması lazım. eğer siz o soru işaretini görüyorsanız, yani okuduğunuzda hakikaten sizde bir soru ifadesi uyandırıyorsa emin olun aslında dile getiremediğiniz bir sıkıntınız var. hatta sıkıntınızın ne olduğunu da söylerdim de. neyse..

ben bunları salık verdim kendime. şimdi biraz da olanlardan bahsedeyim izninizle;




"tok olduğumuzda yaftalar yiyoruz" diyorsanız; peki o zaman, umursamaz tavrımın hastası olunuz..

.

"zamanlama" hakkında yapılan sohbetlerin birinden çıktım az önce. kendisine sorulan soruları içtenlikle yanıtlayan zaman; aslında bu kadar da büyütülecek bir şey olmadığını, ileride daha da güzel olacağına inandığımız her şeyin normalde de olabileceğine dair elinde bazı kanıtlar olduğunu söyledi. 

"- bunları açıklamanın zamanı gelmedi mi?" 

..diye sorduğumda ise; "zamana zamanla alakalı sorular mı soruyorsun" diye mantıklı bir cevap verdi. kendine göre mantıklıydı evet; ancak ben hala elindeki kanıtları merak ediyorum. yapmamalı mıyım?


tükenmez kalemlerin yazmadığında ne kadar da gıcık şeyler olduklarını anlatmaya başlasam ne kadar sürer acaba? gerek var mı? yok mu? peki..


evimin penceresinden baktığımda gördüğüm manzara bu. kimisi için güzel gelebilir, lafım olmaz. kimisi içinse merak unsurudur eminim, neresidir burası diye tahayyül ettiren. benim için ne olduğuna dair destanlar yazabilirim aslında. kısa ve öz anlatmam gerekir diye kendime telkinlerde bulundum şimdi de. 

cevap; yeni zelanda'ya gitmeden önce yaşamak zorunda kaldığım evin penceresinden gördüğüm manzara.



olaya fransız olmak için kalkıp fransa'ya gitmek #2

.

"zamana yemin ederim ki; insan ziyandadır. inananlarla iyilik yapanlar, bir de birbirine doğruyu tavsiye edenlerle, sabrı tavsiye edenler hariç."    Asr Suresi

..diye başlamayı uygun görmüş bir seyyah sözlerine. sonrasında kendine has üslubu ile biraz konuşmak istemiş. almış eline o senelerdir elinden düşürmediği asasını, dayamış çenesine.

biz demiş; 

gönlü feraha ermiş bir neslin evlatlarıyız. kim ki; aklından geçirirse yaptığı iyiliği, onadır asıl hayranlığımız. onadır el çırpışımız her lahzada, her kapanan perde de bir daha gelsin diye alkışımız onadır..

paris efendim..

bir önceki yazıda aslında neye niyet ettiğimi az çok anlatmıştık. "aşk" ile anılan bir şehri betimlemek için aşkı mı, yoksa ona aşık olanı mı anlatmanın daha doğru olduğunu. bir nevi hastalıklı düşünce listeleri bunlar. hani ilelebet süregelen farklı hegemonyaları, elinde uzun bi' çubukla dürtmeye çalışmak filan. bahçedeki arı kovanına çomak sokmaya hevesli, arılar başına üşüşünce de annesinin eteğinin altına saklanan çocukluk halleri yani..


kalabalık sokaklar, neydü belirsiz telaşlar bütünü, akıl almaz bir alışveriş çılgınlığı, pahalı kıyafetleri ile sokakta moda defilesi düzenlemeye meyl etmiş kadınlar..

böyle bi' kaç kelime daha bulurum aslında paris'i anlatmaya; lakin içimden gelmiyor. içinde birazcık seyyah ruhu taşıyan herkes, bu düsturu devam ettirmek için paris'e gitmemek gerektiğini bilir. ben de onlardan biriyim aslında. haa yolumuz düştüğü halde ondan bahsetmemek, tanımamaya çalışmamak olmaz elbet. yalnız içimde ne bir özgürlük hissi uyandırdı, ne de nice'de yaşadığım kadar eski-yeni sosyalizmi. ifade etmekteki zorlanmam da sanırım bu yüzden. tamam; bir şey bulmaya gitmedim, bulup da göstermemezlik de etmedim; ancak ilk defa bu kadar çok şeyin arasında, hiçbir şey bulamamazlık etmemiştim. suç benimse kabulüm, çekerim cezamı..




olaya fransız olmak için kalkıp fransa'ya gitmek #1

.


bir çember çizilse; merkezinde sen, kenarında ben. sen döndükçe beni, ben döndükçe seni görsem. öyle bir an gelse, yarı çapı sıfır olsa..  (ömer hayyam)

böyle bir niyetle çıktık efendim bu sefer yola. heybemize umut doldurduk, aklımıza 'gitme' fikrinin tecellisini. bir seferde ne kadar niyet edebiliriz acaba dedik. döndük sonra, baktık ardımıza, bunlar kalmış geriye..

kalanlardan başlayalım o zaman efendim; aklımızda kalanların, gözümüzden yansımasına buyur edelim sizi.. 


uçaklar.. 

aslında bana göre okulun en güzel kızı; aşkını kimseye söyleyemediğim, içten içe hayalini kurduğum bir dilber-i âlem sanki. hani onlarla geçirdiğim zamanları biraz daha fazla tutsam, sanki benden bıkacaklarmış hissi veriyorlar. olsun varsın. biraz işve, biraz naz sanırım fena gelmez meclisimize..

işte böyle başladı fransa seyahati. biraz macera olsun diye (kabul ediyorum fazla oldu) ingiltere üzerinden fransa'ya gitme fikri peydah oldu bünyede. evet bilet ucuzdu belki; lakin "ne gerek vardı şimdi bu kadar yola" diyecekler için gelsin efendim; rast makamında..

sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz..




"merhaba ben bâde, bu da benim sesim.."

.


ilk olarak şunu söylemem lazım. uzun zamandır, yazdığım yazıların neye niyet ettiğini merak ediyorum. kendileri ile çeşitli sohbet ortamlarında, çeşitli dost meclislerinde meşk ediyor; bazı zamanlar gurûba karşı bu son bahçelerde keyfimizce mehtaba çıkıyoruz. eğreti duran ne varsa hayatlarımızda düzeltmeye çalışıyor, iştirakımızdan mütevellit duyduğumuz bu heyecanı, içinde bulunduğumuz ahvâlimizden soruyoruz. dem vuruyoruz kısacası; hayattan dem vuruyoruz..


mesela içlerinden birinin tek hayali; trt'de kadrolu bendirci olmak. düşünün o kadar saf, o kadar tekdüze hayalleri var. sıradanlıktan filan değil ha! sadece içlerinden geldiği gibi yaşayıp, içlerinden geldiği gibi konuşmalarından bu. çay söylediler sonra her birimize, tavşan kanı. aslında bu terimi kullanıp çayları söyleyen genç delikanlı, hayatında hiç tavşan kanı görmediğden olsa gerek; ulu orta kullanmıştı bu terimi. sonrasında, sohbet meclisinden, yaşını başını almış, tecrübesi burnunun ucuna kadar inmiş gözlüğünden belli olan biri kısık bir sesle sordu; 

sen hiç tavşan kanı bildin mi?

..bilmemiş garibim nereden bilsin. hiç ölü tavşan görmemiş ki. görmez de inşallah..

neyse biz hikayemize dönelim. bir diğeri mesela; onunda tek hayali yaptığı kara kalem çizimleri ulus'ta ki sergiye götürmek. biriktirdiği üç-beş kuruşu onlara verip; "abi şunları bi' kaç gün şurda assak da gelen giden baksa olur mu?" diyebilmek.

yapar ama o. ciddiyim! çocukta ışık var. ben gördüm yaa. hem temiz yüzlü, ak pak bi' şey. azıcıkta ağzı laf yapsa, vallahi de billahi de koskoca sergi açar darülbedai'de. hem tanıdığı varmış sanırım fünûn'dan. o elinden tutacak diyolla. hadi hayırlısı bakalım..



serkisof memed ağa..




bir hayale salık verme anlamındaki -di eki

.


iştirak etmek lazım müşterek olan her şeye. mutluluk mesela; hiçbir mutluluk yoktur ki sadece kendi başına yaşadığında anlam kazansın..

gidişte hakeza. sadece gidene yaramaz her gidiş, geride kalana da bırakır bir şeyler. sus pus oturmalar, aniden kalkıp gitmeler; hep geride kalanı acıtır..

iştirak etmek lazım. yok öle yalan dolan, her biri  yoksul iki bedene bir şeyler lazım. sefasını sürecek her kimse bu hayatın, ona da biri lazım..

dedim ya mirim, iştirak etmek lazım..


çimlere uzandığınız oldu mu?
yayılın çimlerin üzerine,
acele edin!
er veya geç
çimenler yayılacak üzerinize

                              Jaques Prevert




* iş bu yazı; uçsuz bucaksız bir kumsalda bembeyaz bir kağıda yazılmış (-dı).


bazen susmaya gelirsiniz ya

.

..hani saatlerce konuşursunuz..

"zamana karşı koymaya başladığında insan; kaybedeceğinin farkında değildir. bunu bilmeden yapar her şeyi. bilmediğinin farkına vardığında da hep bir başka sefere deyip kabul eder yenilgisini. bir yudum daha alır elindeki kadehten, bir nefes daha çeker içine bu sarhoşluğu.."

böyle tırnak içine alınmış bir paragraftır işte hayat. dört başı mahmur bir pespayeliğin tam ortasındadır kendileri. kimseye eyvallahı olmayan yırtık bir çoraptır hatta; gittiği misafirlikte kendini saklama gereği hissetmeyen. asılsız dedikoduların kaynağıdır. ikinci kere kullanılan sallama bir çaydır belki de; ilkinin tadını hiçbir zaman vermeyen..

defalarca yazıp silinen ilk satırdır en çok satan romanınızın. loş ışıklar altında sizi o ahşap masaya hapseden intihar mektubunuzdur. geride bıraktıklarınızı hiç düşünemeden çıktığınız en uzun yolculuğunuzdur belki de; belki de size sunulan onurdur..


yalnızlık ise; ağlamayı kendine şükran saymış devşirme bir gülümsemedir. kendi başına olmaktır milyonların arasında. hayranı olduğunuz grubun konserinde, gözlerinizi kapayıp o en sevdiğiniz parçayı onlarla birlikte söylemektir. sigarasını yakmak için sizden ateş isteyen birinin suratına içinize çektiğiniz sigaranın dumanını üflemektir. defol git başımdan dercesine..

gülmektir aslında hayat. buruşmuş zeytinlerle dolu o cam kaseyi buzdolabının en ücra köşesinde bulmaktır. aylardır dolapta bekleyen beyaz peynir tabağındaki peyniri, yenisiyle değiştirmektir belki de. belki de kaynayan çayın sesine uyanmaktır.. 


şimdi kimlerin peşinden gitmem lazım benim; kimlerin eteğine yapışmam lazım? hani her sabah bambaşka bir ülkenin sınırları içinde uyanmaya söz verdiğim kendime, sırılsıklam sövmem mi lazım..

döndüm sonra..

hayattan açtık kapıyı, sonra yalnızlığa dadandık. sonra tekrar hayata geçip, kendi derdimizin içinde mantarlaştık..

gülen bir insanı görmekle başladı her şey, sonrasında tuttuğunuz elin sıcaklığında akıllandı başımız. girdiğimiz suyun altında akıttığımız gözyaşlarına  inat, kaybolup gitti yaşımız..

sonra yine döndüm..




hayat ne güzel böyle kendinden bahsetmek filan


  • dikkat! bu yazı çok fazla "ben" içerir..



çoğu zaman fotoğraf çekmeye fırsatım olmuyor. daha doğrusu son zamanlarda bu böyle. hatta ekmek almaya giderken bile makinemi yanıma filan alıyorum. belki bir kaç bir şey çekerim diye. bu yazıda göreceğiniz fotoğraflarda işte bu anların bir demeti efendim. fırsat bulduğumda ne kadar utanmaz olduğumun alamet-i farikası belki de..

ya o muallayı sandala atıp, "ruhunda hicranını" söyletme hikayesi..
bazı zamanlarda aklınıza, dilinize takılan şarkılar vardır ya; benim de şu sıralar aklımda da dilimde de bu şarkı var. levent yüksel'den "dedikodu" hele de şu muallayı sandala attığı bölüm! bitiyorum yeminle. çok güzel çok nezih bir duygunun şarkısı. o eski zamanları akla getiriyor. şu elinde şemsiye, yüzünü peçeyle kapatmış güzel mi güzel kadınların; yakışıklı erkekler alsın diye yere attıkları mendilleri filan. yok yok anladım ben. o zaman daha güzelmiş sanırım bazı duygular..


kahve fallarına inanılmaya başlanılan zamanlarda yazılmıştır insanların hayalleri. bu anlarda bekler onları boş sandalyeler; gelsin otursunlar diye! bir umut içindir her şey, bir çay kaşığı kahveden arta kalan. şeker işin raconundandır. inceden bir sızıyı anlatır çoğu zaman bu fallar. yalan da işte bunun raconundandır..


silkelenip kendine gelsin hayat, söyleyin akıllı olsun..

ciddiyim bu konuda. kendi açımdan bunu düstur edindim en azından. böyle diklenmeler filan hoş oluyor. bildiğin kafa tutuyorum ızdırabın dibene. demli çaylardan daha bir zevk alıyorum. yemek yapıyorum boş olduğum her an. yemesem de mutlu oluyorum. tahrik olmuşken objektif olamıyorum bazen, bazen birilerinin adına dünyayı kurtarıyorum. para almadan! zevk için yapıyorum bütün bunları. o kadar masunsunuz ki küçük hanım; size boş zamanlarımda kurtardığım dünyalardan birini armağan ediyorum..


küçükken adımın neden uğur olduğuna dair sorular sorardım hep anneme; geçiştirirdi. sonra bir gün annem abimi ekmek almak için uzaktaki bir fırına yolladı. abim gittikten bir süre sonra döndü. yolda giderken annemin ekmek alması için verdiği parayı düşürmüş. annem üfleye püfleye yine para çıkardı o mutfak dolabının muhtelif bir yerinden. sonra bana verdi parayı ekmek almam için. artık abimin tekrar o parayı düşüreceğinden mi korktu nedir beni yolladı. daha ya altı, ya yedi yaşındayım. fırına giderken yolda az önce abimin düşürdüğü parayı buldum. işte o gün bıraktım adımın neden uğur olduğunu anneme sormayı..


burası evime yürüdüğüm yol. her gün gelip geçiyorum ama ilk defa bugün fark ettim bu kadar güzel olduğunu. sanırım her zaman böyleyiz. bizi birbirimize bağlayan her ne varsa sonraları fark ediyoruz ne kadar güzel, ne kadar özel olduklarını. ortak yanımız olsun olmasın bu böyle. izini kaybettiğimizde korkuyoruz takip ettiğimiz her şeyi. farkına varırsak ne ala, varamazsak işte o zaman başlıyor keşkeler..


dövme yaptırmaya karar vermemin bilmem kaçıncı yıl dönümünü kutlarken, acaba ne yaptırsam fikirleri dönüp dolaşıp hep aynı şey üzerine yoğunlaşıyor. ne olduğunu söylememi beklemeyin, yaptırınca görürsünüz. hem neden tüyo vereyim ki. -burada gülücük sımaylı var-  şu kadarını söyleyim; eğer istediğim gibi olursa hakikaten o dövme ile ölebilirim. evet yapabilirim..


çok megaloman takıldım sanırım bu sefer. hep kendi fotoğraflarımı çekmeler filan. aslında her fotoğraf çekme girişiminde bulunsam kendimi görmek isterim. bunu görebileceğim açılar yakalamaya çalışırım hep. bazen olur bazen de hiç göremem. bu da onlardan biri işte. nerede ne zaman bilmiyorum. benim işte efendim. fotoğraf çekerken ki ben..


uzun uzadıya yazıp kaçmak isterdim; lakin pek bir peksimet tadındayım. ısırınca dağılan cinsten. yazmak için yazmadım ha! yapmam öle şey. sadece haylazlığım üzerimde biraz. bahçedeki erik ağacından erik çalasım var. dallarını kırmadan ama. sonra tekrar geleceğimizi bildiğimizden yapmayız bunu. küçük bedenlerimizde bu kadar düşünceli ruhlar taşırdık işte biz. çocukken..


yok yok ben iyice dağıttım bu sefer. hani şu omuzlarını silkerek "banane banane" diyen çocuklar vardır ya; işte onlar gibi oldum. bu şahs-ı muhterem de ben efendim. kürdili hicazkar makamında bir taksimin tam ortasında, haber bile vermeden yapılmış bir yansıma. çekenin ellerine sağlık demekten başka bir şey gelmiyor elden. ha bir de üflediğimiz taksimi ona armağan etmekten..

elimize ne geldiyse koyduk kefemize. bu sefer böyle olsun..

sonrasında telafi etmek üzere,

selametle efendim,

devletle.



fuar mankeni olmanın dayanılmaz hafifliği

kalk kalk gidiyoruz! 
nereye dememe bile fırsat vermeden tuttu kolumdan bir şahs-ı muhterem. yolda anlatmaya başladı nereye gideceğimiz. auto show 2010 muş meğersem istikamet. iş bu yüzdendi heyecanı. benim bu filmdeki rolüm ise fotoğraflarını çekmek elbette. [ araba alacak değil ya bana. "yazar burada birilerine mesaj gönderiyor" ]

pek çok fuar deneyimim olmuştu ama auto show ilkti benim için. arabaları sevmediğimden değil, sadece onlara o kadar para veremeyecek oluşum asıl mesele. [ bir mesaj daha geldi ] neyse efendim biz biletleri aldıktan sonra girdik mekan-ı huşuya. son model tasarımlar, teknolojinin bilmem kaçıncı harikası modeller filan hepsi inanılmaz hakikaten. lakin benim dikkatimi çeken nokta; araçlardan çok orada görev yapan mankenlerin daha fazla ilgi görmesiydi. yani aklımdan geçiyordu; ama bu kadar olabileceğini tahmin edememiştim. [ meğersem auto show'un raconu buymuş. benim cahilliğim işte ]


insanlar araçlara bakmak yerine nedense onlar hakkında bilgi vermek için orada olan [ ki kabul ediyorum dikkat çekmekte var bunun içinde ] cins-i latiflere ilgi gösteriyordu. zor olsa gerek diye düşündüm bir an için. hakikaten de öyleymiş. zorluk aslında o kalabalıkta işini yapmak için orada olmanın verdiği mecburiyet değil, seviyesiz münasebetlere gebe oluşu. 


sorunda burada başlıyor zaten. hakikaten araba almak için gelen müşteri ile oraya neden geldiği çok belli olan [ anladınız siz ] davetsiz misafirlerin ayırt edilemiyor oluşu. işleri o kadar zor ki; bazen yaşadıkları seviyesizliklere karşı verdikleri tepkileri kontrol dahi edemiyorlar haklı olarak. bağırdıkları bile oluyor hatta...


bütün gün ayakta durmanın üzerine bir de böyle alakasız muhabbetler sanırım onların en büyük sorunu. kısa molalarında tükettikleri sigaralara rast geldim bir ara. öyle mutlu ediyordu ki; o duman onları, bir ara içerideki o düzeysizlik bu dumandan daha da zararlı gibi geldi bana. ne yalan söyleyeyim öyle de aslında..


güzel olup olmadıklarına hakkında yorum yapmak haddim değil. yapmayacağım da! sadece merak ettiğim o an orada olan ve yüzlerinden "artık bitse de gitsem" cümlesi okunan bu kadınların suçunun ne olduğu? yok elbet, olamazda! bu elbet bizim ülkemize has bir durum değil. küçük bir araştırma sonrası diğer ülkelerde de yapılan fuarlarda da benzer manzaralara rastladım. yukarıda da dedim ya; kaba tabirle işin raconu bu olmuş..!


toplumsal bir yaraya parmak basmak değil niyetim yanlış anlaşılmasın. sadece otomobil fotoğrafı çekmek için gittiğim bir fuarda, [ ki fuarın amacının bu oluşu en büyük etkendir buna ]  bir tane bile çekememiş olmam. 

içimden; "bu arabalara bu kadar para veren insanların olduğu bir dünyada, sadece tanıtım için orada olan bir kaç güzel kadının fotoğrafı sanırım daha güzel olur" fikri geçti. bende öyle yaptım. 

iyi ki de yapmışım. malum bazı güzellikler parayla ölçülemiyor...



incir satan bir insan için en güzel şey

..
zaman döner dolaşır hep aynı yerde verir molasını. hep bir yerde kalmışları toplar getirir; aman sakın olmasınları serer gözümüzün önüne..

bu fotoğrafı çektikten sonra altına; "ateş ne kadar çok yanarsa; gerçek o kadar açıktır.." yazmak geldi içimden. yazdım da.. 

sonra döndüm etrafımda, bir yerler aradım kendimi koyacak. öyle ayakta durmak pek gelmedi içimden, geçtim bir köşeye sindim! böyle aciz, öyle bensizdim ki..

sebepler aradım kendimce. ilk kez nefes alır gibi baktım; yoktu efendim kimse. yoktu..


bir gün Nemrut, Hz. İbrahim'i ateşe atmaya karar vermiş. o kadar büyük bir ateş yakmış ki; kendisi bile yaklaşamaz olmuş ateşe. insanların yüzlerine sıcaklık öyle şiddetli vuruyormuş ki ateş; sanki hepsinin içinde yanıyor gibiymiş. gökyüzüne öyle bir yükseliyormuş ki ateş; başka ülkelerden bile görünür hale gelmiş. bütün hayvan haşarat kaçışmaya başlamış. hepsi bir yana koşuşturmaya başlamış yanmamak için..

yaktığı ateşe gururla bakan Nemrut, küçücük bir karınca görmüş. karınca o küçücük cüssesiyle ağzına bir damla su alıp ateşe doğru gidiyor, ateşe dahi yaklaşamadan oracığa bir yere bırakıyormuş ağzındaki bir damla suyu. Nemrut şaşırmış halde sormuş;

- ey biçare karınca ne yaparsın sen? o küçücük cüssen ile o koca ateşi söndürebileceğini mi sanarsın?

karınca kendinden emin cevap vermiş Nemrut'a;

- bilirim ey Nemrut hemde çok iyi bilirim o ateşi söndüremeyeceğimi.ben sadece safımı belli ediyorum..

... iş bu ahvaldir efendim bizim de fikrimiz. safımızın belli olması. yerimizin, yolumuzun düzgün olması. bu yüzdendir iştirakımız bu hayata, bu yüzdendir devrimize hayranlığımız!

işte bu yüzdendir; incir satan bir insan için en güzel şeyin; incir satmak oluşu...



saf bir tecelliyedir bu seyr ü sefer

her insanın kendini mutlu hissettiği yerler vardır elbet. orasını daha bir sever, daha bir kendinden bulur. işte bu da ona adanmış bir yazı olsun efendim..

çoktandır aklımda olan ama yapamadığım bir projeydi bu. en mutlu olduğum yerde; yani havalimanlarında fotoğraf çekmek! biliyorum biraz garip gelecek ama bunu daha önceden de yazmıştım bir yazımda. havalimanlarının bendeki yerini. özgürlük hissi mi dersiniz ne dersiniz bilmiyorum, mutlu ediyor beni..


eğer bir yere gideceksem hep erkenden gitmişimdir havalimanına. uçağı beklemekten öte; orayı yaşamaktır amacım. sanki özgürlüğüne giden bir köle gibi; bile bile ladese elimde kemikle koşarım! hal böyle olunca bazı şeyleri de görme fırsatım olur. tıpkı bu adam gibi. beklemekten olsa gerek uyuyakalmış. onun gibi binlercesi de elbet..


garip garip bakmasına aldanmayın siz; kurdu olmuş buraların. kim bilir kaçıncı uçuşu! budur aslında bu mekanın raconu. öyle ortalarda gezerken özgür takılmak; en azından ben öyle yapıyorum :) tamamen özgür olduğumdan değil haa; sadece öyle olmayı seviyorum..


büyük olasılıkla aranızda bir camekan olur buradaki görevlilerle. ama inanın sizin yerinizde olmak için nelerini vermezler. günde bilmem kaç kişiyi gönderirler yurtdışına; ama gelin görün ki baki kalan yine onlardır..

sürekli gidenlerin içinde belki de en şanssızı onlar. işleri bu elbet; lakin her birinde bir yerde sabit kalma arzusu var gibi. "acaba bu sefer gitmesem mi?" dercesine etrafa bakınmalar, yüzlerdeki o mecburi gülümsemeler vs. hepsi bunun göstergesi. bir yerde bitecek elbet; ancak onların olan bir zaman kalacak mı bilinmez..

insanoğlu kendi belirler sınırlarını! nerede olmak isterse orada olur aslında. hem fikren hem bedenen bu böyledir. haritayı önünüze koyup basın parmağınızı ve sonra deyin ki; "bu sefer burası!" işte orada başlar aslında özgürlüğünüz, işte o zamandır sizi siz yapan beniniz. amaç 'gitmek'se, yolda oradadır yolcuda. ta ki siz hadi eyvallah diyene kadar..


aslına bakarsanız o kadar güzel ki; bütün ümitsizlikleri, bütün çaresizlikleri ve bütün bencillikleri arkada bırakıp gitmek! sadece size ait zamanların olduğu ülkelere göç etmek. "ceketimi alır çıkar giderim" diyebilmek. -ebilmek! 

işte burada sanırım bütün mesele; -ebilmek..


koşup gitme vaktidir efendim. en mutlu, en meshud olduğunuz yere. arkada ne bırakırsınız bilmem ama; vakit bu vakittir..

gülmek için belki, belki de hıçkıra hıçkıra ağlamak için;

vakit gitme vaktidir..




dönmeye niyet etmek..



akgün akova bir şiirinde;

"...
 kimin elini tuttuysam 
 gökkuşağının  altından geçti."  der..

fotoğraf çekmeye başladığım ilk gün çektiğim ilk kare bir insandı. sonrasında düşünecek çok fırsatım oldu elbet; nedir fotoğrafı fotoğraf yapan diye. cevap çok ama çok açıktı; insan! 

bende böyle başladım işte o küçük delikten baktığımda insanları görmeye. bu da onlardan biri efendim. yemek yerken görmüştünüz onu ilk kez. o zaman yemeğini beklerken yaşadığı tedirginliği, yemeğine kavuştuğunda nasılda atmıştı..



sonra daha ne kadar gülebilir acabayı aradım. bazen çok fazlasını buldum, bazende hiç olmayacak kadar doğalını. bu yüzden belki insan fotoğraflarını çekmeyi bu kadar çok seviyorum. doğal olmayı hiç farkında olmadan başarabildikleri için. aniden bastığında o küçük düğmeye, bu kadar içten göründükleri için..


mesela burada. o küçük tavşanların birinden çektiği niyeti okurken. daha başlamadı okumaya. sanki pek ümidi yokmuş gibi bakıyor kağıda değil mi? okuduktan sonraki halini yakalayamadım ne yazık ki. ama bu halinden emin olun daha güler haldeydi..


"bazen.."  

bu kelimeyi sevmiyorum aslında. nedense bir öncekinin hüznünü yansıtıyor hep. hani şu hatırlanmak istemenyenleri. zor elbet, öyle bir anda silinmiyor eskiler. burada biraz o var sanki. toplayıp bir yere kaldırılmış, kapatılmış üstü. yakılıp külleri savrulmuşları bilirim hatta. üflemeye fırsat kalmadan rüzgarın alıp götürdüğü. sanki tamburi cemil bey'in hicaz peşrevi gibi. bazen tınıları kulaklarda çınlayan..


bitecek elbet bu hikayede. ama ben bu yazıyı yazmaya başladığımdan beri geçen süreye bakıyorum da; sanki fotoğrafları çekerken geçen süreden daha uzun. iş böyle olunca acaba artık fotoğrafları bırakıp sadece yazsam mı diyorum. zor elbet! senelerdir elimde duran sigara gibi, artık bir parçam olmuş. gidip gelişlerimi hep kayda almış. hangi ülkeye gitsem o var yanımda! zor yani mirim zor..

haa unutmadan o küçük tavşan bu fotoğrafların sahibine şunları söyledi o küçük kağıtta;

"sana gelen müjde iyidir. her iş sabırla olacaktır, sabrın sonu ise her zaman selamettir.
 hayırlı haberler alacaksın. mesut ve bahtiyar olacaksın.."

31.03.2010 \ istanbul



eli kalem tutan bir delinin defteri

her şey gitmekle başlar ve her şey yolculuktan gelir..
 
öyle derin mevzular üzerine konuşmak değildir haddim; hatta yaptığım bile söylenemez. ben sadece eli vicdanında bir seyyahım. yola da yolcuya da minnet borçluyum. bir gün öder miyim bilinmez; lakin ben daima gittiğim her yer, gördüğüm her şey ve herkes için bir anı bırakırım. bu ya çektiğim bir fotoğraf olur ya da yazdığım bir yazı. işte bu yüzden aslında hep oradayımdır. aklımın, fikrimin bir yanı hep orayı çağırır..

bu fikr ü zaruretle gitmiş, döndüğünde de bu niyetinden hiçbir şeyi kaybetmeyen; hala bir yanı çocuk, hala her yanı gezgin eli kalem tutan bir delinin fikridir bunlar. artık eskisinden daha özgür daha bir huşu içinde hemde..

budur efendim sözün kısası, budur elimizden gelenin ardımıza konmadığı kelamlar. sonrası için fazla bekletmemek sözünü verip sonlansın lafımız tekrar gitmelere andımızı içerek..
ama bu sefer daha bir çabuk dönmelere niyet edip!


..

vakt-i ayrılıktır..


...

zamanın behrinde yolu bir dergaha düşen fakir bir adam; bir grup bektaşî ve mevlevînin oturmuş sohbet ettiğini görünce yanaşmış yanlarına. dergahlarını tanımak ve nasıl zikredildiğini öğrenmek istediğini söylemiş. dervişler nezaketten ödün vermeden başlamışlar kendilerini anlatmaya. bu arada onları dinleyen fakirimizin gözleri bu dervişlerin giysilerine takılmış..

mevlevîlerin giydiği kıyafetin kolları o kadar geniş ve uzunmuş ki; içine üç kişi daha sığarmış. hatta öyleymiş ki; sadece kollarını değil ellerini bile kapatıyormuş. bektaşîlerin kıyafetleri ise tam tersi daracık ve sadece kollarını kapatacak kadar kısaymış. sebebini merak eden adam sormuş mevlevî'ye"pirim, neden sizin kıyafetlerin kolları o kadar geniş ve uzun; var mıdır bir sebebi?" diye..

mevlevî biraz şaşırmış halde kollarını yukarı kaldırmış ve iki elini birleştirip şöyle buyurmuş: "evet vardır! biz insanların ayıp ve günahlarını başkaları görmesin diye örter, onları kapatırız.." demiş..  

bu yanıttan baya hoşnut olan adam bu seferde bektaşî'ye dönüp sormuş: "peki siz pirim; sizin kıyafetlerinizin kollarını neden bu kadar dar ve kısa. siz insanların ayıp ve günahlarını örtmez misiniz?

bektaşî kendi kollarına bakıp birkaç saniyelik dalgınlıktan sonra gülümseyip cevap vermiş: "biz mi? bizim geniş ve uzun kıyafetlere ihtiyacımız yoktur. çünkü biz insanların ayıp ve kusurlarını hiç görmeyiz!".. demiş.



 ...bunu anlatmamın sebebine gelince. uzun zamandır yapmam gereken vatani görevimi yapma vakti gelip çatmış. iş bu ahvalden mütevellit aranızdan bir süre ayrılmak zorundayım. kütahya'da hava kuvvetleri komutanlığında bir acemilik devresinden sonra nereye gideceğimi bilemediğim dört aylık bir süre daha, sağ elimi başıma götürüp selam verir halde olucam..  

şimdi fazla söz söylemeye gerek yoktur zannımca. yalnız, buraya yazdığım her satır her kim içinse affına sığınırım. her kim için ise çektiğim fotoğraf aslen onundur. ben sadece onun anına şahitlik etmiş fakir bir kulum. bu sebepten sizden ricam yukarıdaki hikayeden kendinize bir saf tutun. ister o fakir, ister bektaşî, isterseniz de mevlevî olun; ama görmeyin kusurumu..

şimdiye kadar her kim bu günlüğe girip okumuş, yorum yapmış ise minnettarım kendisine. bundan sonrası için de burada olmak dileği ile..

selametle efendim, devletle..