kısım 2: irtifanın yükseldiği zamanlarda yosemite'de olmak..

.

yolu anlamlı kılan nadide güzellikleriyle bile bizi kendine hayran bırakıyordu. yoksunluk fikrinin altında yatan sebepler, sanki bundan önce hiç karşılaşmadığımız tabiat ana portresine bakmak için aldığımız bi' müze bileti gibi anlamsızdı. kırıştırıp cebimize attığımız bütün kağıt parçaları gibi değil; saklamak için elimizden geleni yaptığımız. nacizane tavsiyeleri kendine saklayan bütün hiyerarşik duygular, toplumsal değerlerin bazıları ve son olarak tabiki yine yosemite.. 


söylentileri bile güzel bazı şeylerin. sizi hiç olmadığı kadar mutlu eden, etmesi de istenen ve belki hüzünlendiren biraz. bütün ağaç diplerinde bize ait en az bir kaç duygu vardır burada. herkese yetecek kadar çelişki barındıran bu evren, yeri gelmişken bize nasihatler sunuyordu bu milli parkta. oysa kimsesizler evinden alınmış; elinde oyuncak ayısı, gidip gitmemekte çelişkileri olan öksüz, bazen yetim küçük çocuklardık. sevmediğimiz tek şey ayrılmaktı buradan. daha güzel vaatlerde bulunsa dahi, yosemite kendisi için dizilen bütün methiyelerden daha güzeldi..


herkes gibi bizim de meraklarımız vardı. kulaktan dolma, yalan belki. belki hiç bi' zaman merak etmediğimiz ulusal parklara gitme fikrini aklımıza pelesenk etmiştik yosemite sayesinde. doğru dürüst inanamıyorduk bile buranın varolduğuna. mfö şarkılarında geçen kelimeler kadar önemliydi, özellikle konserde. en ön sırada izlenen o bas gitar solosu kadar heyecan vermemişti ilk duyduğumuzda ismini ama; son kullanma tarihi geçmiş hüsranlardan bunu anlayabiliyorduk.


işaretlerini izlediğimiz bütün yollara, bir nevi rehber gözüyle bakıyorduk. bizi götürdüğü rotalar, bizim için kutsal birer yazıttı. okuduğumuz zaman anlamadığımız, sadece gördüğümüzde anlamlı gelen. her biri diğerini görmezden gelmiş, hüzzam makamında bestelenmiş bünyelerdik biz. ahlakımız da kalmamıştı, cesaretimiz de. bu park bizi hiç sevmediğimiz huylarımızla baş başa bırakmıştı. aynalara konuşuyorduk, çünkü kendimize olan saygımızı kaybetmiştik bütün bu hengamede..


sonrasında rakım da düşecekti sanırım, herkesin gözünü korkutan yükseklerden..


to be continued


..week 47 is over!


kısım 1: yosemite'den başka gidecek yeri olmayan insanların ülkesi..

.

yolculuğun nasıl sürdüğünü tam olarak hatırlamıyorum. tek bildiğim sabahın erken saatlerinde yola çıkıp soluğu parkın sınırları içinde aldığımız. amacımız en azından giriş ücretini ödememek olsa da, içten içe daha fazla zaman geçirmek büyük paydayı alıyordu yeryüzündeki bütün saat dilimlerinde. evimiz, parka ortalama 1 saat uzaklıktaydı. mil olarak söyleyince daha karizmatik olduğunu düşünüyordum ki bu sanırım biraz daha mutlu ediyordu beni. ev sahibimizin yakın tutumu sayesinde olayın merkezindeydik, bu aşikar. çünkü doğanın içinde bu kadar güzel bir ev hayal etmemiştik ki galiba bizi heyecanlandıran en büyük nokta da bu olmuştu. yosemite'ye giriş 101'i aldıktan sonra, gerekli açıklamaları yapan ev sahibimiz bize evi gezdirdi. bu noktada durum üzüntü ile karışık bir hale geldi ki sanırım yosemite, hali hazırda böyle bir yerdi. eşinin hasta olduğunu söylediğinde yosemite bile naif kalıyordu, yaşlı vücudu karşısında..


kıvrımlı yollarında gün ağarırken yosemite'nin, ilk durak noktamıza gelmiştik. yavaş yavaş insanları görebilmek, onlarla aynı şerefe erişebilmek aramızdaki rekabetin hangi düzeyde olacağının işaretiydi. herkes bir yerlere yatişmeye çalışıyordu bu erken saatte. bıraktıkları ayak izleri kimi için dönüş yolunun pusulasıydı. yönlerimiz şaşmıştı her celsede, mahkeme salonun ise ağaçlarla çevrili koca bir ulusal parktı..


her adım bir sonrakinden heyecanlı olmaya başladığında, kimsecikler kalmıyordu etrafınızda. sevdiğiniz kadının elini dahi bırakıyordunuz gittikçe. sebepler hiç olmadığı kadar mantıklı geldiğindeyse yol, sizi hayatınızda daha önce hiç görmediğiniz bir gerçekliğe götürüyordu. peki asıl sebep bu muydu? bu gerçekliğe erişmek mi yoksa, içinde kalabildiğiniz kadar kalmayı amaç edinmek mi? her ikisi de çok yalın kalıyordu yosemite karşısında ve bu aciziyet insanlık tarihinin en kabul edilebilir olanlarından biriydi..


gölgesinde kaldığınız ağaçların yolumuza eşlik etmesi kadar, bittiklerinde bize bıraktıkları o muhteşem manzara az biraz görünüyordu ufukta. şimdi asıl soru, bu anı hafizalarımızın en nadide yerine nasıl dikecektik. güçlü kuvvetli olanlar kadar, zayıf olanların da saflarında bulunduğu bu ihtişamlı olay, papalık mertebesinde bile yerini bulmuştu. rivayetlerin önü arkası kesilmezken, dertler içinde boğulmak yerine göğsümüzü bu muhteşem an için açtık..

   

hava serindi. güneş yeni doğmasına rağmen hala esen az biraz rüzgar vardı kuzey batıdan. ayaklarımıza serilen her ne varsa zihnimizde de seriliyordu. uçsuz bucaksız bir güzellik için aranan bütün tabirler de yetersiz kalıyordu hatta. derdinden tasasından arınıyordu bütün münzeviler. himalayalarda bile böyle keşişler yoktu, yoktu bu sukuneti bertaraf edecek ordular yeryüzünde. ufka kement atmıştık kendi western filmimizde ve teksas kırsalları bulunduğumuz noktaya cidden çok uzaktı..


manzarayı ihraç edemeyen bir parktı yosemite ve bu yüzden turistleri ithal ediyor..


to be continued



..week 46 is over!


let's talk about Yosemite..

.

bütün her şeyin, hatta bütün bu projenin müsebbibi yosemite'ydi. tarihini hatırlamıyorum ama bundan bir süre önce "dünyadaki bütün national parkları görmeden ölmek istemiyorum.." diye bir cümle kurmuştum. hala da aynı fikirdeyim.. zihnimde bıraktığı bütün detayları düşündükçe gurur duyuyorum. bizi yaratan gücün böylesine muhteşem varlıkları (!) da bize bırakmış olması şüphesiz ki muhteşem lütuf. aynı dünyanın farklı yerlerinde, sırf tabiat ananın sırrına varmak için adım atılası yerlerin olması bile bu hayatı yaşamak için bi' sebep..

kalan haftalarda yosemite'den bahsetmeye çalışacağım elimden geldiğince. çünkü zihnimde birikmiş, arşivimde kalmış çokça fotoğraf var. benim için hiçbir detayı kaybetmeden aktarmak boynumun borcu. yetmeyeceğine eminim ama yine de yazmak istiyorum, hem de haftalarca. bunun bir devrim olduğuna inandırdım kendimi. içcel bir devrim elbette.. lokasyonların en detaylısını verebilirim, sırf kimse bilmesin diye sessiz de kalabilirim ama yosemite hakkında yazmak tam anlamıyla yapılması gereken en sade şey!

sanıldığının aksine kolay olanı değil, zor olanı seçiyorum. yosemite'yi sevmek yerine anlatmayı seçiyorum..



..week 45 is over!


atlanta'daki bi' striptiz barın kibritler üzerindeki etkisi..

.

sanırım bütün hikaye ateşin icat edilmesiyle başladı. ardından insanoğlunun bütün enerjisi bu ateşi yanık tutmak üzerine gelişti durdu. devam eden süreçte ortaya kibritler çıktı, bildiğiniz kibritler. sonrasında yolum kesiştiği için bu kibritler sayesinde çok fazla hatıra biriktirdim, tabi kibritler de dahil. gittikçe çoğalmalarının ardından aralarından en nadide parçaları bir şekilde sergilemem gerektiği fikrine kapıldım ve sonrasında bu çıktı ortaya..


şuan kaderine terkedilmiş şekilde tavan arasında beklese de, bu belki de hayatım boyunca yaptığım en güzel şeylerden biriydi anılarım için. bir diğeri de bunları yazdığım malum yer..  sadece şunu anlatmaya çalışıyorum, her seferinde kullanıp yananları yere attığımız kibritler, ilk başka bahsettiğim amacın en güzel öğeleri değil de nedir? her birinin verdiği mesaj büründükleri renklerden çok, bulundukları anki sevincin birer protatipi gibi. sade oldukları kadar süslülerde. tıpkı atlanta'nın ücra köşelerinde size viski servisi yapan pink pony çalışanları gibi..

tek fark çıplaklık. elbette afrika dahil.. 




..week 44 is over!


balinalar, ben ve iki kadın hakkında..

.

latin tınıları eşliğinde seyr-ü sefer defteri yazılıyordu bu seferde de. kaptan kamarasından görünebilen ve bütün haşmetiyle bizi kendine hayran bırakan balinalar sayesinde. teknedeki herkes emeline bi' nebze de ulaşmıştı deniz tanrısı poseidon nezaretinde. kimi zaman yüksek sesle, kimi zaman da içimizden teşekkür ettik bütün bu olanlara..










dalgalı havalarda dengede durma kılavuzu ve yine balinalar..

.

sallantılı geçen hayatlarımız için teknelerin bize ideal birer yuva olacağı fikri de o zaman oturmuştu kafamıza. kaldı ki insanların bunu normal karşılaması bile bize garip geliyordu hüviyetimizden dolayı. sanki ilerlemeyen bir projeydik ve sonuçlarına bütün evren katlanacaktı gelecek nesillerce. eksik kalanlar içinse son bir gösteri planlamıştık, okyanus kıyısı şehirlerin birinde. serin, yalnız ve çoktan bitmiş. peki bunlardan hangileri için şehvet uyandırmıştık azrailin gözünde? hangisinin sade, hangisinin daha çoşkun duyguları olduğu genel yargıları irdelese de, bizim için herşeyden çok balinaların varlığı önemliydi bu dalgalı ve depresif kelimelerde..


herkesin tedirginliği "ya kaçırırsam" duygusunu o metrelerle ölçülen teknede yaşamaktı. bu yüzden etrafında dönülmeye başlanılan tekne, bir tapınma objesi gibi görünüyordu kıyıdan. ve herkes bunu bilinçsizce yapıyordu. sanki yokoluş süreci başlamış bir nötron çarpışması provasındaydık ve kimsecikler yoktu etrafımızda. bir bakıma yalnız olmamızın kibri de vardı ama ya olmazsalar daha baskın oluyordu hepimizin gen haritasında..


ilk gözlerler her zaman biraz boşa çıkıştı. çünkü denklem, çözülmesi için değil de sorulması için icat edilmiş bir pranoyaydı omuzlarımızda. herkes birbirine şu mu acaba derken, kamaralardan uğultular yükseliyordu nadiren de olsa. içimizde tecrübeli olanlar sadece kaptan kamarasıyken, balinalara ramazan pidesi atıp onları kendimize çekmek de haliyle garip olurdu. yapmadık da zaten..


yerimi almanın huzuruyla, ilk gelecek sinyali bekliyordum. keskin bir konu vardı okyanusla aramızda. ben herkesten çok istekli olduğumu bildirmiştim kendilerine ilk lafzalada. bu da onların önünde olmamı sağladı belki, bilemiyorum. onların da okyanusla bir anlaşması olduğu fikri geldiğinde aklıma, az biraz ürktüm. belli etmeden tabi.. kimsecikler olmasın diye etrafımda, bir balina gözlemcisi nasıl olmalı kitabının giriş kısmını okumaya başladım ezberimden. ilk satırlar dehşet vericiydi.. 


tekneler, balinalar ve 70 milletten insanlar hakkında..

.

hangimizin aklına geldi hatırlamıyorum, sanırım ilks'ndi. o kadar maceranın üzerine bir de okyanusa açılıp balina izleme organizasyonu sadece onun başının altından çıkar zaten. her neyse.. hepimizin heyecanı tavan yaptığından olsa gerek sabah erken kalkıp yakınlarda bulduğum muhteşem kahvaltıcıda yediğimiz devasa büyüklükteki pancakelerden sonra kalifornia'nın iç kısımlarında sanırım 1 saat süren yolculuktan sonra tur için varmamız gereken yere, moss landing'e vardık...


saat yaklaşırken listede adı yazan herkes toplanmaya başladı.. güzel taraf, ne kadar fazla millet varsa o kadar güzeldi. güzeldi çünkü uçsuz bucaksız okyanusun ortasında bir sürü farklı milletten insanla aynı kaderi paylaşacaktım. o yüzden hemen en uzak coğrafyayı bulmaya çalıştım, kaderimde uzak doğlulular vardı tabiki.. ha bi' de baya fazla amerikalı vardı teknede. koca coğrafyada böyle imkanları olan nadir bölgeler var ve amerikalıların %39'unun yaşadığı eyalet harici başka eyalet görmediğini düşünürsek bu garipti.. 


turu yöneten ve tur öncesi bütün parayı toplayan şirin ablamız, öncesinde küçük bir bilgilendirme toplantısı yapıp turda "bir ihtimal" yaşanacaklardan bahsetti. şimdi burada es verelim; 

  • konu: tekneyle okyanusa açılıp balina izlemek
  • yer:    okyanus
  • zaman:   eylül ayı
  • olasılık:  belirsiz

durum böyle olunca şirin ablamız asıl amacımızın balina izlemek olmasına rağmen bunu bazen gerçekleşemeyeceğini, görsek bile bu koca hayvanların biraz uzakta olabileceğini söyledi. kabul etmiştik bir kere ve garantili ürünlere karşı biraz çekincelerimiz vardı..




işin stratejik kısmına, yani teknede en güzel yeri kapma olayına gelmişti sıra. burada gözlem yeteneği önemli a dostlar. ilk önce toplam kişi sayısını, teknenin ebatlarına bölüp; kendinizi en güzel bölüme yerleştirdikten sonra, arta kalan kısma da diğer insanları yerleştirmeniz lazım. bu da her baba yidiğin harcı değil. öyle işte.. 


beklenti konusu gündeme gelmişti hepimizin beyninde. ama kimse ya göremezsek ihtimalini dile dahi getirmiyordu. hayatımızda belki de bir kere yaşayacağımız bu şölenden elimiz boş dönmek biraz ağır olurdu sanki. hele de bu kadar yolu arabayla gelip, koca eyaleti adım adım katederken. kaderimizde olan herhangi bir şeyden küçük alıntılar yapmak için ortamlarda, balinalar aslında güzel fırsattı. çoğu insana kalifornia'da tekneyle okyanusa açılıp balinaları izledik demek biraz havalı olsa gerekti, öyleydi de..

    

aynı tarzları olan, aynı ekibin üyeleri bizi tekneye binerken karşılıyordu. biraz gururumuz okşansa da kafamız hala balinaların bize yüzünü gösterip göstermeyeceği yönendeydi, yani teknenin kıç tarafında. kimi için garip, kimi içinse normal karşılanabilecek bu durum bize daha fazla şevk vermişti ve beklemeye başladık.. 


kültürün insanlar için su gibi hayati önem taşıdığı bu topraklarda, bizim tekneye nazire yaparcasına ailevi saadetlerine kürek çeken insanlara şahit olduk. buna iklim aldatmacası mı deriz bilmem, böyle derin bir suda bu kadar su üstünde yaşanacak duygu değildi bu. kös kös oturan, oturtulan bizler hakkımızda hayırlısılardan başka bi' de mısır gevreği almıştık, enfes kokulu koca süpermarketlerden..


tulum peyniri ve galeta. bu rüzgarlı seyahatin bilinmeyen denklemiydi..


*to be continued



..week 41 is over


noksanlıklar üzerine bir yazı, elbette porto dahil..

.

kursakta kalan bazı şehirler olmalı. öyle tek seferde sindirmek filan, ne bileyim sanki biraz yavan kalkıyor konu seyahatten açıldığında. topyekün düşünüldüğünde benimsemek ya da anlayabilmek için sanki kısa zamanlar yetmiyor artık çoğu şehre. zaman göreceli olsa da, tam anlamıyla tadına varmak için tekrarlar lazım ya da daha fazla saat, gün, hafta belki. peki bunun sebebi bulunduğumuz şehirden mi yoksa bizden mi kaynaklanır? burada da çatışan fikirler olmalı kanımca. sonuçta eksik kalan daima şehir oluyor ya da mekan her neyse. ama yetmiyor işte çoğu şehir için, yetmiyor..


bunu en çok porto'da hissettim. mevsimlerin etkisi illa ki vardır ama porto hiçbir zaman bana yetmedi. gidip döndüğüm günden beri eksik olan yegane şehir olarak yerini koruyor. sokaklarında gezerken bile sanki "yetmeyecek burası, daha fazla kalman lazım" der gibiydi lakin anlamadık, anlamlandıramadık. şimdi düşünüyorum da, porto'yu bu kadar özlenir kılan tek şey sanırım porto'nun ta kendisi. bir bütünün en küçük parçası bile eksikliğin sebebi gibi. sade olması gerekirken şatafatlı, her kadehte sarhoş eden, şarap kokan.. deniz ürünleri için bile özlenesi porto..

porto..



..week 40 is over!


bir ulusal parkın doğum gününü kutlamak..

.

güzel şeyler yapmak, onları rutin hale getirmek, biraz olsun sırf o kavram için çalışmak-çabalamak.. hatta onun sizden haberi yokken onu düşünmek filan.. ne bileyim, böyle garip bi' duygu olsa gerek. bu ve buna benzer ne kadar duygu varsa bana yaşattığın için, sadece bunun için bile doğum günün kutlu olsun..

yosemite!




..week 39 is never over!


biraz monterey ve okyanus kıyısı muhabbetleri..

.

monterey kısmında biraz takıldık sanki. ziyadesiyle burjuva kokan çok mekan gördüm denebilir ama monterey bunların içinde kendi egemenliğini ilan etmişti çoktan. her halükarda eksikleri olmalıydı, kaçınılmazdı ama olmadı işte. kimsenin derdi yokmuş gibi mocca içtiği, soba kovası boşaltmadan büyümüş, kanepe minderi arasından kabuğun soyulmamış antep fıstığı bulmadan geçen gençliklerin sahipleri olarak monterey haklı; merasimlerin ve diğer aktivitelerin zul olduğunu pahalı evleriyle ciddi şekilde dile gitiriyordu. tahmin dahi edilmediği, edilmeyen, edilmeyecek bir çok suçlu profili içinde; merdivenden en son iten kişiyi tahmin etmek kadar saçma bir mesuliyet hissi bile çok ama çok geliyordu bünyemize. misafir geldiğimiz yerden ev sahibi gibi ayrılmaya yemin etmişcesine içimize çekiyorduk kokusunu oysa ki. kişiliğimize işlemişti mürebbiyeler tarafından büyütülme fikri, yadsıyamazdık. her defasında örselenmiş, tok bir siyonizm öfkesiydi bu. yeşermemiş olması da bir o kadar normal hissizlikler bütünü..


monterey için söylenecek çok şey var aslında. belki okyanusa karşı gelmiş de allah onu taş yapmış olması son cümlelerim olabilir. yalnız bu bile yavan kalırdı, hiç kimsenin serbest kalamayacağı suç mahallerinde..




..week 38 is over!



kimse belçika'ya rızasıyla gitmez!

.

çok farklı anlamlar taşıyan filmlerden biri hakkında konuşma gereği duyuyorum. "in bruges"den yani. öyle ki bunun zihnimde yer etmesi bile güzel geliyor çoğu zaman.. lanet bir çekiciliği var ve bu her zaman da öyle kalacak. gerçi filmden öte belçika'dan kaç kelam etmek gerek. nedense böyle bir ülkenin varlığı bile başlı başına teferruat. olmasa da olurlardan bir diğeri. çünkü neydüü belirsiz kesitler bırakıyor hafızanızda. kaç gün, kaç saat, kaç yıl kadığınızın önemi yok. bunu kendisine erişmiş herkese yapıyor.. elbette brüj hariç! yollarında yürürken bile bunu hissediyorsunuz. çok fazla noksanlık var ve lanet olsun ki bir türlü tamamlanmıyor. şuan bile kondurabildiğim bir yeri yok koskoca ülkenin benliğimde. sanatsal dürtüler, belki biraz aşk, seks belki de. küsmüş ve terbiyesini bir kenara bırakmış çocuk gibi masum hareketleri de cabası. hangi akla hizmet, ya da hakka cürret bu özgüven. 


işte bu yüzden  kimse belçika'ya rızasıyla gitmez.

elbette brüj hariç..




..week 37 is over!


artakalan fotoğraflar / vol #2

.

güneşli öğleden sonraları hakkında bir nevi canhıraş sürtüşmelerimiz oldu bizim san francisco ile. kendi başımızın çaresine, yine kendi başımıza bakamadığımız seri cinayetlerimiz hatta. çok sevgi talep edip çok sezgi bulduk ve bu her zaman bize ait olmayan çelişkileri gündeme getirdi. sefa sürmek için bile cefaya ihtiyacımız vardı. bunu mantıklı düşündüğümüzde doğru gelse de, ahlaki olarak ne kadar yanlış olduğu hepimizin malumu..






bitiyordu bitmesine ama sanki gelecek güzelliklerin az da olsa habercisiydi.

kendi sınırlarında, kendi eyaletinde!



..week 36 is over!


sahibine ulaşmayan kartpostallara ne olur?

.


seyahat ettiğimiz ülkelerden sevdiğimiz insanlara kartpostal göndermek gibi garip ama dürüst huylarımız var bizim. buna biraz geç başladık, bizim hatamız. sadece hatıra kalması için yaptığımız bir dürtüyü, ileride yüzlerde azıcık tebessüm bırakması için adet haline getirmeye çalışsak da; buna ziyadesiyle engel olmaya çalışan kurum ve kuruluşlarımız var bizim. özellikle türkiye'de posta kavramı inanılmaz kötü çalıştığından, sizin hayallerinizi hüsrana uğratan bu kurumlar farkında olmadan hiç beklenmedik bir şeye sebep olur. sahibine ulaşmayan kartpostallara.. 

düşündüğünüzde çok normal sanki. gönderilene ulaşmayan herhangi bir mektup ya da posta gibi. her tarafından doğallık akıyor hatta. ama kartpostallar sanki bu durumun biraz dışında. hatta baya bir dışında. çünkü sahibine geri dönen bir kartpostala henüz rastlamadım. konu şurdan geldi aslında aklıma; porto seyahatinde bir kaç kartpostal gönderme fikri geldi aklımıza. yazdık, doldurduk ve gönderdik. kimileri ulaştı, kimileri ulaşmadı -ki bunlar türkiye'deydi- sonra aklıma sahibine ulaşmayan, teslim edilemeyen kartpostalların durumu geldi. ne yani, teslim edilmediği için postanelerde yığınlar halinde duran kartpostallar mı vardı? bu sanki kağıt yığınlarından ziyade, yaşanmış anıların bir toplama kampı gibi olmalıydı. fikrinizden dökülen bütün zerreleri işlediğiniz nakışların -ki bundan sonra kartpostal olarak adlandırılacaktır-, yeni sahiplerine değil de ait olmadıkları yerlerde depolanmasıydı bu. binlerce, yüzbinlerce sahipsiz kartpostalı karanlık çuvallarda saklayıp, üzerilerindeki cümlelerle adressiz yerlere hapsetmenin bir açıklaması olmalı. mesela ben; böyle bir şeyin olduğunu / olabileceğini hiç düşünmemiştim. şimdi ise bunu gurur meselesi haline getiresim var.

kimse bana tek yapraklık üzerinde manzara fotoğrafı olan bir kağıt parçasının değersiz olduğunda filan bahsetmesin. öyle ki bu kartpostallar, ileride gizbe odaların gizli yerlerinde bizleri tehdit etmek için kullanılacaktır;

buna eminim..




..week 35 is over!


keskin kokular, pier 39 ve biraz da karides..

.

eksik yoktu sanırım. bütün yaşananların ardından şehrin en popüler mekanına doğru adımlıyorduk yavaş yavaş. halimiz vaktimiz yerindeydi meçhul mahalde. defalarca tereddüt ettiğimiz ama yine de yapmaktan vazgeçemediğimiz pisliklerimiz vardı bizim. biraz daha kalabalık olalım diye hemen her adımda şiddetleniyorduk. bu bizim için devrimdi. bunu farklı görüşlerde olduğumuz için yok sayanlarla bile aynı safta yürür olmuştuk ki, zaten san francisco'nun özünde yatan temel sebep de buydu. hiç ortada yokken bile nahoş duruşlar yaşatan, yaşattığı için de pişman olmayan lanet olası bir pislikti. acımasız, acınası.. peki bu kadar karmaşanın için tekdüze bir sevişmeyi nasıl başarıyordu?


bunun açıklamasını içimizden sadece ben yapabilirdim. çünkü ahşap bir spatula ile dünyayı kurtarırken bile sakin kalan ben, böylesine bir açıklama için biçilmiş kaftandım. öyle de oldu. san francisco'nun araba altı vurduran rampalarında bizleri hırçın birer çita gibi gösteren her detayı, bizim ona olan direncimizi arttırıyor, ele güne karşı mahçup etmiyordu. seramoniler ve az da olsa salon beyefendileri. irdeledikçe çirkinleşen hayatlar, leziz midyeler.. 


etik davranmak gerekirse san francisco; hiç olmadığı kadar yalnız bırakılmış ve kimseye etmediği şikayetleriyle kendine çeki düzen veren bir beyefendinin teki..

hepsi bu.




..week 34 is over!


san francisco üzerinden karakterli şehir aldatmacaları..

.

biraz ara vermiş olmak bir şehre, onun hatıralardan silinmiş olması gerektiği anlamına gelmemeli. bunu son bir kaç haftadır yazamamış olmam sonra düşünür oldum. çünkü zaten uzun zaman önce beynime yer etmiş hatıraların bir birikimi olanları yazıyordum ama bu projeye başladığımdan beri aksatmadan yazmış olmak filan derken bu sefer biraz eksiklik oldu. ihanet denemez, denmemeli buna. sonuçta bir önceki yazımda da belirttiğim gibi hayat, sizi yazmanız için değil de yazınıza malzemeniz olsun diye yoruyor. bu yüzden yazdıklarını aslında yaşadıklarını değil, hayatınız oluyor.. 


san francisco'da buna sebep olan şehirlerden olsa gerek. çünkü yaşadığım onca şeyin beynimde bıraktığı kalıntılardan biri ya da bir kaçında onun da izleri var. olmaya da devam ediyor hatta. çünkü hatıralarından eksik kalmış süregelen bir çok serzeniş sarfiyatı, bu şehir için az bile. siz kendisine ne kadar uzun baksanız o kadar çok çeviriyor kafasını. nasihatler, tek dizelik şiirler filan. bunların hangisine kanacak diye düşünüp dururken siz, o kendince senaryolarında başrol oynuyor. peki bunda kendi karakterini yaratmış bir şehir olması etkili mi? işte biraz da bunu konuşmak lazım.. biz genelde bize hoş gelen şehirleri severiz. ama hoş gelme sebepleri yatırıldığında masaya, aslında sırf bize hoş geldiğini de farkederiz. başkaları için içinden çıkılamaz cehennemlere gebe bir yer olabilir mesela. bu yüzden "şehrin karakteri" dendiğinde biraz genel bakmak lazım. çoğu insan san francisco için karakteri olan şehir diyebilir, hakettiği de doğru olabilir hakeza. merak konusu, bunu nasıl hakettiği.. bu kadar fazla turist çeken, gündemdeki şehir için iddialı bir söylem olsa da; san francisco bence bunu la'den daha fazla hakeder konumda. dediğim gibi göreceli. ki zaten burası da benim sayfam olduğuna göre azıcık lüksüm olmalı. sözün özü; bir şehri karakterli yapan kavramları, olguları, yapıları mı yoksa bize yaşattıkları mı? bence asıl sormamız gerekn asıl soru bu..

yoksa hepimiz karaktersiz şehirlerde yaşayan başlı başına birer karakterleriz..




..week 33 is over!


peki bütün her şey böyle mi başladı?

.



geçenlerde aldığım bi' mail üzerine bahsetmem gereken bir konu olduğunu anladım. mailin içeriğine, detaylarına girmeye gerek yok. kısaca şuydu konu;

"neden bazı yıllar çok fazla yazınız varken blogda, bazı yıllar neden daha az var?" 

mailie cevap vermeden önce üzerine düşünmeye başladım. çünkü ben "yazmak" eylemini yaparken bunun bir sebebin sonucu olarak yapmıyordum. durum tamamen olması gerektiğinden ileri geliyordu. benim yazmam lazımdı ve konu hiç olmadığı kadar basitti. yazmam lazımdı.. peki bunun bir zamanı, sayısı, miktarı olmalı mıydı? konu tam da burda asıl noktaların birleştiği sarmallara geldi işte. bu bir görev miydi; yoksa tamamen benliğin diplerinde dolanıp durun düşüncelerin, anıların kendi belirlediğim kurallar çerçevesinde harflere dökülmesi miydi? ben düşünmeden ikinci şıkkı işaretledim ama bunun daha net ifade edilmesi lazımdı. ben de öyle yaptım..

yazmak; anlam itibariyle kolay gibi görünse de, bir kaç kelimeyi bir araya getirip onlara anlam katmak tahmin edildiğinden de zor. kimisinin dertten, kimisinin neşeden içtiği bu dünyada; yazmak için sebep aramak bile başlı başına bi' uğraş. sebep aradığımdan değil tabi ki, sadece bir konu hakkında kelam edebilme yetisi sonradan kazanılan yetilerden değil. silip silip tekrar yazmak dahi çok zor. şimdi bunları okuduktan sonra "amma abarttın lan sen de iki kelime yazdın diye" düşünenler olacaktır. anlatmaya çalıştığım konunun zorlupu değil zaten, amacım insanların neden bazı yıllar / dönemler daha az yazdığı. burada da konu direkt "insan olmak" olgusuna varıyor. duyguları, hisleri olan varlıklara yani. başta da dediğim gibi; dertten ya da mutluluktan beslenen yazıların çoğunluğundan sıkılmış bünyeye sahip benim, farklı bir sebep aramasına gerek yoktu. olması gerekiyordu, yazmam lazımdı yani. böyle olduğunda bunun bir rutine dönüşmesi gerekir miydi tartışılır. mesela şuan öyle oldu.. bu projenin her hafta bir blog postu ile devam etmesi gerektiği benim bir amacım oldu. çünkü olması gerekiyordu artık. beynimdeki, ruhumdaki bütün anıları buraya taşmam gerektiği kadar, bunun bir de adı olmalıydı. o yüzden bu projeye bir ad verdim, bu yüzden yazıyorum 30 haftadır ara vermeden.. öncesinde daha az yazdığım, zaman mefhununu kaybettiğim, koskoca yılda sadece bir post girdiğim bu defterde, bu yıl başka olmalıydı.. öyle de oldu.. oluyor.

anlatmaya çalıştığım nokta şu; zaman ve yazmak kavramları tamamen içli dışlı gibi görünse de birbirlerine engel oluyorlar. farketmeden, kuralsız ve aniden. böyle olunca hangi dönemde çok yazmanın, hangi dönemde az yazmanın da bir kuralı olmuyor. akıp gidiyorsa kelimeler amenna; lakin olmadığı zamanlar da oluyor..

tıpkı geçmişte olduğu, gelecekte de olacağı gibi..



..week 32 is over!




aşık olmak berlin'e, bir haftasonu..

.

dönüp dolaşıp berlin'e geliyoruz.. geçen hafta dört günlüğüne berlin'e yolum düştü tekrardan. ama bu sefer yaz ayında, havalar muhteşemken. işin garip tarafı kışın bu kadar anlamadığım, sevemediğim şehre bu sefer aşık olarak döndüm. size tonlarca sebep sayabilirim, cidden. ama öncesinde neden bu kadar hayram kaldığımın temellerini kuralım birlikte. döndükten hemen sonra bu kadar stressiz geçen bir seyahatin sebeplerini araştırmaya başladım. sonucunda şu araştırmaya denk geldim. araştırmada da görebileceğiniz gibi, dünya'da en stressiz şehirlerin bir sıralamasını yapmışlar. gariptir ki ilk 10 şehrin dördü almanya'dan. bu ilk 10 şehrin içinde berlin yok belki, belki en üstlerde göremiyorsunuz ama konu zaten bu değil. olay, bir ülkenin mentalitesine yer etmiş kuralların; insanların hayatlarına nasıl etki ettiğini, onların hayatlarını nasıl kolaylaştırdığına şahit oluyorsunuz. kurallar dediysem öyle katı, herkesi kısıtlayan şeyler değil. klasik insanı ve gerekli ufak detaylar. araştırmada da gördüğünüz gibi baktıkları noktalar insanın aslında normal ihtiyaçlarının karşılanması yönünde. ulaşım, sağlık, yeşil alanlar, trafik yoğunluğu, hava kirliliği, satınalma gücü vs.. düşünün, bunlar aslında sizin hiçbir uğraş vermeden sahip olmanız gereken gereksinimler. ama malum ülkede bunlara erişmek her yiğidin harcı değil. işte berlin'de bunların nasıl kolay ve ulaşılabilir olduğuna yaşayarak şahit oldum..


bir kere şehir tamamen yeşilden oluşuyor. bildiğiniz koskoca bir ormanın içine şehir kurmuşlar da siz de bu ekosistemin içinde şehircilik oynayan küçük canlılarsınız. iyi ki de öylesiniz.. çünkü evinizden işinize giderken bile ufak ormanların, göllerin kenarlarından geçiyorsunuz. hava 32 derece olsa bile serin bir ortamdasınız bu ormanlar sayesinde, ki bu bile tercih sebebi olabilir. ulaşım kusursuz, hem de her açıdan. belki bir hollanda değil ama bir o kadar da bisiklet şehri.  koskoca şehri bisiklet ile atını üstüne getirdik, tek korna sesi dahi duymadan. bilmem kaç şeritli yollarda bile bisiklet kullanımı için ayırılmış yollar mevcut. şimdi bu anlattığım şeylerin bir çoğuna avrupa'nın çoğu yerinde erişebiliyorsunuz şeklinde aklınızdan geçirebilirsiniz. ama işte öyle değil.. berlin, bu konuda üst seviye bir porformans sergiliyor. tribünler dolup taşıyor yani..

daha bir sürü şey anlatabilirim, sayısız hem de.. ama önemli noktadan bahsedip kaçıcam;

bakın.. konu her ne kadar insanı gereksinimlerin karşılanması olsa da; bunu size sağlayacak kurum devlet, onu devam ettirecek ise orada yaşayan insanlardır. yani size bahşedilen bu güzellikleri ne kadar kullanacağınız tamamen size bağlı. işte berlinerler de bu işi kusursuz yapanlar. kurdukları, sahip çıktıkları şehir sonsuza kadar yaşasın..

ha unutmadan, rahmetli başkan jhon f. kennedy'nin 1963 haziran'ında dediği gibi; ich bin ein berliner..

temmuz 2018 / berlin



..week 31 is over!



hatırlanamayan anıları geri toplama sanatı..

.

seyahat ederken, özellikle de fotoğraf makinesi ile seyahat ederken farketmediğiniz bazı gariplikler yaşarsınız. bu bazen tanıştığınız insanlar olur, bazen yediğiniz bir yemek bazen de seyahetten döndükten sonra farkettiğiniz istemsizce çekilmiş fotoğraflar. çok fazla anlam yüklemeye gerek yok ama bu tür fotoğaflardan her seyahat dönüşü bir iki tane görüyorum. nerede çekildiği konusunda çok fazla fikrim yok ama o zamanları anımsamak adına fena da olmuyor değil. sadece şeyi merak ediyorum.. bu tarz fotoğrafların ya da buna benzer olayların insan hafızasında yer etmemesi, o ana ait daha az anıyı hafızamızda tuttuğumuz anlamına mı gelir? şöyle düşünün; hiç farkında olmadan çektiğim aşağıdaki fotoğraf, binlerce km'lik amerika seyahati boyunca; hangi anının öncesinde ya da sonasında yer aldı ama biz farkında değiliz. kaldı ki bu anının birden çok tetikleyeni de olmalı. yetişilen bir metro mu, yoksa deliler gbi yatıp yuvarlandığımız bir park ziyaretinden sonraki merdivenler mi.. 


araştırıp bulmak kolay.. sadece farketmeden yaşadığımız tonlarca anın, sonrasında bize anı oluşturabilmesi için neden materyallere ihtiyaç duyuyoruz bu beni inanılmaz geriyor. çünkü tam anlamıyla anımsamak mümkün değilken bu kadar hatırayı, farkında olmadan kayıp giden tonlarca anı bizi mahrum bırakıyor almamız gerekn hazlardan, ziyadesiyle. 

böyle hiçsel çok fazla fotoğrafa sahibim, tek derdim neye hizmet ettiklerini bulmak, hepsi bu..



..week 30 is over!


dışbükey aynalar ve birçok selfi hikayesi..


.

daha önceki yazılarımda da değindiğimi hatırlıyorum. normalde tek başına seyahat eden ya da seyahat ettiği kişiler tarafından istediği fotoğrafları çektiremeyen benim; kendi kendime geliştirğim bir kaç yöntem var. bunlardan en çok kullandığım da dış bükey aynalar. genelde dar sokaklar ve kör noktaya sahip otopark çıkışlarında kullanılan bu aynalar, genelde benim için kendi fotorafımı çekmek için kullandığım bir araç. en çok sevme sebebim de sadece beni değil, etrafı da çekebilmemi sağlıyor olması. zaten bir aynadan bu kadar fayda sağlıyor olabilmem bir hayli garipken, bir de bunu arşivlenecek kadar değerli kılması sanırım onu daha da kabul edilebilir kılıyor..


bunun gibi tonlarca fotoğrafım var aslında. bunun bu yazıda seçilmesinin sebebi sadece san francisco'da çekilmiş olması. ha bir de bu tür fotoğraflarda her zaman sadece ben olmam. çoğunda bana ilks de eşlik eder. amaç belli dediğim gibi, kendi foroğafımı çekebilmek için tamamen bir  araç. tıpkı vitrin camları ya da motosiklet aynaları gibi. onları da artık başka zaman anlatırım.. 



..week 29 is over!


bir öykü.. san francisco üzerine

.

batı'ya gitmek üzerine..

bu olguyu amerika gibi bir ülkede yapmak kadar güzel çok az şey var sanırım. çünkü yön, üzerine gidildikçe anlam kazanıyor. seyahatin bir noktadan sonra yönsüz bir körebe sahnesi gibi. istikamet hangi tarafaysa, duygular o tarafa eğriliyor. biçimsiz bütün içselleştirmeler, keskin bir alkol kokusu, ızgarada kızaran biftek parçaları ve fazlası. bunlardan sadece birinin eksik olması bile gelecek savaşların müsebbibi. mantık, koskoca coğrafyalarda kayboluyor ve bundan en çok zevk alan yine insanoğlu oluyor. bahşedilmiş ne kadar çirkef, rezil ve biat kültürüne tabi insan varsa bunun içinde. eyvallahı nefes almak kadar benimsemiş, normal olduğu kadar absürt üçüncü sayfa haberleri. böyle duygular bütünü üzerine kurulu şehrimiz san francisco'da sıra..


la'den daha sabırlı olmayı denedik burası için. bildiklerimizi bir kenara bırakıp hiç bir şey yokmuşcasına sade ve bir o kadar da köhne sokaklarında tuttuğumuz evin, beklentilerimizi karşılamaması ile geçti ilk günümüz. koreli bir ev sahibini sevmek kadar zor olan bir başka şey de, aynı tuvalet ve banyoyu başkalarıyla paylaşmaktı. bu bile kavimler arasındaki savaşları körüklüyor, ucundan bucağından bizi etkiliyordu. güzel kılan, eski dostların size tavsiye ettiği kendi birasını yapan mekanlardan biriydi. taze şerbetçi otunun kokusunu kapıdan girdiğinizde aldığınız, bir o kadar da sizi şarhoş eden bu mekanların sırf bu şehirlerde varolması ne kadar da güzeldi. susuz, doğruları söylemesi için çıkan savaşların bir diğeri yaşandı bu şehirde. kalan, dibinde biraz köpük olan bira bardakları ve kimseye acıması olmayan istilacılardı. 


kötünün yanında yanan iyilerdik biz. yine san francisco'nun kazandığı savaşlarda mülteci tadında hayatlar yaşayan. hepi topu 3/5 kişi.. 



..week 28 is over!


central park'ı neden sevmeliyiz?

.

siyah beyaz bir jazz öğleden sonrası, new york, 2013.. *

iş bu yukarıdaki başlığı taşıyan yazımın üzerinden tam 5 yıl geçmişken, hüviyetini kaybetmiş olma olasılığı daha çok central park'ın. milyonlarca ayak tarafından defalarca çiğnenen bir olgunun bu kadar uzun süre ihtişamını korumuş olması bile topyekün bi' tartışma konusu. hal böyle olunca içinde bulunulan sürede sizi kendine hayran bırakan ve bunu defalarca tekrar eden yemyeşil parkın, sevilme nedenlerini düşünmeye başlıyorsunuz. soruyorsunuz insanlara, hayvanlara belki de. yüzlerine dikkat ediyorsunuz çoğu zaman. kırgınlıktan, bencillikten ve en önemlisi hissizlikten uzak onlarca duygu. bunların olmadığı bir sevgililik hali belki de..  



o yüce kitapta da bahsedildiği gibi bu parkta..

"işte o sebeptendir ki o cümleyi kuranın başrolde olması; diğer tüm güzel manzaraların, şahane müziklerin, en yağlısından süzme peynirlerin ve de tüm sincapların figüran olmasını makul kılar.."



..week 27 is over!



artakalan fotoğraflar / vol #1

.

her seyahat sonrası artakalan fotoğraflarımız var bizim. diğerlerinden daha tekil, kendi başına hikayeleri olan. bunlar aslında bütün seyahatin dışta kalan kısmı gibi. hep hatırladığınız, bi' şeyler ifade eden ama bir o kadar da manasız. bana hep daha güzel gelen kısımları aslında, bu kesin. çünkü elimde fotoğraf makinesi olan bütün yolculukların, böyle sade betimlemeleri de olmalı kanısındayım. öfkemin şiddete dönüşmeye başladığı birer barış antlaşması gibi, kendi içinde çelişkileri olan, oldurulan. bütün belleklerin boşatılması ardından geride kalan bir megabayt yığını belki. silinmeye kıyılamayan kördüğüm argoritmaları..


bazen bir metroda ayakta beklerken..


bazen bir kafenin içinde sinmiş, dışarıda oturanlara bakarken..


bazen bir altgeçitten çıkarken central park'a..


bazen de caddenin ortasında bütün trafiğe inat..

biraz solgun, akşamüstü anıları new york'tan. hayaline iştirak ettiğimiz milyonların, petrol varillerinde yakılan ateşlerin ve tenzih edilen onlarca düşün sonuncusu. sağı solu belli bitişlerin, başlangıcı olmadığından hüsranlara gebe olması gibi. sevginin, algıya dönüşmesi bu, başka bi' şey değil..


..week 26 is over!