nisan ayında londra'nın kendine yakışanı giymesi

.

üzerinden zaman geçince biraz, ilelebet payidar olacak kutsal toprakların ifade özgürlüğü ile dolu olması zaman alıyor sanırım. herkes kendi bildiği parçayı çalıyor mesela, flütle..
parklar bahçeler dolaşmak için biraz, estirdiğim terörün şehrine bilmem kaçıncı kez ayak basıyordum. marksist duygular besliyordum beyaz pandaların ölümüne. seyahat adı altında yaptığım şeylere lanet ederken ben, iğde ağacı rengini anlatmaya kalkışıyordum sana. duvarlarında nanide tablolar olsun diye belki de. oysa ki ben flüt dahi çalamıyordum. zürafaları örnek gösteriyordum sürekli, ahmaklığımın diz boyunu ölçerken.. 

@sekersizpastil'in ojektifinden
..çantalarımızı topladık. sanki ayrılışların bir başkası gelecekmiş gibi yaptığımız bu iş, az önce yaşadığımız ateşli sevişmeden sanki daha zevkliydi. sonradan farkediyorduk aslında durumun sıradanlığını. biz ayrılırken, fırına az önce koyduğu yemeği paylaşma azmi ile dolu ev sahibimiz, kız arkadaşının gözlerinde açtığı şarabı tadıyordu. kadınsa konuşulan helçeden bi' haber, meraklı gözlerle az önce çıktığı duştan artakalan ıslak saçlarıyla oynuyordu. teklifler geri çevrildi nazık bir dille ve yola koyulduk. kalanlar yine birdi, gidenlerse..
oysa ki o kadar da fena değildi açlığımız. belki tadardık o yemekten ama kaçırmaktan korktuğumuz otobüsle olan münasebetimiz, bütün londra seyahatinde bize eşlik eden içi yeşillik dolu sandviçlerden daha güzel durmuyordu. tam tadını almışken sevmelerin, bırakmayalım diyorduk. önüme gelen herkese, sokakta uzun uzun dudağından öpebildiğin bir kadının yanında ne kadar da mutlu olunabileceğini anlatıyordum ki; bilmem kaçıncı kez sen çıkageldin..

bir nevi aslına rücuydü yaptığımız. cuma gününden çıkıp pazar günü dönülecek bir yolcukta kendimize katacağımız tek şey, yine sadece kendimizdik. durumun benzerliğini; daha bitirmediğimiz yemeği önümüzden alan garsonla bağdaştırmaya kalkıyorsak da, beceremiyorduk. her şey yazılmıştı hesabımıza..

metroları kullanıyorduk mesela. yürümekten aldığımız zevk bambaşkaydı, el ele tutuştuğumuzdan olsa gerek. sırf bu yüzden gitmeden tartışmasını yapmıştık giyeceğimiz ayakkabıların. ben tarafsız kalmayı yeğliyordum. zira tek çift ayakkabım vardı ve bu savaşta tek kozumu da onunla harcamak istemiyordum. haklıydım, bu seyahate çıkmakta haklı olduğum kadar..

müzeler filan gezmeyi planlıyorduk ilk başlarda. sanatsal sevişmelerimiz olduğu kadar, eğlenceli sataşmalarımız da vardır bizim. tek perdelik oyunların saltanatını yıkıp, işi binbir gece masallarına çeviriyorduk. ilk seyahatinde birbirimizden tiksinmediğimiz için de binlerce seyirci topluyorduk salonlara. imrenerek bakan gözlere, alkıştan kızarmış avuçlar ekliyorduk. çok romantik olsun diye kırmızıyla kaplıyorduk bütün sahneyi. suretleri değil de, karakterleri ön plana çıkarıyorduk. hatta son oyunumuzda, aldığı suyun parasını tam ödemeyen bir ingiliz ile bir hintli'nin kavgasını canlandırıyorduk ki; gök kuşağı çıkageldi..


böyle edebi konuşmıcam elbette bütün yazı boyunca. ama insan seyahat kavramının temellerini kökten değiştirmeye kalkınca sıradan girişler yapamıyor bu sayfalara. bundan sonra sıradanlaşacak filan değil elbette anlatacaklarım. sadece biraz daha ağdasız olur belki. tabi yine şuraya gidin, şunu yapınlarla da dolu olmayacak. bunca seyahatten sonra şunu farkettim ki, insanlar yaptıkları seyahatlerin mantığına farklı amaçlar yüklüyor. tecrübeyle filan alakalı değil ha! bildiğiniz sıradanlığın uçsuz bucaksız algoritması. mesela kimse anlatmamış gittiği şehirde sevdiği kadının kokusunun nasıl geldiğini. hatta kimse anlatmamış o kokunun kendinde bıraktığı izi. sadece ben yapıyım diye belki de, bilmiyorum. işte sırf bu yüzden size londra'yı değil de, bende bıraktıklarını anlatıyorum..

koskoca keşkeleri emaye bir tencereyle paylaşmak

.

verdiği demeçlerin birinde; "cüretkâr sevişme sahnelerinde seve seve oynarım" gibi iddialı bir cümle kullanmıştı. oysa ki olayın ne sevişmekle, ne de cüretkârlıkla uzaktan yakından alakası yoktu. tek derdi, bütün alışveriş boyunca aklına gelmesi için uğraştığı ama bir türlü bulamadığı o en gerekli şeyin ne olduğuydu. yolda rastladığı ve kendisine annesinin iki günde bir süt aldığı ayla abla'yı çağrıştıran kadın sayesinde aklına gelen beş kiloluk mavi emaye tencereyi gözünün önüne getirmeye çalıştı. vazgeçti sonra. aklının bir köşesinde bıraktığı o şiddetvari anıyı hatırlayıp başını hafifçe salladı. sanki başına konan bir sineği kovma çabası gibiydi. saçmaydı..
sonbahar başlayalı sanırım üç hafta olmuştu. öğretmeni tarafından kendisine bahşedilmiş masa örtüsü yıkama görevini layıkıyla yerine getirmek için eve hızlı adımlarla koşarken, annesinin geçen yaz ördüğü kaşkolu sıranın altında unuttuğunu farketti. geri dönüp dönmemek arasında yaşadığı tereddüt, öğle saatinde parası o kadarına yettiği için aldığı yarım simitte yaşadığından kat be kat fazlaydı. yarım simit kavramını bundan 4 yıl önce hademe ali abi ortaya atmıştı. ilk yarım simidi alan olayın muhteşemliğinden bir haber, birazını arkadaşına vermiş geri kalanını da kendi yiyordu. yani o da her öğrenci gibi aldığı hiçbir şeyin tadına tam anlamıyla varamamıştı. allah onları nasıl biliyorsa öyle yapsındı. ali abi; okul müdüründen habersiz, parası çıkışmayan çocuklara yarım simit satarak hem onların gönüllerini yapıyor hem de para kazanıyordu. simidin yarım olup olmadığına yine kendisi karar veriyor, simitleri uzattığı o küçük kare pencere arkasından çevirdiği dolaplarla çocuklar arasında sürekli esrarengiz bir hava estiriyordu. efsanelere göre simitleri elleriyle değil, kullandığı o keskin bıçakla bölüyordu. çünkü simitler çok nizamiydi ve bu işte kesinlikle bir ustanın parmağı olmalıydı. gerçek çok geçmeden çıktı ortaya. ali abi simitleri bıçağıyla değil, bir önceki teneffüs sınıfın sobasına attığı odunlar için kullandığı elleriyle bölüyordu. yani onun ne bıçağı vardı, ne de onu kullanmak için bir tahtası. tek gerçek usta işi elleriydi. kesinlikle kusursuz işler çıkartıyorlardı.
bütün bu anıları kolaçan ederken beyninde, zihni yine o mavi emaye tencereye kaydı. sanki peşini hiç bırakmayan bi' lanetmiş gibi ensesinden ayrılmıyordu. galiba doğduğu günden beri bir amerikan korku filminin içindeydi ve film nevada'da geçiyordu. ortam hep sıcaktı. benzin istasyonundan deposunu dolduran herkes elinde iki bira ve iki üç paket cips ile çıkıyordu. arabada rehin tuttuğu kadına; "sana bi' şeyler aldım" deyip  uzattığı cipsleri yine kendi kafasında buluyordu. peşinden gelen okkalı osmanlı tokadı kadının suratında patlarken, böyle bir olayda osmanlı tokadının ne işinin olduğunu düşündü. beyni kendisine çok büyük oyunlar oynuyordu..

aslında o günü yaşamasına sebep olan olay unuttuğu kaşkolunu alıp almaması arasında yaşadığı tereddüttü. belki bunu yaşamasa ne yolda gördüğü kadın annesinin süt aldığı ayla abla'yı, ne de o teyze vasıtsıyle mavi emaye tencereyi çağrıştıracaktı. okula vardığında ali abi çoktan o küçük penceresini kapatmış, öğretmenler odasından yürüttüğü sandalyesine oturmuş bu günkü hasılatını hesaplıyordu. camı bir kere tıklattı. ali abi hiç beklemediğinden olsa gerek ani bir irkilmeyle elindeki bozuk paralardan bir kısmını yere düşürdü. bunları çarşıdaki osman bakkaliyesi'ne götürüp bütünlettiriyor, tam karşılığını aldığı kağıt paralarla kendini daha zengin hissediyordu. oysa ki bütün madeni paraların tutarı, eline geçen kağıt paralarla aynıydı..
osman bakkal, küçücük kasabada şehirden getirdiği ve üzeri yorgan ipiyle dikilmiş çuvallarda sattığı yeşil sabunlarıyla ünlüydü. bütün kasaba bunların kepeğe iyi geldiği düşünüyordu. oysa ki gerçek, kasabada kimsenin kepek sorununun olmadığıydı. bütün herkes bu durumu yeşil sabunlara bağlıyor, bu sayede osman amca haddinden fazla yeşil sabun satıyordu. bu sabunun bir diğer özelliği de ilk kullanılan anda kafanızda bir mermer parçası gezdiriyormuş hissi vermesiydi. köpürmüyordu! köpürmeyi bırakın, biraz erimesi neredeyse ilk banyonun sonlarını buluyordu. mesela ben; eğer o sabunla ilk kez yıkanacaksam annemden önce banyoya giriyor, o gelene kadar sabunu banyo kazanından zar zor gelen sıcak suyun altına tutuyordum. suyun altına tutuyordum derken musluktan akan değil elbet. babannemin hacdan getirdiği bakır tastan akan suyun altına. eğer bunu yaparken anneme yakalanırsam o günkü sırt keseleme merasimi bir işkenceye dönüşüyor, o sırada verilen mini ekonomi dersleriyle de kulaklarımın pası siliniyordu. çünkü annemin sesi banyoda müzeyyen senarvari bir havaya bürünüyor, ortam birden foça'daki bir balıkçıya dönüyordu. beynimin içinde kadehler tokuşuyor, haydarinin hafif sulu olması canımı sıkıyordu..
 - ne var lan!

şeklinde bir haykırışla kendinden bekleneni yapan ali abi, kafasını o küçücük kare pencereden  uzatıp geçen ay yaptırdığı altın dişiyle hesap sormaya başlıyordu. cevap vermek için ağzından çıkan son tükürüğü bekleyip derdini ifşa etti;

-- şey ali abi.. atkımı sıranın altında unutmuşum da.

- iyi bok yemişin!


yine başını fütursuzca salladı. geçen sefer dahi bir işe yaramadığını bildiği halde bunu tekrar denemesi, baştan beri yaşadığı talihsizliklere sanki bir gönderme gibiydi. annesinin her bayram yaptığı tatlıları kilere sakladığını bilip de bilmemezlikten gelişi, divan edebiyatı şairlerini bile kıskandıracak tecahül-i arif sanatlarıyla doluydu. işin garip yanı ise; son bayramda tatlı şerbetsiz olduğu için bütün bu sanatlar boşa gitmiş, şiirin bütünlüğü içinde yok olan yine dünyevi zevklere olmuştu. 

asya'nın ufuklarında doğan güneşin sadeliğine şahit olmak

.

uzun zaman olmuş..

eskilerden konuşmaya başladığım andan itibaren neyin yeni, neyin eski olduğunu anlayamaz oldum. tabi bu sürecin doğal reaksiyonlar göstermesi konusunda bilimsel çalışmalarım yok lakin; anlatmaya çalıştığım şeylerin aşık olduğum kadına karşı betimlemesi, dünyadaki en büyük sorunum halini alıyor. çözemediğimden ya da aklımın almadığından değil, ben sadece katlanan bir kağıdın sallanan bir masanın kısa olan ayağının altında ezilmesinden zevk almıyorum. küçük detaylar arasında boğulurken, o kağıt parçasında ne yazdığını bilme gayretim, her şeyin önüne geçiyor. kendimi senden alamıyorum..

ekseni kaymış dünyaların insanlarıyız hepimiz. neyin doğru olduğunu sorgulayacak zamanımız filan yok! iliklemeye en alttan başlarken anneannenizin ördüğü hırkanın düğmelerini, ona olan hasretimizi dahi hiç düşünmüyoruz. düstur edindiğimiz bütün doğruları hiçe sayıyoruz. misal ben, bu okuduğunuz şeyleri komşumun internetini ondan izinsiz kullanarak yazıyorum. düşünün işte o kadar kötü durumdayız. tarih bizi affetmeyecek sanırım.
ufkumuzu açmak için hayal kurmak da neyin nesi! bunun, dibinde az kalmış reçel kavanozunu bir çay tabağına kapatıp yavaş yavaş akmasını izlemekten farkı yok. izdihamlar içinde kaybolmaya çalışmak ya da. bir nevi uhrevi huzurlarda bir çeşme havası. şairin de dediği gibi; her tarafından ziya akan.. 
seferi olmak adına yaptığım yolculuklarım oldu tabi, olmadı diyemem. en azından bir amaca hizmet ettikleri konusunda hemfikiriz (seninle tabi). hal böyle olunca bunları anlatma içgüdüm daha da bir depreşiyor. kazanan kim oluyor onu bilmiyorum ama; bunu idrak edebilme ihtimalime bayılıyorum..


singapur > tayvan uçuşunda çektim bu fotoğrafı. düşünün işte, bulutların üzerinde iken bile size o küçücük camdan bakma fırsatı bile vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. belki de özgürlüğü en güzel hissedeceğiniz anda bile. koltuğunuz koridor tarafında olsa bile bunu yapıyorlar size. mahkum ediyorlar önünüzdeki ekrana. ayağa kalkıp yürüdüğünüzde bile, önünüze mahremiyetin anatomisini seriyorlar. çırılçıplak hem de. en olası sevişmelerden bile zevk almıyorsunuz, kendinize utanarak baktığınız. bulutların üzerindesiniz ulan! daha ne olsun.. özgürlükse dibine kadar..

geçen aydı sanırım, tarihini de tam hatırlamıyorum. tayvan ve singapur'a gitme fırsatım oldu. asya kıtasına ilk gidişimdi. merakın yanında daha başka şeyler de aradım ama yoktu. ben ilelebet sürgüne gönderilmiş bir ülkenin kralını oynuyordum ama bütün salon bomboştu.

perdeler üzerine kapanmasın, siz de nasiplenin diye fotoğraflar çekmeye çalıştım. tabi beklenen ya da umulan cinsten olmadıkları kesin. yine de anlatacak şeyler çıkartmak konusunda yaptığım ihtisasımın bitirme tezi olarak görülebilir. orası sizin takdiriniz olsun. her zaman ki gibi. malum rüyalarımız her zaman aynı olmayacak..


itiraf etmem gerekirse neyi anlatmam gerektiğini inanın ben de bilmiyorum. bu tıpkı elini attığın her bisküvinin kırık olması gibi. alakasızlıkların sınırları kısaca..

siz boşverin de benim tayvan'da singapur'da ne yaptığımı da ben size daha başka şeylerden bahsedeyim. aralarda da fotoğraflar filan olsun işte, tıpkı eskisi gibi. nasıl olsa bir gün tayvan'a ya da singapur'a gidecek olursanız ulaşırsınız bana. yapmadığım şey değil, elimden geldiğince yardımcı olurum. öyle yapalım biz öyle. en iyisi bu..

ne diyordum..

hah! fazla zamanımız yok. kendimden örnek veriyim mesela. daha gitmediğim ülkelerin sayısı, gittiklerimden fazla. ne için çabaladığımı filan zannediyorum ki. hesap ortada işte, cepten yiyoruz. her dakika, her saniye hatta. durumun vahametini ortaya koymak için daha bir sürü şey dökerdim de ortaya, sonra toplaması da bana kalıyor diye korkuyorum. hayır üşendiğimden filan değil, arda kalanlar yüzünden bütün endişem. fezaya yükselmek adına sırça köşklerimden oluyorum..
hanginizden başlamam lazım mesela? sarı ışıkta oturmayı tercih ediyor diye bir kadına aşık olanlarınızdan mı? ilk sen söyledin diye güzelmiş gibi gelen bütün nihavent şarkıları, bir de hüzzam makamında duymayı tercih ettim diyen benden mi yoksa. bütün büyük filozofların ortak kanısıdır birazdan okuyacağınız cümle. işte sırf bu yüzdendir benim de bütün suçu büyük filozoflara atışım. "iffetini beş paralık etmiş bütün kötülüklerin anasıdır sanat. sırf siz bir şeyleri beğenin diye renkleri, sesleri, hatta bir çamuru bile güzelmiş gibi gösteren.." 
davranışsal kaygılar aslında. hani bir sonu ya da başı olmayan, olsa da adı konulmamış devasa küçüklükler. her biri bir öncekinden daha saf, bir sonrakine daha kirli geçen. destesi bozulmuş bir kumar kağıdı gibi, yerini başka şeylerle doldurulmaya çalışılmış, başarılması an meselesi. özgüven sahibi insanların yapacağı şey değil, sırf ayağı sığmıyor diye masasındaki sürgülü klavyeliği yerinden çıkarmak.
bulamadığım çözümlerin en güzeliydin halbu ki sen, sağlaman sonucundan güzel..

bournemouth ve çıplak ayaklarıyla koşan afrika çocukları

.

size zürafalardan bahsedeyim mi biraz? hani uzun boyunlu, benekli hayvanlardan. şu boynunu eğip dilleriyle insan seven, kocaman dilleriyle; bazı insanların aşık olduğu hayvanlardan. çocuklar için ne kadar  efsanevidir  bilmiyorum ama; ben bazı insanlar için ne kadar aşık olunabilecek hayvanlar olduklarına şahit oldum. sırf bu yüzden zürafaya olan saygımı, bir afrika kasabasından anlatıyorum size. düşünün, o kasaba da olmadığım halde bile..


süreli yayınların sıklığından sıkılan insanlar olup olmadığını merak ederken ben, ters orantıyla aşkın kitabını yazmaya kalkma gafletini de beraberimde götürüyordum. sadece bunu götürsem iyi; kin, nefret, koşarken tökezlemek gibi insanı ve bir o kadar da ruhani duygularımı da alıyordum yanıma. sandaletleri mi de almıştım oysa ki. sonra gereksiz olduklarına karar verip geri bıraktım. bu da hataydı. kabul ediyorum. en azından bunu bir afrika kasabasından yazıyorum..
sefilleri okuyan insanların konunun sefil insanlar olmadığını anlaması ne kadar uzun sürecekti? peki bu gafletin nefrete dönüşme sürecinde karşınıza çıkan şeylerin (artık her neyse) sizi bundan caydırma olasılığı? edebiyata olan aşkı yüzünden sevgilisine bir dize bile şiir yazmamış şairlere ne demeli! hani şu içimizden biri şairler. peki sevgisini kanıtlamak isterken cinayet işlediği yere geri giden katilleri napıcaz? oysa ki masum iki üç cinayet onlar. sebebi sonucundan daha dikkat çekmiş, ölenin namının bile anılmadığı.. 
yine anılmadı fark ettiyseniz. katil öldürdükleriyle kaldı..

biz gidip göksu'ya gidip bir alemi âb eyleyelim derken; sadabâdın o enfes manzarasına karşı kahvesini yudumlayan ehl-i keyfler, bize olan hayranlıklarını içlerine atmışlardı. oysa ki söyleseler ne iyi ederlerdi.  söylemediler. işte bu yüzden ben üstlendim o içtikleri kahvenin falından çıkanları anlatma görevini size. onlar yapmaya cesaret edemedi diye siz mahrum kalmayın istedim. daha öncede istemiştim. zürafalar şahit..    

bundan iki hafta kadar önce ingiltere'nin sahil kasabalarından bournemouth'daydım. kısa süreli seyahatlerin bana bıraktığı hislerin sanırım en güzellerinden biriy(di). yazıdığım şiirlerin içinde en çok -di'li geçmiş zamanı barındıranlarından belki de tekiydi..


kaldığım evin penceresinden görünün manzaranın insana uyandırdığı hislerin, aslında kendi içinde ne hüzünler barındırdığı konusunda derin tecrübeleri bir kenara bırakmam lazımdı, yapamadım! size birazda hayallerimden bahsetmem lazımdı, onları da koyduğum yerde bulamadım!


sanırım iki yazı önce size uldvih'ten bahsetmiştim. hani şu ahşap bir spatula ile dünyayı kurtarma çabalarımda yanımda olan arkadaşımdan. yine aynı telaşe içinde kendisi. karışmıyorum bu sefer. naparsa yapsın, kılımı kıpırdatmam. evin duvarında asılı fotoğraflara takıldı gözüm, kaldığım çatı katındaki odadan inerken. siyah-beyaz fotoğraflara. kimlere ait oldukları konusunda bir fikrim yok..



kiev; bir şehrin bir kadına alabildiğince benzemesi

.

bazı hikayeleri anlatmaya sondan başlamanız lazım aslında. sebebi üzerine demokratik söylemler yerine,  antidemokratik anıların doldurduğu dünyalara dalmak için. kendi hegemonyasını kendi kurmuş, kimseye muhtaç olmayan anılardan bahsediyorum kısaca. hani hepimizin sahip olmadığı, olmak içinde çaba göstermediği anılar. eğer bu tür anılara sahipseniz çoğu zaman size ait olanlardan çok, başkalarının nelere ait olduklarını görüp o şekilde mutlu olursunuz; yapabilirseniz eğer! çok zor olmadığını düşünmek istiyorum bunun. yapabildiğim anların toplamıyla, kanepenin arkasına düşen kumandaya kolunun yetişmemesinin çelişkisini yaşıyorum. oysa ki bunlar arasında nasıl bir bağ kurduğum, halihazırda bilim çevreleri tarafından tartışılırken..


çelişkiler üzerine sancılı söylemlerin hangisinin yaralara merhem olduğuna dair bir kaç kelam etmekle başlamam lazımdı söze. tabi siz bu son okuduğunuz cümlenin anlamını düşünürken harcadığınız beyin hücrelerini kaybetmeden önce. artık çok geç, ben ilerleyen dakikalarda size anlatacaklarımı bu cümleleri yazarken kafamda topluyor oluşumla, "hangi paragrafta ne anlattığım" konulu sınavımda sizlere başarılar dileyerek sözümü bitiriyor oluşumun gururunu yaşayacağım. yerseniz tabi..
şimdi bi' dakika. siz, hangi hayalinizin size ait olduğunu düşündünüz mü hiç? yani, salt size. sadece sizin, başkasının fikrine dahi girmemiş. bakir, bakire. ilk kez basılmış çimenlerin verdiği hisle, yeni yıkanmış kotun o sertliği sizi cezbederken hatta. çan sesi duyduğunuz bir ülkenin cenaze merasimlerini düşündünüz mü mesela? buyurun burdan yakın! hayalleriniz ya hani. sadece size ait, sadece size özel. bakın, eğer bir hayalin ortaklaşa kullanımı olsaydı; üniversitede fotokopiye verdiğiniz parayla bir fotokopi makinesi alabileceğiniz fikrini ortaya atan çocuğun, bunu ilk defa kendi düşünmüş gibi sevinmesi de ilk olurdu. olmadı! sırf bu yüzden hayallerinizi insanlara açarken onların artık sadece sizin olmadığını unutmayın. bi' de bi bardak su verin bana, dilim damağım kurudu..
gelenek bozulmadı. bu eşref-i mahlukat yine anlatmak istediği şeye -artık o neyse- direkt olarak başlayamadı. bi' de bundan her yazısında yakınıyor oluşu, sanki bilmeyerek yaptığı hissini insanlara empoze -bu arada bu kelimeyi sanırım ilk defa kullandım- edermişcesine riyakarcaydı. güzeldi, olsundu. çubuk makarna haşladıktan sonra, suyunu süzmek için kullandığınız süzgecin deliklerine sıkışan makarnaları alırken hiç kopmayanına rastgeldiniz mi? gelemezsiniz! peki böyle şeyleri size bilimsel bir gerçekmiş gibi size anlattığımda beni sever misiniz? sevemezsiniz!
tek tek işliyordu elindeki gergefi. saflığından ödün dahi vermeden hemde. esnaf kocasının evine getirdiği huzurun örneğini çıkartmıştı geçenlerde.  komşusundan gizlediği için kendine biraz kızmış olsa bile. her seferinde gaflete düşen tek kendisiymiş gibi sokak ortasında bir anda duran teyzelere özenmişti bir ara. beceremedi. buna karşın yeşil mercimek haşlamakta üzerine yoktu. iki defa süzüyordu suyunu. kısırı çekilmiş bulgurla yapıyordu. buna dikkat ettiği için kocasının ona söylediği tek bir sözle yeni kıtalar keşfedebilirdi. sigarası da yoktu, içkisi de. sebebi parasının olmamasıydı..
neyi ne kadar bildiğimi anlatmama ramak kala susuyorum her seferinde. siz bilmeyin diye boş zamanlarımda gözümü kapatıp çocukluğumu düşünüyorum. annemin mutfaktaki hallerini, o bütün küçük detayları. sonra siz de hatırlayın diye size anlatıyorum. aynı evde büyüdüğümüzü iddia eden bütün herkese aşırı bir sevgi besliyorum mesela. her ne kadar çoğunun yüzünü görmesem bile. daha dün; mutfak tezgahının yanında duran kavanozdaki kaşığa, tuz azaldığı için yetişememeyi anlatıyorum. buna saf gözlerle bakan herkesin gözlerinden öpüyorum, dudaklarımdaki tuzu alsınlar diye. böyle anlarda anlamadığım bütün dillerde destanlar yazıyorum, belki birisi ilerde anlatılır diye. güzelde oluyor, pek güzelde oluyor..


sanırım bayram tatilinden bir ay kadar önceydi; bütün ispanya maceramda bana eşlik etmiş sem'in, gitmeye kabuk bağlamış yaramı kaşımaya başlaması. ee katranın kaynatmakla şeker olmayışı, cinsini tükürdüğümün cinsine çekmesi ile doğru orantılı olduğundan sonuçta kaçınılmaz oldu. çeşitli fikir alışverişleri, çeşitli araştırmalardan sonra -ki bu ortalama 2 gün sürdü- sem'in mailine uçak bileti yollamamla nihayete kavuştu. artık önümüzde gideceğimiz, hayran olacağımız, inanılmaz dostlar edineceğimiz bir yol vardı. kiev..
yine dayanamadım. bi' kaç bi'şey anlatmam lazım size. bakın, bi' yere gitmek, bi' yolculuğa çıkmak ne kadar zor görünüyorsa size aslında o kadar kolaydır. üzerine konuşmak, tartışmak, çelişkiye düşmek ne kadar faydalı olsa bile, sizi yavaşlatır. bu tür şeylere ani kararlar vermek, size gereken uçak biletinden daha önemlidir, emin olun. biraz cesaretinizi toplayın ve onaylayın o kredi kartı bilgilerini girdiğiniz boşlukları. sonra mailinizi açın ve size gelen bilet konfirmasyonunu görün. ne güzel değil mi? :) elbette zor, elbette biraz delilik gerektirir ama yapın. en azından bir kere benim için yapın ya. beni de delirtmeyin!  
gezi yazıları yazarken insanlara maliyet tablosu çıkartmak konusunda biraz inandırıcılığımı kaybediyorum sanırım. bu yüzden yaptığım hesaplamaları ve bunun dışındaki bütün her şeyi dikkatlice okuyun. böylece bütün yazıyı okumuş olacaksınız. ne kadar zekice! çünkü çok düşük tutarlar, çok düşük maliyetler göreceksiniz. sonra bana gelip; "ya bırah allaseversen ya, böyle ucuza imkansız gidemezsin" demeyin. gebertirim! şirkete masraf yazıyor olsam fiş toplucam da, onu da yapmıyoruz . böyle olunca da siz okuyanlara harcadığım parayı söylerken utanıyorum. insanlar beni bildiğin hint fakiri zannediyor. hayır siz demeyin diye diyorum bunu. yoksa feci zenginim. öyle işte. fakirim ben. sevin beni..

***


ahşap bir spatula ile dünyayı kurtarma çabaları

.
serçelerin göç etme mevsiminden sanırım bir hafta önceydi. hiç olmayan bazı hikayeler yazalı, sonrasında bu yazdığım hikayeleri bastırmak için yayıncı arayışımın sanırım 7.yıl dönümüydü. evet! yine bulamamıştım. beni bu yoldan alıkoymaya çalışan bütün sürrealist ressamların -ki bunların başında dali geliyordu- hepsi; yaptıkları tabloların olması gerekenden daha kötü olduğunun farkındaydı. ve yine evet! hiç bir şey yapamıyordum..


arkadaşım uldvih, seri sonu mağazaların hengamesinden olsa gerek kılını dahi kıpırdatmıyordu. son zamanlarda yaşadığı o irlegüler sancıları bana yansıtmamak için çabaladığının farkındaydım lakin; bu onu yine de masum yapmazdı! yapamazdı. hal böyle olunca ona asıl gerçeği söyleme vaktinin geldiği hissine kapıldım. zaman zaman bazı hislere kapıldığım olmuyor değildi. mesela en son bir hisse kapılalı aşağı yukarı 13 yıl olmuştu. bu da sanırım dertsiz masa örtülerini çekmeceden çıkartıp gelecek misafirleri için hazırlık yapan annemin, çatal-kaşık yetmeyince beni karşı komşumuz şengül yengeye gönderdiği güne tekabül ediyordu. bu şaşılacak bir şeydi. daha doğrusu böyle bir şey hiç başımıza gelmemişti. çünkü babam bir züccaciyeciydi ve züccaciye dükkanına fil girmesi uğursuzluk getirirdi. bazı güçlere karşı koyma yeteneğim vardı benim, mesela haşlanmış patateslerin kabuklarını soyarken ellerim çok az yanardı. aynı yeteneğimin haşlanmış yumurtalarda da keşfettiğimde ise, babamın ilk çin imparatorlarından Qin Shi Huang'ın hazinesinden zorla kaçırdığı tamamen el işi vazoyu kutusundan çıkartırken kırmamla anlamıştım. işte asıl felaket şimdi başlıyordu. çünkü çin vazolarının trabzon telkarilerine karşı önlenemez yükselişi, aynı dönemde ortaya çıkan seyr-ü seferlerdeki tıklıkla açıklanmaya çalışılmış; fakat başarılı olamamıştı. kim di bunu sorumlusu? neydi uldvih ile beni birbirimize düşüren..

genelde dut silkelemek için çağrılan çocuktum ben mesela. anahtarı içeride unuttukları için açık tuvalet pencerelerinden girip kapıyı içten açan. bu yüzden gezegenimizdeki bütün evlerin tuvaletlerine aşinaydım. ne kadar da büyük bir onur değil mi? size şöyle söyleyebilirim; mahalle de visam lord sifon kullanan aile sayısı, penceresinden girip kapısını açtığım ev sayısından azdı. hatta bunu yaparken daracık pencerelerden girip alaturka tuvalete bodozlama atlıyor, tuvaletten çıkarken de ayakkabımı çıkartmam için defalarca tembihleniyordum. halbu ki ben dünyayı kurtarıyordum ve bütün gelecek planlarımı sırf bu yüzden ertelemek zorunda kalmıştım. kısaca tuvalet zeminine ayakkabı ile bastım diye salona geçememiş, oradan antreye ulaşamamış ve nihayetinde amacıma ulaşamamıştım. ayakkabılarım elimde etrafa afedersiniz ama mal mal baka baka kapıları açıyordum. hem de defalarca..

şimdi böyle durumlarda benim gibi süper kahramanlar biraz tedirgin olur. çünkü kapısını açmak için tuvalet penceresinden içeri girdiğiniz evin dış kapısına ulaşana kadar harcadığınız süre,  size bu kutsal(!) görevi veren mahalle sakinini tedirgin edebilir. normalde 20-25 saniye de almanız yolu 40 saniyeye gittiğinizi varsayalım. ev sahibi teyzemiz acaba evin orasını burasını mı kurcalıyor gibilerinden bazı ifrit duygulara kapılır. bu da bir süper kahraman için iyi bir şey değildir. hem de hiç iyi bir şey değildir. sırf bu yüzden bütün mahalle -bunu tekrar belirtmekte fayda görüyorum- kapıda kaldıkları her an beni çağırıyordu. unutmadan söylemek isterim ki bu ben de bir özgüven patlaması yaratmadı. aksine görevimi yapmanın verdiği huzur içinde diğer tuvalet penceresine doğru gidiyordum.




FKH ile "nasıl ucuza seyahat ederim?" konusuna subliminal yaklaşımlar

.

st. petersburg yazısında seyahatin maliyetinden bahsettim, okuyanlar hatırlayacaktır. bunun üzerine bir çok mail, bir çok yorum aldım; "nasıl bu kadar ucuza seyahat ediyorsun?", "nedir bunun yolu?", "imkansız o kadar ucuza seyahat etmen!" gibilerinden. size bu konuyu biraz eğlenceli anlatmaya karar verdim. hem bu şekilde daha akılda kalıcı olur diye umut ediyorum. 

ilk olarak şunu açıklamam lazım ey sevgili okur. ben dünyayı gezecek kadar zengin bir insan değilim. hatta zengin bir insan hiç değilim. eğer bana sorarsanız çulsuz bir insan olduğumu bile söyleyebilirim. ben sadece önceliklerini iyi belirleyen ve imkanlarını bu yönde kullanan biriyim. (bunu da bir yazıda çoook detaylı anlatmayı planlıyorum) durum böyle olunca, yani insan elindekileri iyi bildiğinde çok fazla sıkıntı çekmiyor dünyayı gezmek için. zaten benim yaptığıma da tam olarak dünyayı gezmek denemez. bunu şuanda yapan bir çok arkadaşım var. onlar "dünya turu" terimini çok iyi gerçekleştiriyor. bu yüzden benim anlatacaklarım zaman ve imkan bulunduğunda bir ülkeye nasıl ucuz seyahat edilir, nasıl ucuza konaklanır, planlama yapılır ile alakalı. bu yüzden anlattıklarımı kapsamlı düşünmek yerine maddeler halinde anlatmayı planlıyorum. bunu da son st. petersburg seyahatimde yaşadığım hostel maceramdan yola çıkarak yapacağım. içinde; kin, nefret, aşk, şampanya, ne arasanız var. bu yüzden derinlere dalmayın derim..


daha ilk fotoğraftan ne kadar da ciddi olmadığımı gördünüz sanırım :)

işin şakası bir yana s.t peter'e seyahat etmeden önce hesabımdaki paraya şöyle bi' baktım. uçak bileti hariç hepi top 350tl kadar bir para vardı hesabımda. bunu dolara endekslediğinizde 200$, rubleye endekslediğinizde ise 6000 ruble civarında yapıyordu. e bu parayla konaklama, yol, yemek, eğlence vs. hepsi yapılacaktı. bakıldığında ne kadar da zor görünüyor değil mi?

değil efendim;

konaklama; bir seyahatin uçak biletinden sonraki en büyük masrafı oluşturan kalemi belki de. bu yüzden seyahatlerde konaklamayı planlamak ve en ucuz şekilde kapatmak çok önemlidir. elbette bunu tamamen ücretsiz yapmakta mümkün. couchsurfing gibi sosyal platformlar size dünyanın her yerinde aynen sizin gibi gezgin insanların evlerinde konaklama imkanı sunuyor.   bunu daha önceden deneyimlemiş birisi için inanılmaz zevklidir. hiç yaşamamış bir insan içinde biraz korkutucu gelebilir.  eğer "ben tanımadığım insanın yanında kalamam, korkarım" diyorsanız o zaman sizin için tek seçenek kalıyor; hostel..                                                                               
efendim hostel denen hadise dünyanın hemen hemen her ülkesinde olan -olmayan duymadım ben-, gezginlerin ucuz, güvenli, rahat ve en önemlisi eğlenceli konaklamasını sağlamak için kurulmuş mekanlar. kimisi eski bir apartmandan bozmadır, kimisi eski bir manastırdır -ki italya/lucca'da böyle bir tanesinde kaldım- kimisi bir evin bütün odalarıdır, kimisi çok modern bir bina, kimisi de eski bir uçağın kokpitidir. peki bunu seçerken neye dikkat etmeli, neyi göz önünde bulundurmalı? işte uğur'un kendi deneyimleri ile hostel seçerken dikkat ettiği belli başlı konular;
  • hostel bulmak için bir çok site var. bunları iyi araştırın. fiyatlar çoğunda farklılık gösterebilir.
  • bulduğunuz hostel fiyatlatlarını diğer sitedekilerle kesinlikle karşılaştırın.
  • şehir merkezine yakın olanları tercih edin. böylece ulaşım için fazla masraf etmemiş olursunuz.
  • hostellerin aldıkları puanlara (temizlik, güvenlik, ulaşım, eğlence) dikkat edin. çünkü onlar en objektif puanlamalardır.
  • hosteller hakkında yazılan yorumları kesinlikle okuyun. hepsi tecrübeyle sabittir. ulaşabiliyorsanız yorumları yazanlara ulaşmaya çalışın.
  • bulduğunuz hostel için kesinlikle rezervasyon yaptırın. unutmayın sizin gibi seyahat eden binlerce insan var ve yer bulamama durumunuz olabilir. 
  • rezervasyon için kredi kartı kullanmaktan çekinmeyin. bu her zaman güvenli ve daha kesindir. 
  • yanınızda kesinlikle bir yastık kılıfı bulundurun. hosteller size temiz çarşaf ve kılıf verse de emin olun buna ihtiyacınız olabilir.
  • yanınızda kesinlikle bir asma kilit olsun. çünkü size sunulan dolaplar kilitsiz olabilir. güvenlik ve gönül rahatlığı için bu çok önemli.
  • hosteli seçerken kahvaltı verip vermediğine, internetin bedava (free wifi) olup olmadığına bakın. hostelin sayfasında bu bilgiler hep yazar.
  • fiyatı daha düşük tutmak için kişi sayısının daha fazla olduğu odaları seçin. tek kişilik odalardan %60-70 daha ucuzdur.
  • ... aklıma geldikçe güncellerim
anlattıklarım benim genel olarak bir seyahate çıkmadan yaptıklarım. bunları söylerken kendi fikrim olduğunu sakın ola aklınızdan çıkartmayın. elbette ben de isterim beş yıldızlı otelde bütün öğünleri açık büfelerde yeyip, odamdaki jakuzide pitbull'un klibindeki hatun kişilerle zaman geçirmeyi -ki yapmıyorum değil- ben sadece cebimdeki parayla en fazla verimi nasıl alıyorum ona bakıyorum. hani ilk başta dedim ya st. peter'de kaldığım hostel diye; işte örneklendirmeyi de onunla yapayım size..


venezuelalı gary'den kanadalı jeffrey'e gelene kadar bir sürü şey

.

st. petersburg yazısını yazarken bahsetmiştim size bu yolculuğun bende farklı bir önemi var diye. bunu söylememin sebebi yaşadıklarımdan çok tanıştığım insanlarla alakalı. modern insanın seyyah ruhu dediği ve aslında her insanda var olan lakin; ortaya çıkartmakta biraz güçlük çekilen duygu, tek başına seyahat etme fikrinin bir dışavurumudur aslında. yani siz sırt çantanızı kapıp gittiğiniz her yol, bir bakıma sizi siz yapan hammaddeniz olmaya başlar. o eksik olduğunda "yaşamak" denen ve gittikçe zor olmaya başlayan şeye -artık her neyse işte- olan inancınız yok olmaya başlar. dedim ya aslında her insan taşır bunu içinde. sadece ortaya çıkarmakta güçlük çeker. insanoğlunun nefsinde vardır yeni yerler görme, keşfetme isteği. tıpkı daha önceden hiç yemediği bir yemeği tatmak istemesi gibi. kimi zaman bu yemek çok lezzetli gelir, kimiz zaman iğrenç bir tat bırakır damakta. yolculukta böyle bir şey işte. ya sürekli yemek istersiniz bu yemeği ya da bir daha ağzınıza sürmezsiniz. ben sürekli o yemeği yiyenlerdenim işte..

durum böyle olunca yeni yerler görme, keşfetme isteği diğer bütün duygulardan ağır basmaya başlıyor. nasıl oluyor diye sormayın. defalarca anlatmaya çalıştımsa da başaramadım. en iyisi sende yap, güzel oluyor..

burada bir parantez açmak lazım. (bu deyimi de hep kullanmak istemişimdir) "yeni yerler görme isteği"  çatısı altına ben bir sürü şey sığdırıyorum. yani yeni ülkeler, yeni şehirler görmek değil sadece. yeni ve farklı insanlar, hiç tatmadığım yemekler, hayatta yapmam dediğim saçmalıklar, bu da içilir mi dediğim her neyse işte. bu yazıda aslında bunun için yazıldı. ben yolcuyum diyen her insanın (kemal gibi, bekran gibi, güney gibi, güneş gibi..) yer yolculuğunda yaşadığı en küçük anısına ithafen belki de..
şu giriş kısmını da bi' kere kısa tutsam kafamı kescem! (yazar burada kendi derdine yanıyor..)



efendim sizi venezuelalı gary ve kanadalı jeffrey ile tanıştırayım. kendileri st.petersburg seyahatim sırasında kaldığım hosteldeki oda arkadaşlarım. birisi (ki bu gary oluyor) hayatını dünyayı dolaşıp video çekmeye adamış delinin teki (nasıl olsa türkçe bilmiyo ya salla dur arkasından)  jeffrey ise aynı dertten muzdarip (dünyayı dolaşmak oluyor bu dert) kendini fotoğraf çekmeye adamış ve geçimini bununla sağlayan akıllı uslu bir aile çocuğu. ciddiyim! gary kadar çılgın değil. özellikle sordum, bekarmış :) (neden bunu söylediğimi anlatıcam birazdan) bu yukarıdaki fotoğraf daha odaya ilk girdiğim anda çekilmiş bir anın, sonradan tekrar canlandırılmış hali. sırtımda çantam odaya girdiğimde baktım ikisi hararetli bir tartışmanın içinde. ben odaya girince makinemin çantasını görüp direkt başladılar fotoğraflarımı çekmeye. meğersem amaçları lenslerinin keskinliği hakkında girdikleri iddiaymış. çantaları bırakıp direk aldım makineyi elime. işte o zaman başladı gary ve jeffry ile muhabbetimiz. nikon'un canon'u döveceğini anlatınca da tırsıp kaçtılar zaten..


efendim gary denen bu adam tamı tamına 39 yaşında. inanması belki güç ama gerçekten öyle. hatta inanmayıp pasaportuna bile baktım. ben hayatımda yaşını bu kadar göstermeyen biri daha görmedim. yani kim der ki bu adamın 39 yaşında olduğunu. biri çıkıp dese ki; bu adam şu yaşta. inanırsam namerdim. tamam ben de yaşımı gösteren bir adam değilim, yaşlı gösteriyorum fakat bu başka bi' şey. doğaüstü bi' şey hatta. zaten sonraları bunu düşünmeyi bırakıp bildiğin imrendim adama. (ben de az piç değilim ha. burada adama yok 39 yaşında koskoca adam, yok benden şu kadar yaş büyük de, sonra iki satır yukarıda "deli" diye hitap et. arsızlık diz boyu hemşire..)



soğuğun yeryüzündeki en güzel hâli; st.petersburg

.

tam üç senedir her şubat ayı, hatta bundan öncekilerde her 14 şubat'ta yurtdışındaydım. bu seferde biraz daha kassam 14 şubat'ta yurtdışında olacaktım ama iki günlük bir sarkma oldu. ha benim için bir önemi yok elbet illa o tarihte yolda olmanın lakin; üç sene üst üste gelince insan biraz olsun aşık olduğu asıl şeyin yolda olmak, yolcu olmak olduğuna inanıyor. hal böyle olunca da neye niyet ettiğiniz giriyor devreye, neye iştirak ettiğiniz belki de. neye, kime söz verdiğiniz. ben kendime söz vermişim efendim biraz, kalan sağlara eyvallah demek için. onlara olan def-i huzurumuzu tebessüm ederek yapıyoruz ya? hah! işte benimde kazancım bu olsun..

bundan önceki yazıda St. Petersburg'a gideceğimden bahsetmiştim size. gittim, döndüm efendim. boynumun borcu olanı okuyorsunuz şuan. kendime ve bu günlüğe girip okuyan herkese olan borcumu yani. gittiğim ülkelere bir çok kere aşık olup döndüm. şehirlerine, insanlarına, osuna, busuna belki. ama bu sefer gitmesine aşık oldum, orada kalmasına, yolda olmasına, yolcu olmasına. hepsinden çok orada olmasına aşık oldum. her sabah uyandığımda hem de. o yüzden anlatması daha bi' güzel gelecek bu şehri. nedendir bilmem daha bi' uzun anlatasım var hatta. şans mı diyelim buna artık. siz karar verin..


uçak yolculukları ne zaman yaklaşsa heyecan kaplar içimi. bir kaç kere kokpitte uçma deneyimi yaşamış olmamdan (ki benim pilot arkadaşlarımda var) tutunda, gitmeye sebebiyet verdiği için severim kendilerini. iş bu yüzden ne zaman uçağa binsem bi' fotoğraf çekerim. bu da onlardan biri. bi anlamı yok, arayanı çıkışta bekliyorum..

gitme fikri deyince geçenlerde twitter'da yazdığım;

dünyadaki en hüzünlü ses; birlikte yolculuğa gidemediğin insanların valizlerini hazırlarken kulağınıza çalınan fermuar sesidir..
cümlesi geldi. sanırım bu yüzden her gidene imrenirim. nereye gittiğini bilmesem de..

girizgah uzun oldu biraz pardon. lakin hemen konuya giren insanlardan değilim ben. olmadım, olduramadım. St.Petersburg şehrinden, soğuğundan, güzelliklerinden, az biraz tarihinden, insanından bahsetmeden önce şöyle bir hesap kitap yapma ihtiyacı hissettim. çünkü her seferinden böyle bir seyahati ne kadara yaptığım merak konusu oluyor. gerçi bunu bir başka yazıda daha detaylı anlatıyor olucam; lakin bu sefer sadece orada ne kadar para harcadığımı (uçak bileti hariç) söyleyerek başlayayım. 5 gece konaklama (ki bunu da başka bir yazda detaylı anlatıcam), şehiriçi ulaşım, yeme-içme, her gece dışarı çıkıp eğlenme, dönerken aldığım bir kaç hediye dahil toplam; 200$ > 354TL > 6020RUB görüldüğü gibi o kadar da uçuk bi' miktar değil. unutmayın konaklama dahil dedim, yeme-içme dedim, eğlenme dedim, ne duruyosun sende git dedim. daha ne diyim ya..


soğuk memleket vesselam. benim elim ayağım çok üşür, ben öyle kolay kolay ısınamam diyen insan için değil. hele soğuk havaya çıkınca başım ağrır benim diyen insan için hiç değil. çünkü ben oradayken gündüzleri ortalama sıcaklık -20 ila -23 derece arasındaydı. bakın gündüz diyorum. gece bu sıcaklık çok daha düşük. hatta bu seneki kış ayı sıcaklıkları son 10 yılın en yükseğiymiş. gerisini siz düşünün artık. o yüzden gidilecek tarih kesinlikle mayıs-haziran ayları. dostoyevski'nin de romanına isim olan ve St.Petersburg'un dünyada adını duyurduğu white nights yani beyaz geceler olayı aşağı yukarı bu tarihlere denk geliyor. hava hem mevsim normallerine daha yakın oluyor (ki yine de akşamları üzerinize bi' şey almadan olmuyormuş) hem de hava neredeyse hiç kararmıyor. ben görmedim ama halkından dinlediğim olay şöyle. gece 03:00 dan 06:00'a kadar sadece bir alacakaranlık oluyor, 06:00'dan sonra hava tekrar aydınlanıyor. yani saat 24:00'da bildiğiniz gündüz gibi. elbette alışmayan insan için pekte güzel bir durum değil. normalde uyuduğunuz saatlerde hava aydınlık. bu da tabi ki uyku düzeninizi altüst ediyor. ne olursa olsun bu tarihte gidin siz. çünkü insanlar o saatlerde deliler gibi eğleniyorlarmış. bütün kış evlerine tıkılan halk kendini sokağa atıyor. yaşamak lazım. gerçi kış aylarında da farklı bir sorun var. o da havanın saat 10:00'a kadar aydınlanmıyor oluşu. bu da kolay bi' şey değil. çünkü alıştığınız saatlerde aydınlık bir hava bekliyorsunuz ama nafile. hava bildiğiniz kapkaranlık. o yüzden dışarı saat 11:00'dan erken çıkmak mantıklı değil. bu yüzden gece çok güzel eğlenin, geç yatın ve geç kalkın. çünkü St. Peter'e gelen bütün gezginler böyle yapıyor :) (gece hayatından bahsetcem, biraz sabır..)


ne güzel şehrimizdin sen petersburg

(iş bu yazı bir yolculuk öncesi yazısıdır)



..yani elbette bir genelleme yapmak saçma olacak burası kesin. lakin biraz gözlem yaparak ulaşılacak bazı çözümlemeleri ben şimdiden insanlara anlatmaya çalışıyorum. aslında biraz görmeye çalışsalar onlarda farkına varacaklar. kime diyosam! neyse, sizden yaşça büyük olanların genellikle vişne suyu sevdiği bir dünyada yaşadığımızın farkındasınız değil mi? bence olun. öyle çok fazla kurcalamaya gerek yok bu tespiti. çünkü gerçekten de böyle bir olay var. ortalama yaşça büyük nesle şöyle bir bakın, meyve suyu dendiğinde tercihleri hep vişne suyundan yana olmuştur. ben bunu uzun seneler eve gelen misafirde filan deneyimledim. aşağı yukarı hepsi kendilerine tercih sunulduğunda hep vişne suyunu seçti; bayram olsun ya da olmasın. şeftali veyahut kayısı konusunda fikirleri dahi olmadığını gördüm. olsun; onları da seviyorum ben. ha unutmadan bu seremoni sırasında "ayran" tercih edenlerin sayısı, ikram edilen tatlının baklava olmasıyla doğru orantılı. durum çocuklara gelince ise biraz daha farklılık kazanmıyor değil tabi. evde yapılan ayranın genellikle pütürlü olması, onların tercihinin gazlı içeceklerden yana olmasına sebep oldu. böylece koca bir nesil ayrandan soğudu. sebep; evde yapılan ayranın genellikle pütürlü olması..


hayır bir de olayın örtbas edilme durumu var. annesinin fırlattığı terliği ona geri götüren çocuk masumiyetinden hallice olan. biraz farkı var, yok değil. ama yine de bazı nesilleri -ki biz sanırım bu nesle giriyoruz- normal olan alışkanlıklardan soğutmuş bir anne baba güruhu mevcut. tabi bu söylediğime; "anne çoraplarım nerde?" sorusuna; "nerede çıkardıysan ordadır.." cevabını veren anne de dahil. durum böyle olunca da sırf geçmişimle oynaştığım için kendisini aldattığımı sanan insanlara, benim yaşadıklarımın aynılarını yaşadıkları için biraz garip gözlerle bakıyorum. hem ne kadar farklı olabiliriz ki; kızların poposuna bakmak için onlara yol veren garip insanlarız hepimiz. hem ayrıca hiçbirimiz bayrama inanmadık ama bir harçlık mevzuhu var..

değişik soslar dünyasına çılgın yolculuklar yapıp biber salçasıyla dönmek

.

sol klarnetin hiçbir deliğini kapatmadan üflediğinizde çıkan sesin sol olduğunu bilmediğinize göre, konuyu bunun üzerinden devam ettirmek size bahsetmek istediğim şeyin -artık her neyse- gizemini daha fazla arttırır. lakin ben bundan bahsetmiyorum. bi' de leonardo da vinci gerçeği var tabi. tuttuğu bütün notlarını çözülmesin ya da anlaşılmasın diye değil, solak olduğundan ve eli yazdıklarına dokunup mürekkebi dağıtmasın diye tersten yazdığı gerçeği. ben bundan da bahsetmiyorum size. "news" kelimesi var sonra. bu kelimede North,East,West,South kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiş. doğru; ben bundan da bahsetmiyorum size. dişleriniz. alt çenenizdeki dişlerin hepsi bir sinire bağlıyken, üst çenenizdeki dişlerin her biri farklı farklı sinirlere bağlıymış mesela. tebrikler! bu seferde doğru tahmin ettiniz. ben bundan da bahsetmiyorum size. 

kısa bir süre sonra gelen edit: "evet alt çenedeki dişlerin hepsi bir sinire bağlı (n.mandibularis), ama üst çenedeki dişlerin her biri farklı farklı sinirlere bağlı değil, sadece alta göre 3 bölgeye ayrılmış,basitçe ön, orta, arka diye özetleyebiliriz" şeklinde aydınlatıcı bir bilgiyle beni düzelten Adsız (ismini vermek istemeyen bir izleyici) kişisine sonsuz teşekkürler.
mahalle bakkallarının o esrarengiz halleri çoğu çocuk için bir maceradır. yukarı bahsettiğim gereksiz bilgilerden daha esrarengiz hemde. mesela ben bizim mahalle bakkalının, ben evdeyken neler yaptığını çok merak ederdim. rafları tozlu bakkalında öylece oturup durması, bir müşteri geldiğinde yerinden kalkmadan -bazılarında kalkardı şimdi günahını almayalım- verdiği hizmeti filan..

dünya mutfakları hakkında bir vedat milor olmadığımı anlatmama gerek yok malum. dünyayı da bu şekilde ele geçiremeyeceğim aşikar olduğuna göre size biraz market maceramdan bahsetmek için geldim bu sefer. normalde yemek yaparken kullandığım malzemelerin çeşitliliği ile övünen biri değil, kısıtlı malzemeyle maksimum verim elde etmek adına elimden geleni yapan biri olduğumdan anlatacaklarım biraz garip gelebilir. çünkü mesela ben hiç teriyaki sosu yapmadım evde. yediğimi söyleyenlerde halt ediyor hatta..

bisiklet sürerken pantolonunun paçası zincire sıkışıp yağ olan, yağ olmakla kalmayıp yırtılan bir nesil heba oldu gitti. hiç kimsede çıkıp demedi ki agam bu nedir! mahalle bakkalının ne yaptığını merak etmekle kalmayıp, yine aynı mahalleyi paylaştığımız komşularının evleri de bana hep esrarengiz gelmişti. halbu ki ne kadar farklı olabilirdi ki! toplasan iki oda bir salon vardı onlarda da. kaç farklı şey yapabilirlerdi ki? o zamanlar serdar ortaç gibi fikirlerim varmış meğersem. "topu topu 7 nota var. kaç beste yapılabilir ki?" diyen adamla aynı fikre ortak olmuşum. ama işte merak ederdim hep komşuların evlerini. ne yaptıklarını değil, sadece içlerini. çocuk aklı işte; ermiyor ki her şeye..

babil'in asma bahçeleri ne tarafta kalıyordu? bi' de piramitlerde soba bacası olsa eyiydi..

.

bu günlükte yazmaya başladığımdan beri insanların bana sorduğu soruların başında "bu kadar gezecek parayı nereden buluyorsun?" geliyor. gerek tanıdığım, gerekse buradan yazdıklarımı okuyup benimle iletişim kuran herkese aslında bir yere gitme fikrinin sabah uyanıp işe gitmekten farklı olmadığını, imkanlar dahilinde yapılabilecek her şeyin aslında normal bir arkadaş buluşmasıyla aynı şey olduğunu söylüyorum. bazı şeyleri ne kadar da basite indirgiyorum, ölsem keşke..

yeni yerler görme, keşfetme fikri dışarıdan bakıldığından maddi açıdan sorunsuz bir hayatla endeksli gibi görünebilir. aslında hiç yoktan sebeplerle sabahın altısında kalkıp acaba şu dağın ardında ne var demenin maddiyatla ilişkisini, süregelen hayat içinde kendinize ayırdığınız zamanla orantıladığınızda hangisinin daha çok olduğuna bir bakın. eğer kendinize ayırdığınız zaman, maddiyata verdiğiniz önemden azsa hemen geri yatın; gerek yok sabahın altısında uyanmaya. durum böyle olunca da her fırsatta "yeni yerler görmek" denen ve bence -bence dedim sevgili okur, sakın ola hiddetlenme- dünyanın en basit şeyini yapmaya çalışıyorum. zaten işsiz güçsüz bir adam olduğundan mütevellit neden şu dağın ardında ne varmış gidip bakmayayım dedim..


50mm lensimi aldığımdan beri dışarıda deneme şansım olmamıştı. elime geçen bu fırsatı değerlendirmek için ilk olarak onunla başladım yola. normalde uzakta gördüğünüz bir dağın size olan uzaklığı, oraya yürüyerek gidilmeyecek kadar uzun gelir. yorulmaktan öte ümitsizliğe kapılmaya başlar insan. bu da yolun yarısında pes etmeye sebep olur. olmasa keşke..




meğer irlanda'nın ata sporu "hurling" oluyormuş ve ebedi istirahatgahı "croke park" stadyumu böyle bir yermiş

.

dünya nüfusu futbol üzerinde konuşup dursun, insanlar halen geçmişlerine ait sporları yapmaya ve bunu yine geçmişlerine saygı olarak devam ettirmeye devam ediyor. bu ülkelerin başında da irlanda geliyor elbette. geçmişine ve özgürlüğüne ne kadar bağlı bir ülke insanının, tarihi niteliğindeki bu ata sporuna sahip çıkması da bunun en güzel örneklerinden biri. bu spor hakkında bir çok insanın fikir sahibi olmadığına eminim. olanlarında; "eurosport'ta bi' iki kere denk gelmiştim" demesine de aşina olduğumu belirtmek isterim. yaptığım irlanda seyahatinde ziyaret etme fırsatı bulduğum croke park stadyumunu size anlatmak istedim. ama bundan önce hurling neymiş, nasıl oynanırmış ona bi' bakmak lazım;

hurling;
çok hızlı bir spor olmasının yanında esas olarak gal futbolu ile beraber irlanda'nın milli sporudur. ülke nüfusunun yarısından çoğu her yıl düzenlenen hurling organizasyonunu takip eder. irlanda dilinde "iomanaichot" veya "iomaint" olarak adlandırılan hurling, herkesin rahatlıkla oynayabileceği bir oyun değildir. rakibin durdurulması ya da bariz bir şekilde engellenmesi yasaktır. 15 kişiden oluşan takımlar, topa ya da "sliotar" adı verilen özel hurling topunu kazanmaya ve rakibin kalesine sokmaya ya da "hurley" olarak bilinen ellerindeki eğimli çubuğu kullanarak direğin üstünden atmaya çalışır.           (@wikipedia.com)
şeklinde genel bir tanımı yapılabilir. kurallarına bakmak gerekirse;
oyun 30 dakikalık iki devre halinde oynanır ancak; şehir takımları arasındaki maçlarda 35 dakikadır. eşitlik sağlanırsa 10 dakika uzatma olur. oyuncular hurleylerini pas vermek, şut atmak, yerde sektirmek veya topu yakalamak için kullanabilir. topa ayakla vurabilirler ama; elleriyle yerden alamaz, fırlatamaz, ellerinde tutarak 5 adımdan fazla atamazlar. yere değmeden üst üste üç kez tutamaz veya elden ele pas veremezler.        (@wikipedia.com)
@irishconcrete.ie
eğer sporla biraz alakanız varsa ve eğer irlanda'ya, özellikle de dublin'e gittiyseniz, croke park'ı ziyaret etmenizi tavsiye ederim. normalde insanları haftasonları üzerinde formaları ile görürseniz takip edin onları, emin olun sizi bu maçlarından birine götüreceklerdir. stad şehrin merkezine çok yakın. aslında bu stadın irlandalıların özgürlük mücadelesinde büyük bir önemi var. 1920 yılında bir gaelic football (hurlingin sopasız, el ve ayakla oynanan hali. topu normal futbol topuyla neredeyse aynı boyutta) karşılaşması sırasında sahaya giren ingiliz askerleri, tarihte bloody sunday olarak geçen ve sabahında irlandalı asillerce öldürüldüğü iddia edilen 14 ingiliz istihbarat ajanı için seyircilere ateş açmış, bunun sonucunda da biri oyuncu yine 14 kişiyi öldürmüşlerdir. bu yüzden de irlandalılar için bu stad büyük önem taşır. konuyla alakalı bir video..

maç olmadığı günler stadı ziyaret edip müzesini ve stadın içini gezebilir, hatta sahaya bile inebilirsiniz. 





bakkala ekmek almaya gidiyorum diye çıkıp 50mm lens alıp gelmek

.

eğer fx format bir makineye sahipseniz, lens konusunda hem zamana hem de paraya ihtiyacınız vardır. böyle durumlarda da elinize geçen fırsatlarda sabit lenslere düşük maliyetlerle sahip olmak belki de en iyisi. en azından benim için öyle. sürekli lens fiyatlarını takip eden, illa şu lense sahip olmalıyım diye deli divane olmayan benim bile bir  50mm lense ihtiyacım olması çok doğaldı. ve doğa kanunlarını yine yerine getirdi..


yalan yok tek derdim geniş diyafram aralığıydı. elimdeki nikkor 24-120mm f/3.5-5.6G IF-ED VR lensin derinliği ne yazık ki tatmin edici boyutta değil. ha bu o lensimi sevmediğim anlamına gelmesin. kendisi ilk gözağrım olması hasebiyle büyük bir yere sahip. kaldı ki yukarıdaki ve aşağıdaki fotoğrafları da onunla çektim. canım benim yaa. sevişiyoruz zaman zaman.. 



yağmurlu bir iskoçya sabahında "edinburgh" nasıl denirmiş gidip yerinde öğrenmek

.

aslında herhangi bi' gün iskoçya'da uyanmaktır bu.  
                                                                                                                                               sutyen kullanmayan memeli hayvan 08.01.2011 09:31

seyahat fikrini size anlattığımda irlanda'nın bu kadar güzel olacağını düşünmemiştim. ta ki iskoçya'nın onunla yarışacağını görene kadar. aslında iskoçya'nın derken edinburgh'un desem daha doğru olur. çünkü glasgow'u değil de edinburgh'u seçmemin belli başlı nedenleri vardı. bunların başında elbette ki kulaktan dolma bilgiler gelir ve her zaman olduğu gibi de sözlüğün bana söyledikleri :)  malum onsuz bir seyahate çıkamıyorum. tıpkı irlanda'da hilal ve david'in bizi misafir etmesine aracı olması gibi..


irlanda'dan edinburgh'a aer lingus havayolu ile geçtim. aer lingus irlanda'nın ulusal havayolu ve gerçekten de fiyatları ile sizi kendine bağlayabiliyor. londra'dan dublin'e 10€'ya, dublin'den edinburgh'a da 22€ ya bilet bulabiliyorsunuz. bakıldığında gerçekten de güzel fiyat. karayolundan haz etmeyen bünyeler için oldukça mantıklı bir seçenek. kaldı ki eğer dublin'den edinburgh'a gitmek isterseniz karayolundan sonra bir de denizyolu kullanmanız gerekir ki bu da maliyetin kralı demek. benim gibi maliyeti en ucuza getirmek için çabalayan bir bünye için de gereksizliğin dik alası diyebiliriz.



dünyanın sonuna gidip uçurumun kenarından yeryüzüne bakmak

.

bazı hikayelere devam etmek aslında onları tekrar yaşamak gibi. sürekli aynı masalı çocuğuna anlatan anne tadında. onun uyumasını istemekten öte, izlemeyi yeğleyen. onun mamasının sıcaklığını elinin üzerine döküp anlamaya çalışan anneler bunlar. hazır bezlerin icat edilmediği dönemlerde o naylon bezleri yıkayan, sobada ısıttığı  suyla bir de. soğuk çeşme suyuyla..

konu buraya nereden geldi bilmiyorum; lakin fırsat buldukça yazmamdan olsa gerek araya giren zamanda yaşadıklarım anlatacaklarımı da etkiliyor. (bkz: ben bugün bunu gördüm)

irlanda'nın üzerimdeki yükünü atma zamanım geldi de geçiyor. döneli neredeyse bir aydan fazla olacak; ama ben halen bitiremedim irlanda'yı. kısaca bu son yazı, irlanda hakkında. hilal ve david'ten ayrıldıktan sonra, onlara ortalama üç saat süren bir seyahatle cliffs of moher'e ulaştım. iş bu yazı da orası için yazıldı efendim; irlanda'nın en güzel kayalıklarına yani..



irlanda üzerine iç geçirmeler "bir kadın, bir erkek ve üç kedinin hikayesi"

.

irlanda'ya gitme sebepleri arasında guinness'i anlatırken onun sebeplerin arasında sadece biri olduğunundan bahsetmiştim. ikincisi için biraz daha beklemek istedim aslında. hayır anlatırım, çokta iyi yaparım bunu; lakin beklemek artık can sıkmaya başladı. bir an evvel anlatmam lazımdı sizlere.. 

ben de o yapıyorum, fazlasını değil. minnet borcumu böyle ödedim. meshudum.. 


arthur guinness'in mirası için irlanda'ya gitmek ve mirasın köpüklü bir bardak guinness çıkması

.

normalde bir ülkeye gitmeyi planlarken o ülkenin meşhur olan herhangi bir şeyinin olup olmadığına bakmam. beni alakadar eden kısmı o ülkenin türkiye'den vize isteyip istemediği (istese de sorun değil gerçi), uçak bileti fiyatları, ülke içi ulaşım alternatifleri ve fiyatlarıdır. irlanda - iskoçya seyahatini planlarken bunun biraz dışına çıkmak zorunda kaldım. normalde etrafında gecenin bilmem kaçında sadece et yemek için bolu dağındaki et lokantalarına giden insanlar olduğu için; bir ülkeye bir şey yemeye, bir şey içmeye gitmeyi pek yadırgamam. yemek yemeyi değil de yapmayı tercih eden bu beden irlanda'ya gitmeyi bir iki şey için çok istedi. bunlardan biri de işte buydu efendim; guinness..

@google

irlanda üzerine iç geçirmeler "bir dublin hatırası"

.

hamiş;
aslında bu sefer ki seyahatten bahsederken kullanacağım cümleleri çok fazla düşündüm. hatta hiç düşünmediğin kadar diyebilirim. o yüzden düşündüğüm hiçbir cümleyi değil de, sadece aklımdan geçenleri yazıyorum. baya bir fotoğraf var elimde, onlarla yazılacak bir çokta yazı elbet. sadece iş bu yüzden aklımdan geçenleri yazacağım diyorum ya, bakmayın siz bana duygumu da katıyorum..

ilk olarak tanıştırayım; bu şapkam alfonso. bütün seyahat boyunca onu ve beni bu şekilde çekilmiş onlarca pozda çokça göreceğiniz için böyle bir bilgi verme gereği duydum. o yok şimdi, kendisini gelirken orada bıraktım. "ben kalabilir miyim?" dedi; ayıpsın dedim. yeminle bak..

evet uzun süre önce planlanmış bir seyahatti bu. ucuza bulmak için çabalanan uçak biletleri, nerede kalırım acaba gidince merakları filan. hepsi geçti. geçti çocuğum yemin ederim geçti. gel sırtına havlu koyayım, baya bi' terlemişsin. viks sürüp gazete de koy anne! tamam yavrum gel. kıyamam sana..

bir pub'da dans etmek için irlanda'ya, etek giymek için iskoçya'ya, kraliçe çağırdı diye de ingiltere'ye gitmek..

.

aslında herhangi bi' gün iskoçya'da uyanmaktır bu. farkı yoktur az sonra okuyacağınız satırlardan. bir nevi; defalarca söylediğiniz bir şarkıyı tekrar söylemektir, ezber yapmaktır satır satır, iç çekmektir..                                                                                                                                                                      
                                                                            (sutyen kullanmayan memeli hayvan, 08.01.2011 09:31)

yukarıdaki bir kaç cümle aslında uzun senelerdir aklımda olan bir hayalin bir cumartesi sabahı dışavurumudur. öyle büyük hayalleri olmayan benim, elbet bir gün "yağmurlu bir iskoçya sabahına uyanması" üzerine kurduğu düşlerin, o düşlere mashar olmuş bedenlerin, senlerin, benlerin, bizlerin..


yol zamanıdır efendim, yolculuk zamanıdır. hani biraz gideyim de sonra gelirimlerin zamanıdır belki. tenefüste eve gidip beden dersi için üzerini değişen çocuk sevinciyle dolmaktır bendeki; hani şu kimsede olmayan evi okula yakın şanslı öğrenci tribi..

yakında çıkacağım ingiltere, irlanda, iskoçya seyahatinden bahsediyorum. zamanı çoktan gelmişte geçen bir seyahatten. sırt çantamı, çadırımı, uyku tulumumu ve elbette fotoğraf makinemi hazır ettiğim seyahatten. nasılda özlemişim o halleri; ucuz uçak bileti bulma çabalarını, kalacak yer ayarlarken çekilen sıkıntıları filan.. 

ingiltere aslında ilk durak. irlanda'ya gitmek için basamak olarak kullanılacak ilk durak. kendisine dönüşte biraz zaman ayırmak sözü verdik, bakalım tutarsak..



merhaba! ben sarışınım ve menemenim kabuklu domateslerden yapıldı diye size hayallerimden bahsettim..

.

yazılan destanların hangisinde kahraman olmak isterdiniz? 

eski yunan uygarlıklarının birinde mi, uzak doğuda yaşananlarda mı, yoksa hiçbirinde mi. genelde kahraman olmak  için ortada bir de olumsuz bir durumun olması lazım sanırım. o zaman bir kahramana ihtiyaç duyulur çünkü. o zaman gözler birisini arar, o zaman sebep doğar eli havaya kaldırıp "özgürlük" diye bağıran birine. 

acı; tarih kahramanları asanlar tarafından yazılır..


laf özgürlükten açılmışken biraz deşmek lazım gelir yarayı. misal; sabah kalktığınızda lanet ediyorsanız o gün yapacaklarınıza, artık alıp gitme vakti gelmiştir başınızı. geç bile kalınmıştır hatta, vakti gelip de geçiyordur. ne kaybedersiniz ki. neyden eksik kalırsınız. yoksa uyandığınızda lanet ettiğiniz işinizden mi? 

aslında yazdığım son cümlenin sonunda "soru işareti (?)" olmaması lazım. eğer siz o soru işaretini görüyorsanız, yani okuduğunuzda hakikaten sizde bir soru ifadesi uyandırıyorsa emin olun aslında dile getiremediğiniz bir sıkıntınız var. hatta sıkıntınızın ne olduğunu da söylerdim de. neyse..

ben bunları salık verdim kendime. şimdi biraz da olanlardan bahsedeyim izninizle;




"tok olduğumuzda yaftalar yiyoruz" diyorsanız; peki o zaman, umursamaz tavrımın hastası olunuz..

.

"zamanlama" hakkında yapılan sohbetlerin birinden çıktım az önce. kendisine sorulan soruları içtenlikle yanıtlayan zaman; aslında bu kadar da büyütülecek bir şey olmadığını, ileride daha da güzel olacağına inandığımız her şeyin normalde de olabileceğine dair elinde bazı kanıtlar olduğunu söyledi. 

"- bunları açıklamanın zamanı gelmedi mi?" 

..diye sorduğumda ise; "zamana zamanla alakalı sorular mı soruyorsun" diye mantıklı bir cevap verdi. kendine göre mantıklıydı evet; ancak ben hala elindeki kanıtları merak ediyorum. yapmamalı mıyım?


tükenmez kalemlerin yazmadığında ne kadar da gıcık şeyler olduklarını anlatmaya başlasam ne kadar sürer acaba? gerek var mı? yok mu? peki..


evimin penceresinden baktığımda gördüğüm manzara bu. kimisi için güzel gelebilir, lafım olmaz. kimisi içinse merak unsurudur eminim, neresidir burası diye tahayyül ettiren. benim için ne olduğuna dair destanlar yazabilirim aslında. kısa ve öz anlatmam gerekir diye kendime telkinlerde bulundum şimdi de. 

cevap; yeni zelanda'ya gitmeden önce yaşamak zorunda kaldığım evin penceresinden gördüğüm manzara.