chapter 2; bruges'in sokak aralarında size çok çekici yalanlar söyledim

..

derin bi' nefes sonrası kaldığımız yerden devam edelim o halde;

bruges adı altında hayallerimizden bahsederken, asıl önemli olanın "seyahat etmek" fikri olduğunu tekrar hatırlatmak istedim. efendim ben ve ilks'in hayatımızı idame ettirebilmek için kazandığı şey; işte neyse o şey, aslında yapmak istediğimiz yolculukların bir sonucu. daha açık bahsetmek gerekirse; kazandığımız her kuruş, şu kısacık ömrümüzden bize yarenlik edecek anılarımızın garantisi. hayat elbette toz pembe değil, elbette zor günler de olacak lakin; biz mutlu olmak için seyahat etmek gerektiğine inanan insanlar olduk. işte tamamen bu! hep birlikte tekrar edelim;

biz mutlu olmak için seyahat etmek gerektiğine inanan insanlar olduk..
hal böyle olunca şahsım ve kurumum adına yaptığım her yolculuk, bir sonraki için bize umut oluyor. ne zaman bir yolculuktan dönsek diğeri için bi taraflarımızı yırtıyoruz. olur olmadık zamanlarda bilmem hangi ülkenin başkonsolosluğuna mailler atıyorum mesela. sırf gitmek istediğimi anlasınlar diye. yalaklık filan yapıyorum bildiğiniz. ülkeniz çok güzel, orayı görmek için can atıyorum filan diye. yalan yok can atıyoruz ama kendi içimizde. onların bilmesine o kadar da gerek yok yani. beni tanıyanlarınız az çok bilir yeni zelanda hayalimi. hala gidemedim mesela. daha doğrusu gidemedik. ama sırf söylentileri çıktı, sırf vizesiz giriş olayı peydah olur diye vizesine başvurup, tutup yeni zelanda vizesi aldık. vallahi de billahi de akıllı adam işi değil. yemin ediyorum değil. ama işte insan istiyor böyle şeyleri. hayaliyle yaşadığı bir ülkenin vizesini pasaportunda görmek istiyor, sırf bir gün vizesiz seyahat safsatası gerçek olur da alamam diye. anlaması belki biraz zor, farkındayım. siz bunu düşünürken ben, bruges'in sakinliklerle dolu herhangi bi' parkındayım..

şuan orda değilim tabi. hatta durun, yeri gelmişken hayran olduğum bi' insan grubundan bahsediyim size. kendilerine bi' isim koymayı filan denedim ama olmadı. cidden başaramadım. bu adamlar gittikleri şehirlerde yaşadıklarını hemen o anda, o şehirde yazıya döken ya da bloglarında yayınlayan insanlar. şahsen ben beceremiyorum. bi' kaç kere denedim ama olmadı, başaramadım. sanırım bu adamlar gittiğim şehirlerde\ülkelerde uzun süreli kalan insanlardı. yani en azından ben bu şekilde yorumluyorum, bilemedim. ayrıca yanlış da olabilir, hemen yaftalamayın.


her neyse. asıl kahramınıza dönelim biz..

bruges'de şunu farkettik; eğer hayatınızda yapacak başka bi' zevkiniz yoksa ve biraz da birikmiş paranız varsa gelin burda yaşayın. ciddiyim bak! çünkü insan belli bi' süre sonra hayatında dinginlik filan bekliyor. sükunet filan. evine yakın olan bi ekmek fırını mesela. aldığınız evin eski sahiplerinden kalma eski bir bahçe masası, yine eski ev sahiplerine ait tek tekeri aksayan bi' pazar arabası filan. onunla pazara gidip sebze almak, gelinime bırakırım diye aldığım ama onun beğenmediği bavyera porselen takımlarda komşularıma çay ikram etmek filan. hem o zaman buzluğa pasta börek koymaya da gerek olmaz. fırın yakın ya hani, ondan. işte böyle fikirlere gark olursa cemaliniz, toplayın pılınızı pırtınızı bruges'e gelin. sırf sükunetine kurban olduğum bu şehir bile yeter açlığınızı bastırmaya. pazara bile gitmeye gerek kalmaz, o kadar diyim ben sana..


ee tabi turist olarak gelince de zevkine varıyorsunuz. yani varırsınız belki, tam da emin olamadım şimdi. emin olamamamın sebebi bizim turist olarak gitmememiz, hiç bi' şehre. biz gittiğimiz her şehre orada kalırız lan belki diye gidiyoruz. bi' nevi iltica girişimi yani. burayı okuyan konsolosluk yetkileri filan varsa sıçtığımızın resmi lakin; yalan yok, bunun için gidiyoruz. tamam çok gerçekçi hayaller değil belki ama pasaportu yırtıp; buraya kadar lan, yiyosa atın ülkeden demek istediğimiz de çırılçıplak bi' gerçek. koca memeli hatta, sırf ilgi çeksin diye!




büyük şehirlerin halklarına şöyle bi' bakın. siz etrafa hayran hayran bakarken, onlar günlük koşuşturmalarının hengamesinde aylak aylak yürürler. çünkü alışmışlık vardır bünyelerinde. dünyanın en güzel kentinde bile olsalar, her gün gördükleri binalara kafalarını çevirip bakmazlar. istanbul'da işte.. hanginiz en son çevirip kafanızı baktınız eski bi' yapıya? x ülkeden gelen bi' turist saatlerce durup elindeki kitaptan tarihini okuduğu çeşmeden, sur verseler tek tas içmeyiz.

yanlış değil, sakın ola laf soktuğumu filan sanmayın. hayatın getirdikleri bu, başka hiçbir şey değil. ben sürekli insanları incelerken gittiğimiz ülkelerde, ilks başka şeylere bakıyor mesela. evlere, mağazalara vs. ben onları yüzlerinden tanımaya çalışırken, o kıyafetleriyle tanımaya çalışıyor. algılayış ya da tecrübe diyelim, en doğrusu da bu belki. 


bruges'de de öyle mesela. yukarıda da dedim ya, ciddi ciddi yerleşmeyi düşündük bi' ara. hem 'a da verecek bi odamız vardı, şimdi olduğu gibi. öyle bi ev baktık yani, büyük, güzel, üç katlı. sonra ter içinde uyanmışız, orası ayrı tabi. yani demem o ki insanlar çevrelerindekilere çok alışmış halde. o inanılmaz çikolata dükkanlarına -ki zerre ilgimi çekmez-, kanaviçe diye yutturulan ama annemin üçlü zigon sehpaya bile sermeyeceği dantelciler filan. bakıp bakıp geçiyorlar. suçlamıyorum, ben de bakmazdım o dantellere. bi' ara içeri girip bunu kaç numara tığ ile ördünüz filan diyesim geldi de zor tuttum kendimi. hatta eğer mümkünse şunun örneğini alabilir miyim filan dicektim utanmasam. bildiğin fecahatlerdi. berbat ki ne berbat. son gün ilks; "toplayalım türkiye'deki gelinlik kızların dantel stoklarını, gelip burda devrim yapalım amk" bile dedi. yapsak yapardık ha, ciddi ciddi devrim yapardık. bu sayede türkler de tarihteki ilk sanatsal devrimini 3,5 numara iğne oyası dantel ile yapmış olurdu. çokta güzel olurdu, pekte güzel olurdu..


güzel atları var yalnız :) bak burda haklarını vermek isterim. turistler günün çoğunu kiraladıkları bu faytonlarda ya da katıldıkları tekne turlarında geçiriyor. şahsen biz binmedik ama siz binin ikisinden birine. tekne turu sanki daha binilesi gibi geldi bana. hani daha maceralı filan. en azından at boku kokalamıyorsun, en küçük faydası bu. bu son yazdıklarımla şu gezi blogcuları gibi oldum ha :) şuraya gidin, şunu yeyin filan. banane ne naparsanız yapın amk. benim ne haddime size şunu yapın demek. zamanında dedim, yalan yok. lakin eskidendi o tarz yazılar. derdim size bu şehri anlatmak olsa veririm bi wikipedia linki, yayınlar giderim. derdim o değil farkettiyseniz! benim derdim bambaşka hacıt, gözüm yok sizin sanatsal doktirinlerinizle. şimdi gerçekçi olduk diye yaftaları yapıştıranınız da olur di mi :) varsın olsun lan, sevim sizleri..





nasıl da peş peşe yayınladım fotoğrafları ama! sanki sürekli insanları takip ediyormuşum gibi bir algı oluşturmak istemem ama ediyorum. gördüğüm insnaların peşlerinden gidiyorum. onlar bakarken ya da bakmazken fotoğraflarını çekip size gösteriyorum. bazen sormadan, bazen sorarak. onları size en savunmasız halleriyle ifşa ediyorum. şuçluyum ve bunu fazlasıyla seviyorum..


hadi yine iyisiniz yine şu seyahat blogu yazanlar gibi bi kaç tüyo veriyim size, köftehorlar sizi. şu yukarıdaki fotoğraftaki lokantayı bulup bi' şeyler yiyin. en azından bi' kahve filan için. bizim paramız olmadığı için giremedik. çünkü fakiriz biz. tam yerini hatırlamıyorum da dar bi' ara sokakta olması lazım. merkezdeki saat kulesinin ordaki aralardan birinden girip, ilerlerken ara sokaklara bakın. onlardan birinde. yemekleri filan nasıl bilmiyorum, bulursanız girin işte. girmezseniz de çokta fifi şahsen, üzülmem yani :) 

hayır işin garibi seyahet blogerlığını da beceremiyorum. başkası olsa ismin, sokağını filan not eder yazar buraya. ben böyle kös kös gidip girin filan diyorum. kusuruma bakmayın lan nolur, ben size akıl değil, umut veriyorum..


gelip yerleşiyim filan da derseniz aha bu evi alın. biz ailecek çok beğendik.. arada gelir biz de kalırız. peki neden? çünkü misafirperverlik bunu gerektirir de ondan..


ha bi' de biz turist kaynayan yerlerden, meydanlardan uzak durmaya çalışıyoruz. çünkü o şehirler ilgili hangi internet sitesine girsen o meydanlar vs. var. elbette gidip görüyoruz ama saatlerimizi harcamıyoruz. 3-4 dakika filan. onda da sonraki gideceğimiz yerleri belirliyoruz. ara sokakları, saçma sapan yapıları, en ucuz bira satan pubları..


belediyenin insanlar kullansın diye koyduğu dışbükey sokak aynalarında şımarıklıklar filan yapıyoruz. siz de yapın lan bence, acayip güzel bişi bu. eksantrik hallere bürünüyorsunuz, pambuh gibi oluyor..


sonra mı?

sonrası bi' dahaki bölümde..




8 fikre tercüman olmuş:

Güneş AKDOĞAN dedi ki...

Döktürmüşsün yine :)
Fotoğraflar harika. Yazıya lafım yok, ne haddime ayrıca. Ağzına geleni söylemişsin işte, en güzeli.

Seyahat blogu yazanlara dair söylemlerini ben de kendime ara ara hatırlatıyorum. Umuyorum ki kısa süre içinde ben de kabuğumu kıracağım. GPS görevini bir kenara bırakıp ağzıma geleni söylemeyi heyecanla bekliyorum :)

Yaz sen daha, okuruz biz :)

FKH dedi ki...

@güneş

yani gps görevini yapması gerekenler de var elbet; lakin onun da bi suresi var sanki. sahsen ben beceremiyorum. senin gibi layikiyla yapanlar yapsin.. ama fazla da surmesin, sonra kurtulamiyor(muş) insan :)

Mine Gülden Çevik Oskay dedi ki...

fotolara bayıldım... çok güzel..

Güneş AKDOĞAN dedi ki...

@FKH Mesaj alınmıştır :)

ceylansinan dedi ki...

Abi kaç zamandır yer imi olarak okunmayı bekliyor bu yazı. Nihayet okudum.
Umarım x konsolusluk yetkilileri okumuyordur gerçekten. :)
Fotoğraflar süper. D610'la hemen kaynaşmışsın belli ki.

FKH dedi ki...

@sinan

valla sinancım okumadıklarına eminim de bi şekilde kulaklarına giderse çok da sallamam diye düşündüm şimdi sen hatırlatınca :) nikon da elime oturdu gibi, gelişine vuruyorum işte^^ daha iyileri senin olsun inşallah.. (belki bi tur verirsin :P)

muhasebe programı dedi ki...

güzel paylaşım

sibel dedi ki...

Sizinle gezmeyi isterdim. Bu kadar doğaya ve nestlelere doğal bakışınız etkileyici..

Yorum Gönder

hani duşa girersin de su ısınana kadar geçen süre içinde yaşadığın üşüme vardır ya?

hahh işte o anlarda aklına takılan bir yorum olsun..